Makale

Konya’da Bir Selçuklu Mücevheri: Alâeddin Camii

Konya’da Bir Selçuklu Mücevheri:
Alâeddin Camii

Cevat Akkanat
Fotoğraflar: Mustafa Bektaşoğlu

Alâeddin Camii, Sultan Camii, Cami-i Atik, Ulucami… Bu isimlerin hepsi aynı kıbleye çıkıyor, Konya’da, merkez Karatay ilçesinde, Selçuklular zamanından bugüne ulaşan muhteşem yapıya…
Selçuklular devrinden kalma Sırçalı Medrese (1242) Karatay Medresesi (1251), İnce Minareli Medrese (1254), Sahip Ata Külliyesi (1258-1283) gibi yapıların en eskisi olan Alâeddin Camii, şehir merkezindeki Alâeddin Tepesi üzerinde bulunmaktadır.
Kaynaklar, Konya ovasındaki ender tepelerden olan Alâeddin Tepesi’nin küfelerle taşınan toprakla inşa edilmiş bir höyük olduğunu kaydeder. Anadolu Selçukluları, Konya’yı Bizanslılardan alıp başkent yaptıktan sonra bir kaleyle çevrili olan bu tepeye sarayı (Selçuklu Sarayı’nı) ve Alâeddin Camii’ni inşa etmişlerdir. Bugün tepe üzerinde söz konusu sarayın hatırasını taşıyan küçük bir parça (Seyir Köşkü) bulunmaktadır. Alâeddin Camii ise, yazar Suavi Kemal’in ifadesiyle, “Bir Selçuklu mücevheri” olarak ihtişamını korumaktadır…
Kademeli Bir İnşa Süreci…
Evliya Çelebi’nin “Diller ile anlatılamayacak, kalemler ile yazılamayacak kadar güzel bir camidir.” dediği Alâeddin Camii, 12. Yüzyıl ortalarına tarihlenen erken dönem Selçuklu eserlerindendir. Bununla birlikte caminin inşası birkaç evrede gerçekleştirilmiştir. Bunu, planındaki düzensizlikten, bünyesinde farklı yapı malzemeleri kullanılmış olmasından ve kitabelerinden anlamak mümkündür.
Kuzeyden, Karatay Medresesi tarafından bakıldığında minyatür bir sarayı andıran Alâeddin Camii, ibadet yeri, türbeler, avlu gibi bölümlerden oluşan bir yapılar bütünlüğüdür. Fakat böylesi bir bütünlüğün merkezindeki cami (ibadet yeri) plan olarak bariz bir düzensizlik içindedir. Bu düzensizlik, caminin farklı özellikler taşıyan üç ayrı bölümden oluşmasıyla kendisini gösterir. Caminin bu üç bölümünü bir cümle içinde zikredelim: Doğuda kıble duvarına paralel (ilk şeklinde kıble duvarına dik) yedi nefli (sahınlı, çok ayaklı) geniş bölüm, ortada mihrap önü kubbeli bölüm, batıda kıble duvarına paralel beş nefli bölüm... Bunlardan doğu ve batıdaki nefli bölümlerin üstü düz çatılarla kaplıdır. Plandaki düzensizlik bu kadarla sınırlı değildir, ek olarak, doğudaki çok ayaklı bölümün kıbleden sapma gösterdiğini de belirtmeliyiz.
Bünyesinde farklı malzemeler bulunması da Alâeddin Camii’nin inşa süreciyle ilgili kabul edilir. Daha önceki dönemlere ait çeşitli mimari parçalar, sözgelimi Eski Çağ kitabeleri, Grekçe yazılar bunlar arasındadır. Cami içerisinde üst örtüyü taşıyan kemerleri destekleyen mermer sütunlar ve bunların başlıkları devşirme malzemedir. Camide kullanılan sütunların nitelikleri de farklı özellikler gösterir. Sözgelimi, caminin üç biriminde ‘çifte’, ‘tek’ ve ‘düğümlü’ olmak üzere farklı sütun tipi taşıyıcılar bulunmaktadır. Caminin dış cephesinde ise batı yönündeki duvarlarda kemer açıklıklarını birbirinden ayıran payeler devşirmedir.
Bize, caminin yapım aşamalarıyla ilgili fikir verecek diğer unsurları kitabeleridir. Alâeddin Camii, kitabe bakımından oldukça zengindir. Yapının değişik unsurları üzerinde Sultan I. Mesud, II. Kılıç Arslan, I. İzzeddin Keykavus ve I. Alâeddin Keykubat adına yazılmış kitabeler dikkat çekicidir. Bu kitabelerden yola çıkarak caminin inşa serüveni ile ilgili tespitler yapmak mümkün olmuştur. Buna göre, Alâeddin Camii’nin inşasına Sultan I. Mesud (1116-1156) zamanında başlandığı, II. Kılıç Arslan (1156-1192) ve I. İzzeddin Keykavus (1210-1219) dönemlerinde devam edildiği nihayet I. Alâeddin Keykubat (1219-1236) zamanında tamamlandığı konusunda fikir birliği bulunmaktadır. Bu fikir birliği, caminin adına da yansımış, en başta belirttiğimiz diğer isimlere rağmen Alâeddin Camii olarak anıla gelmiştir.
Bütünün İlk Birimi…
Alâeddin Camii’nin uzun yapım sürecinde ilk ünitenin hangisi olduğu konusu tartışmalara sebep olmuş ve sonucunda çeşitli araştırmalar yapılmıştır.
Konuyla ilgili olarak araştırma yapan Haluk Karamağralı, doğudaki yedi nefli bölümün I. Mesud ile II. Kılıç Arslan dönemlerinde camii olarak inşa edilen ilk birim olduğunu öne sürmüştür. Karamağralı bu kanaate varırken, mihrap önü kubbeli ortadaki bölümün kemer dizisi ile batı kanadı arasında organik bir bağlantı olduğu, buna karşılık doğudaki çok nefli birimle böyle bir bağlantısının bulunmadığına dikkat çekmiştir. Buna göre, yapı batıya doğru genişletilirken ilk birim olan doğudaki bölümün toprak olan üst örtüsü ve neflerinin yönü değiştirilmiş ve bugünkü görünüm elde edilmiştir.
Genel kabul görmüş olan bu anlayışa rağmen, bugün bu konuda yeni fikirler öne süren araştırmacılar da vardır. Örneğin, “Konya Alaeddin Camisi Yapım Evreleri Üzerine Düşünceler” adlı makalesinde Neslihan Asutay, doğudaki yedi nefli bölümün yerinde ilk olarak bir medresenin inşa edildiğini, bunun batısında yer alan şimdiki kubbeli kısmın da aynı dönemde Sultan I. Mesud tarafından yaptırıldığını ileri sürmüştür. İlk evreye ait bu ana birimlere kuzeyde farklı işlevleri olan başka birimler (odalar, galeriler) de ilave edilmiştir. Buna göre, yapı bütünlüğünün ilk ibadet mekânı ortadaki kubbeli kısımdır. Yapının bu bölümü II. Kılıç Arslan zamanında değişikliğe maruz kalmış, avludaki ongen kümbete yer açılmak maksadıyla küçültülmüştür. Caminin bugünkü şekli I. Keykavus ve I. Alâeddin Keykubat dönemlerinde, doğudaki kısmın neflerinin yönünün ve taşıyıcılarının değiştirilmesi yoluyla elde edilmiştir.
Camiin Değerli Unsurlarından Bazıları…
Minber: Mihrabı orijinal olmayan Alâeddin Camii’nin en eski unsuru olan minberi, doğudaki ilk ibadet mekânından buraya taşınmıştır. Ceviz ağacından kündekâri (geçme) tekniğiyle oluşturulmuş olan minber, geometrik motiflerle bezenmiştir. 1155’te üç binden fazla parça ahşabın birleştirilmesinden meydana gelmiş olan minberin oymaları görülmeye değerdir. Üzerindeki kufi kitabesinde Sultan I. Mesut ile oğlu II. Kılıçarslan’ın ve minberi yapan usta Ahlatlı Hacı Mengüberti’nin isimleri yazılıdır.
Hünkâr Mahfili: Alâeddin Camii’nin batıdaki beş nefli bölümünün güney batı köşesinde yer alan sultan mahfili, kayıtlarda sultan mahfillerinin en eskisi olarak zikredilmektedir.
Çiniler: Caminin kubbe ve mihrabında kalan izlerden, içerisinin vaktiyle çinilerle kaplı olduğu anlaşılmaktadır. Mozaik kakma tekniğindeki bu çinilerde rozetler ve örgü motifleri dikkati çekmektedir. Ayrıca 1968’de yapılan bakım ve onarımda mihraba ait çini parçaları bulunmuştur.
Halılar: Alâeddin Camisi’nde Selçuklular döneminden kalma halılar bulunuyordu. Fakat bugün bu halılar yerinde değildir. Bu halılardan bazıları Türk ve İslam Eserleri Müzesi`nde, Londra`da özel bir koleksiyonda, Kahire`de, İsveç`te Stockholm National Museet ve Göteborg Röhss Museet`te sergilenmektedir. Halılardan bir kısmının Türk İslam Eserleri Müzesi`nde yer almasında Alman Konsolosu J. H. Löytved etken olmuştur. Bu şahıs 1905`te bulduğu halıları İstanbul`daki Efkaf-ı İslamiye Müzesi`ne (Türk ve İslam Eserleri Müzesi) göndermiş, böylece elimizde kalmasına vesile olmuştur.
Minare: Alâeddin Camii’nin minaresi tuğladan yapılmıştır. Doğudaki yedi nefli bölümün avluyla birleştiği noktada, ibadet mekânı yüksekliğinde bir kaidenin üzerine, ince bir ustalıkla yapılmış olan minarenin şerefeden sonraki kısmı alt kısımlara nispeten kırmızı renktedir. Mekânın bu kısmından avluya geçişi de sağlayan bir kapı bulunmaktadır.
Bahçede İki Türbe…
Alâeddin Camisi’nin avlusunda iki Selçuklu türbesi bulunmaktadır. Bu türbelerden doğu yönündeki olanı on köşeli (ongen) bir planda olup kesme taştan yapılmıştır. Altında mumyalığı olan bu kümbetin üzeri içten daire planlı ve kubbeli olup, dıştan piramidal bir külah ile örtülmüştür. Külahın ilk yapılışında çini kaplı olduğu kalan izlerinden anlaşılmaktadır. Külahın çevresinde lacivert üzerine beyaz harflerle imaretin yapılmasını “Kılıçarslan’ın oğlu Mesut’un oğlu Kılıçarslan’ın emrettiği” yazılıdır. Bu ifadeden türbenin II. Kılıçarslan zamanında yapıldığı anlaşılmaktadır. Pencerelerinden birisinin üzerinde türbenin mimarı Abdülgaffar oğlu Yusuf’un ismi geçmektedir. Bu türbe içerisinde çini kaplamalı olan sekiz sanduka bulunmaktadır. Sandukaların şu sultanlara ait olduğu kaydedilmiştir: Sultan I. Mes’ud (1156), II. Kılıç Arslan (1192), II. Rükneddin Süleyman (1204), I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1211), I. Alaeddin Keykubat (1237), II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1246), IV. Kılıç Arslan (1265), III. Gıyaseddin Keyhüsrev (1283).
Sonradan yapılmış sekizgen planlı diğer türbenin üzeri açıktır. Bilinmeyen bir sebeple tamamlanamamış olan bu yarım türbenin mermerden yapılmış sade ve güzel bir kapısı vardır.
Kuzeyde Avlu Duvarı…
Birlik göstermeyen avlu duvarlarının serencamını da şöyle özetleyelim: Kitabeleri, ihtişamlı kapısı ve devşirme sütunlarıyla kuzey batı avlu duvarı, monoton bir hâl taşıyan doğu ve kuzeydoğu duvarlarından ayrılır.
Alâeddin Camii’nin en gösterişli yerlerinden birisi, avlunun kuzeybatı dış cephesidir. Kale veya hanlarda olduğu gibi dışarıya taşan mahmuz biçiminde payandaları bulunan bu dış cephe duvarı yapıyı bütünüyle kavrar. Üstünde kitabeler bulunan duvar sarı kalker taşından yapılmıştır. Kuzeybatı cephe kitabelerinde Sultan Alâeddin Keykubat ve Sultan I. Keykavus’un isimleri ile birlikte camiin yapım tarihleriyle ilgili bilgiler kayıtlıdır. Ayrıca, mimarı Muhammed bin Havlan Dımışkî (Şamlı) ile mütevellisi Atabeg Ayaz’ın ve ustalardan (tahminen çini ustası) Kerimeddin Erdişah’ın adlarına da rastlanır. Bu cephede yer alan irili ufaklı 21 küçük pencere de yapıya ayrı bir hava katmaktadır.
Kuzeybatı cephesini görkemli kılan asıl unsur kesme taştan yapılmış olan ‘Sultan Kapısı’dır. Alâeddin Camii’ndeki taş işçiliğini dikkatlere sunan bu kapının camiden saraya geçişi sağladığı sanılmaktadır. Büyük sivri kemerinin alt kısmında yivli sütunlar bulunmaktadır. Selçuklu sanatının sade ve zarif motifleri ile bezenmiş olan kapının iki yanında sivri kemerli iki hücre bulunur. Hücre alınlığını geometrik süslemeler kaplar. Kapı kemeri iki renkli mermerden olup, girift süslemeleri vardır. Kapının iki yanından gelen şerit süslemeler de kemerin kilit taşı üzerinde birleşir. Kapının söveleri kabartma bezemelerle boş yer kalmamacasına doldurulmuştur.
Bu kapıyla ilgili son sözümüz, camiye giriş için kullanılmadığını söylemek olacaktır. Alâeddin Camii’nin içine girişler günümüzde doğuda, caminin yedi nefli kısmına açılan kapısıyla sağlanmaktadır.
Restorasyonları…
Cami çeşitli devirlerde tamir görmüştür. Örneğin, arşiv kayıtlarında on altıncı asırda yapılan bir tamirattan bahsedilmektedir. Bir diğer tamirat, doğu tarafındaki kapının üstündeki kitabede kayıtlı olup 1889-1890 yıllarında Sultan II. Abdülhamid tarafından yaptırılmıştır.
Alâeddin Camii, 1914-1918, 1920-1923 ve 1940-1945 yıllarında savaşlar sebebiyle askerlere tahsis edilerek ibadete kapatılmıştır.
Alâeddin Tepesi’nin erozyona uğraması ve caminin zarar görmesi sonucu Adnan Menderes döneminde zemin tahkim takviye yöntemi ile korunma altına alınmış, bu arada Alâeddin Camii restore edilmiştir (1958). Cami 1968’de ve son olarak 1985’te tamirata tabi tutulmuştur. Son restorasyonda duvarlara beton enjekte edilmiş, çelik kontrüksiyonlarla cami sağlamlaştırılmıştır.
Nihayet…
Yazar kardeşim Duran Çetin’in “Alâeddin Tepesi” adlı hikâyesinden bir iktibasla bitirmek istiyorum bu yazıyı:
“Hızlıca kapıdan içeri girdi. Cami sıcacıktı. Ortasına kadar yürüdü. Etrafına bakındı. Defalarca namaz kılmıştı burada. Bugün biraz daha duygusaldı. Her şeyin ölümlü olduğu duygusu onu çok yumuşatmıştı. Yıllar, yüzyıllar öncesindeki insanların eseri olan bu cami ayakta ama hani nerede, dedi, onlar yok işte.
Tekbir aldığında huzurlu bir yolculuktu yaptığı sonsuzluğa.”
Alâeddin Camii, buyurun, huzurlu bir yolculuk için…