Makale

Prof. Dr. M. Saim Yeprem: Yenilenme dinde değil, dinin algılanmasındadır. Dinde değişiklik olmayacağında hiç şüphe yoktur.

SÖYLEŞİ

Prof. Dr. M. Saim Yeprem:
Yenilenme dinde değil, dinin algılanmasındadır.
Dinde değişiklik olmayacağında hiç şüphe yoktur.

Söyleşi: Ayfer Balaban
Ali Duran Demircioğlu

Hocam, İslam’ın evrensel mesajını günümüzün insanına anlatabilmek, dindarlığımızı diri tutmak açısından yeni bilgi üretiminin ve bu bilgilerle yenilenmenin imkânı nedir?

İslam dininin temel prensiplerini iki ana grup altında ele almak gerekiyor. Biri İslam dininin itikat, ibadet ve ahlak konularına ait olan diyani konular, diğeri insanların günlük işlemlerine ait olan muamelattır. İtikat, ibadet ve ahlak ile ilgili kısım, taabbüdi dediğimiz, Allah nasıl bildirmişse, O’nun rasulü bize nasıl tebliğ etmiş ve göstermişse öyle yaşadığımız asır ve bölge farkı aranmaksızın değişiklik kabul etmeyen alandır. Taabbüdi kısımda mesail, makasıt dediğimiz o alanın temel esasları üzerinde asırlar geçtikçe bir değişiklik olmaz, ama onları izah eden, günümüz diline çeviren vesail (vesileler) kısım her bölgeye, her kültüre ve her zaman dilimine göre elbette değişiklik arz eder. Bu bakımdan yenilenme dinde değil, dinin algılanmasındadır. Dinde değişiklik olmayacağında hiç şüphe yoktur.

Kur’an-ı Kerim bilindiği gibi kendisini hidayet kitabı olarak tanımlar. Ancak bu hidayete ait temel prensiplerin gösterimi önce bölgesel ve tarihi örnekler üzerinden gerçekleştirilmiştir. Yani indiği Hicaz bölgesinde, miladi 7. asır Arap toplumunun kültürü, onun bildiği esaslar üzerinden örneklenmek suretiyle anlatılmıştır. Farklı kültürlere sahip olan toplulukların İslam’a girmesi ve İslam’ın sınırlarının genişlemesi ile İslam’ın hidayet örneklerinin, onların kültürlerine göre adapte edilmesi, öğretilmesi anlamına da geliyor. Evrensel mesajı değişikliğe uğratmadan, günümüzün insanına anlatabilmek için de yeni çabalara yeni bilgi üretimine ve bu bilgilerle yenilenmeye ihtiyaç var.

Batı’daki anlamı ile reform yani dine yeni şekil verilmesi gibi bir kullanım İslam dini için söz konusu olmamakla birlikte yenilenme bazen reform olarak anlaşılabiliyor, anlaşılmakla kalmıyor öneriler getiriliyor. Bu hususta siz neler söylemek istersiniz?

Batı’da reform kilisenin devlet ile ilişkilerinde, kilisenin yorumu üzerinde geçerli olan bir kavramdır. Kilisenin yorumu aynen din kabul edildiği için, orada değişiklik söz konusudur. İslam dininde böyle bir yapı yoktur. Dinin değişmezleri vardır ve bunlar evrensel niteliktedir. Allah’a nasıl ibadet edilecek, nelere inanılacak bunlar değişmez. Naslara bağlı konularda, şöyle olmalı, böyle olmalı gibi öneriler getirilemez. Mesela; ibadetler kilisede olduğu camilere masa-sıra koyarak yapılabilir dendiği takdirde bu tarzda bir değişiklik Batı’daki anlamıyla reform anlaşılır ki, İslam dininin buna imkânı yoktur, izin de vermez.

Mecelle’de; hem ‘ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz’ hem de ‘mevrid-i nasta içtihada mesağ yoktur’ yazar. Üzerinden yenilenmeye olumlu-olumsuz atıfların yapıldığı bu ifadelerin anlamını bir de sizden dinleyelim.

Mecelle’de yer alan ‘ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz’ ifadesi; zaman şartlarına göre kullanılan hükümler, zaman ve hayat şartları gerektirdikçe yeni hükümlerle tebdil edilir, değiştirilir anlamına geliyor ki, zaten İslam tarihi boyunca fıkıhçıların yaptığı işlem de bundan ibarettir. Ancak şunu da hemen ifade etmek isterim; tecdit ya da yenilenme denince Süleymaniye Camii’nin yıkılması anlamı anlaşılmaz. Tecdit; Süleymaniye Camii’nin son derece kötü taklitleri ile dejenere olmasını önlemek, onu Süleymaniye olarak muhafaza etmek, o günün şartlarına göre nasıl zamanın Süleymaniyesi yapılmışsa günümüzde de onun torunlarını yapmaktır. Yoksa mevcudu yıkmak tecdit değil tahriptir. Çevre ve zaman şartları değiştikten sonra o artık klasikleşmiştir. Ancak onu koruyacağım derken dejenere eden taklitleri ile yetinmek, İslam dininin temel anlayışına, ruhuna aykırı olur.

‘Mevrid-i nasta içtihada mesağ yoktur’ ifadesine gelince; bir önceki sualinize cevaben ifade ettiğim gibi İslam’ın sabitleri vardır, bunlar değişmez.

Kur’an-ı Kerim esas alındığında ve bizzat Peygamber Efendimiz’in uygulamalarına bakıldığında geleneğin ne külliyen reddi ne de körü körüne taklidi söz konusu olmamasına rağmen her iki uçta yaklaşımlar yok değil. Siz bu yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslam âlimleri kendi zamanlarına, bölgelerine göre yeni içtihatlar yapmak suretiyle uygulamayı günün şartlarının getirdiği ihtiyaçları karşılama yönünde geliştirmişlerdir. Bu uygulamaların kendi evinde ve zamanında anlamı vardır. Günümüzde bunların karşılıkları olmayabilir. Bugün sorumluluk üstlenmiş kişiler, bunları da görerek tıpkı onların yaptığı gibi, temel iki kaynağı yeniden yorumlamak, günümüz şartlarına göre, halkımızın istifadesine arz etmek yükümlülüğündedir. Bunu yapmadıkları takdirde, Hz. Peygamber’den kıymetli sahabesinden, bize intikal eden kıymetli mirası dondurmuş olurlar. Halbuki kıyamete kadar vaki olan bir mesajın evrenselliğinin ortaya çıkarılması, değişken unsurların her döneme göre yeniden yorumlanması ile gerçekleşir.

Kur’an-ı Kerim’in temel prensiplerine bakıldığında yer yer örfün geçerli olduğu, aynı zamanda temel prensiplere ve ihtiyaçlara aykırı olan hatta yanlış sonuçlara varan örfün de her hâlükârda terk edilmesi gerektiğinin ifade edildiği görülebilir. Bu bakımdan ne örfün esiri olmalı ne de örf ve âdeti külliyen ret ve terk etmeli. Mesela; Lokman suresinde Cenab-ı Hak, Lokman’ın oğluna nasihatleri aracılığı ile bize verdiği mesajda; Allah’tan başka kimseye ibadet edilmemesi, ancak şayet böyle bir saygı gösterilmesi gerekiyorsa, ona en layık olanın anne-baba olduğu ifade ediliyor ama anne-babaya gösterilmesi istenen büyük saygı tabulaştırmak, putlaştırmak değildir. Biz anamızdan babamızdan ne gördük ise onu yaparız gibi körü körüne bir taklit reddedilmektedir. Bu yaklaşım onların yanlışlarının da alınması anlamına gelir ki, açık bir ifade ile, ‘ya onlar gerçeği bilmiyorlarsa’ demek suretiyle uyarılmaktadır. Ayrıca biz anamızdan babamızdan ne gördükse onun üzerinde devam ederiz şeklindeki bir davranış, müşrik davranışı olarak bize ifade edilmektedir. Buradan hareketle din açısından şunu söyleyeyim; dinin içtihatlar döneminde oluşan değişkenlik taşıyan günün şartlarına göre yorumlardan meydana gelen kısmının din olarak mütalaa edilmesi, son derece yanlış bir yaklaşım olmuş ve açılımları engellemiştir. Yaşanan pek çok sorunun temelinde bu yaklaşım vardır. Bilgiyi yenilenememiş, bu yenilenememe hizmeti de etkilemiştir.

O halde, dinle yenilenmek için önce yeni bilgi üretilmesinin gereğine inanmak bilahere üretilen yeni bilginin hayata intikal ettirilmesiyle alakalı olarak yenilenmek gerekiyor.

İslam dini bilime çok büyük önem verir deniyor da önem vermek ne demek düşünülmüyorsa, ecdadımız ağaç dikmeye büyük önem vermiştir, Rasulüllah Efendimiz “Kıyametin bir saat sonra kopacağını bilsen bile elindeki yeşili dik” buyurmuştur deniyor da gidip bir ağaç diken olmuyorsa yani bilgi eyleme dönüşmüyorsa neden diye düşünmek gerekir. Bilginin güncellenmesi ve salih amele dönüşmesi noktasında da ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Eylem ile konuşmak lazım. Bu kâfi midir diyecek olursanız hayır derim. Zira bilimlerdeki gelişmeler din alanımızı da doğrudan ilgilendiren sonuçlar doğuruyor. Teknolojik bilgi de, sosyal bilimler de, ilahiyat bilimleri de bilgidir. Bilgi olma açısından bunların birbirlerine üstünlüğü veya diğerinin ondan daha aşağılığı söz konusu değildir. Nitekim biyolojideki bütün gelişmeler, fıkıhtaki nesep ile ilgili bilgileri hatta nesebe bağlı fıkhi bilgileri etkilemiştir. Bugün biliyoruz ki artık nesep baba yolu değil anne-babanın eşit katılımıyla gerçekleşiyor. Yenilenmek için bütün bilgi alanlarına aynı önemi veren bir çaba içine girilmesi ve bu anlayışın yaygınlaştırılması, üretilen sahih bilginin doğru metotlarla hizmete aktarılması gerekir. Böyle olduğu taktirde anlam zenginleşir, hayat daha da güzelleşir.