Makale

Editörden...

Editörden...

İnsan fıtraten iyiliğe, güzelliğe meyilli olarak yaratılmıştır. Tarih boyunca insanlığa yön veren dinler, felsefî akımlar, insandaki bu eğilimi aslî şekliyle koruma ve kalıcı hale getirme çabası içinde olmuşlardır. Tarih, bireyin yaratılış özelliklerini göz ardı etmeden geliştiren ve geleneğe dönüştürerek sürdürülebilir kılan toplumların uzun ömürlü olduklarını, aksi durumda olanların ise tarih sahnesinde tutunamadığını göstermektedir.

Toplum, bireylerin sosyal omurgada oluşturdukları parçalardan meydana gelir. Dolayısıyla, güçlü bireylere sahip toplumların hayatta kalma ve karşılaştıkları problemleri aşma gücü de o oranda yüksektir. Şu da bir gerçek ki, ancak güçlü toplumlar güçlü bireyleri var ederler.

İslâm insanı ruhlar aleminden gelip, sonsuz hayata doğru giden bir yolcu olarak kabul eder. Dünyadaki gizli ve açık her davranışının karşılığını göreceği hesap gününün varlığından haberdar ederek, hayatını buna göre şekillendirmesi gerektiğini telkin eder. Bireyin özel hayatından sosyal ilişkilerine varıncaya kadar her alanda dikkate alması gereken kural ve önerileri düzenler. Bu ilkeler onun hem dünyada hem de ebedi alemdeki kurtuluş ve huzurunu sağlayacak ilkelerdir. İslâm’ın inanç, ibadet, ahlâk ve sosyal hayata ilişkin öğretileri, kişinin dünya ile ahiret arasında hem iyi bir denge kurmasını sağlayacak hem de onu her iki hayatta huzurlu kılacak esaslardır.
Yine İslâm, toplumu bir bedenin uzuvlarına benzetir. Uzuvlardaki bir rahatsızlığın diğerlerini de etkileyeceğini ifade eder. Bununla bireyin, toplumun diğer üyeleriyle sıkı bir ilişki içinde olduğunu ima eder. Bu anlayış, kişinin diğer fertleri görmezlikten gelmesine veya onlara karşı umursamaz tavırlar takınmasına engel olduğu gibi, toplumsal duyarlılığın gelişmesine, sonuçta temiz ve sağlıklı bir toplumun oluşmasına önemli katkılar sağlar. Bir inanç değeri olarak bunu kabul eden İslâm, aynı şekilde kişinin kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe imanda kemale ulaşamayacağına vurgu yapar. Bireyin kendisine karşı görevlerini yerine getirirken sosyal sorumluluklarını da unutmamasını hatırlatır. Kişiyi olgunlaştırmayan, davranışlarında kemale götürmeyen ibadetin, gerçek işlevini ifa etmediğini vurgular. Bütün bunlar toplumda ortak sağ duyunun ve kolektif sorumluluk bilincinin oluşmasında önemli birer etkendir.


Sözün özü şudur, temiz bir toplum ve kuvvetli bir sosyal yapı güçlü değerlerle mücehhez erdemli bireylerle mümkündür. İslam, insanlığın özlediği huzuru bulmasını sağlayacak evrensel değerlere sahiptir. Bunların, insanlığın yaşam alanına aktarılması ise ihmal edilmemesi gereken dinî ve insanî bir görevdir.

Toplumsal sağduyu refleksi olan “toplum ahlâkı”nı konu edindiğimiz bu sayıyı ilginize sunarken, beğeneceğinizi umduğumuz yeni konular ve dergimizde açacağımız farklı köşelerle yeni yılda tekrar buluşmayı diliyorum.