Makale

Sanatımızın Geleneksel Boyutu ve Klasiklerimiz

Sanatımızın
Geleneksel Boyutu ve Klasiklerimiz

İnsanın varlık olarak değeri, ait olduğu topluluğun kültürel yapısıyla; kültürün varlık olarak değeri de ait olduğu toplumun onu taşımasıyla orantılıdır. Hayatın başlangıcında insan olduğuna göre, bilmece de insanın geliştirdiği bilgi ve görgülere bir zaman hâkim olamamasından kaynaklanan bir çıkmaz, yahut çıkar yol. Yolun sonunun bulunup bulunmaması ise insanın fertten başlayarak kalabalıklara, sonra topluluklara ve nihayetinde milletlere ulaşmada göstereceği kabiliyetlere bağlı. Sözü uzatıp kafaları karıştırmaya çalışmamın sebebi, insanın kabiliyet meselesindeki hususi durumuna dikkat çekmek için. Toplum insanlardan meydana gelir de insanı topluma ait kılan bilgi ve görgülerin topu, o topluluğun toplum olmadan önceki varlık yahut yokluk macerasında neye yararlar, sorusunu tek tek insanlara mı yoksa topluluğun saklı vicdanına mı soracağız? Soru budur. Yani toplulukların, kalabalıklar veya ahali vasfını yerinde de bırakarak, ilk nazarda hissedebilmemizin zaman alacağı bir makama yani millet olmaya giden yolda geride bıraktıkları.

Geride bıraktıklarımız topluluk olarak bizi ilgilendirsin ilgilendirmesin, bir başka topluluğun da geride bıraktıklarıyla aynı olabilir. Genellikle aynıdır. Bu aynılık bütün o kalabalıkları gözle görülemeyen bir sahada birleştirmelidir. O saha millet olma sahasıdır.

Bu sahanın görünen yüzü üzerinde gezinirken, iyi hasletlerin yanında bir sürü kötülüğün de otların arasında yetiştiği görülür. Bu ilk bakış o sahanın bazen pek de verimsiz olacağı intibâına yol açar. Çoğu zaman umutsuzluğa kapılmak işten bile değildir. Medeniyet dediğimiz şeyin burada devreye girdiğini hissetmeliyiz. Dışarıdan baktığımızda ahâli olarak gördüğümüz kalabalığın derûnunda inşa edilmiş bir vicdandan söz ediyorum. Kalabalıkları millet hâline getiren bu müşterek vicdandır.

Milletleri ve medeniyetleri birbirinden ayıran ve aralarındaki farkı hissetmemize yarayacak olan sır bu vicdanda saklıdır. Peki bu yapıyı hissetmek toplumu meydana getiren fertlerin ne işine yarar? Aslında fertlerin işine yaramaz. Belki de hiç kimsenin işine yaramaz. Bu, ancak yeni bir toplum inşası üzerinde kafa yoranların başvurabileceği bir medeniyet meselesi olarak ele alınırsa zaten bir işe yarar: Yoksa kendi bulunduğu yerde kendini yerdurur.

Bizim medeniyet meselelerimiz de ancak bu husûsî vicdanî yapının farkına varmakla ve bu vicdanı ayakta tutmaya yarayacak olan hassasiyetleri göz önünde tutmakla idrâk edilebilir. Bu meseleleri tek başlıkta ele almak burada mümkün görünmüyor. Biz yukarıda sözünü ettiğim vicdan meselesinin içinde dolaşacağız. Ben günümüzün küreselleşme diye bize dayattığı meselenin bir ucundan tutup işe başlamak niyetindeyim. Toplumumuzu bu küreselleşme marazından koruyan hususlar, yüz yıldır üzerinde düşünmemize izin verilmeyen bu vicdandır. Peki bu vicdanı meydana getiren iç yapı nereden beslenmektedir? Bu yapının beslendiği önemli kaynaklardan biri üzerinde birkaç yazı yazı ile birlikte birkaç yerde konuşmalar yaptığım türkülerdir. Türküler belki kaderleri icabı bir zaman hem müzikten, hem de şiirden sayılmamışlardır. Bunun sebepleri çok değişik olmakla birlikte, en önemli husus türkülerin birer müzik parçası olarak algılanması olmuştur. Musikinin toplumun mümtaz kesimleri tarafından köşkler, saraylarda icra edilmesi, türkülerdeki toplumsal itirazın dikkate alınmasını engellemiştir. Bu bir yerde tabii sayılabilir. İmtiyaz sahipleri meseleye müzik açısından baka geldikleri için giderek incelmiş ve üst sınıfların eğlence veya dinlence ihtiyaçlarını gideren müziği üstün tutmuşlardır. Bu da bir yerde haklı bulunabilir. Bizim burada açmaya çalıştığımız pencere, toplumdaki temel yapıda birbirini tamamlayan vicdânî hassasiyetin arkasındaki durumu görmek içindir.

Medeniyetlere temel olan harslar, insanı alıp talim ile bir yurttaş haline getirir. Bu yurttaş da giderek görgü ve bilgilerinin artmasıyla iyi bir insan hâline gelir. Bu, bizim ihtimali ve hayâli olarak döşediğimiz merdivende izah ve ifadesine çalışacağımız sıralamadır. İndîdir.

İkinci basamak ise dağlara karşı bağırıp türkü söylemektir. Bu hâl iki derecede de meydana gelir. Birincisi sıradan bir hâldir. Burada bilgi ve görgülere fazlaca ihtiyaç duyulmaz. İçten gelen bu ifadeyi yoğuran hamur mayasını icracısının büyüyüp yetiştiği topraktan alır. Bu durum insanın çamurdan müşekkel bedenine üflenen nefesin verdiği hayatiyettir. “Biz insanı muhakkak ki en güzel yaratılışla yarattık” kelâm-ı kadîmiyle ifade buyurulan hâl bu olmalıdır. Bu hâl insana doğduğu andan itibâren gelişimini tamamlaması yolunda karşılaşacağı zorlukları aşmada yararlanacağı bir nimet olarak verilmiştir. İnsanın doğduğunda İslâm fıtratı üzerine doğduğu hakikati bu nimetten kaynaklanmaktadır. İnsan bu nimetin kadrini bilip bilmemek hususunda göstereceği kabiliyet mikdârınca insan olur. İkinci hâl ise türküyü derûnunda besleyip ifade etme hâlidir ki, bu yazıya medâr olan husus budur. Bizim medeniyetimizin ana kaynağı olan bu ifade tarzı ve bunu inşâ eden ruh hâlini besleyen asıl nefestir.

Bu nefesi idrâk yolunda benim tuttuğum yol çıka çıka türkülere ve türkülerin içindeki saf melâle çıktı. Bu melâl, temelini hüzünden alan bir îman medeniyetinin bizim kalbimize dayattığı gurbet duygusudur. Bir gönül insanının kısacık bir sohbetlerinde, “ Bizim size hissettirmek istediğimiz gurbettir. Yani Allah’ın gurbetinde olduğumuz hakikati. Bizim gurbet gurbet diye söylenirken sizden beklediğimiz: Efendim, neyin gurbeti ? sorusudur. Siz sormuyorsunuz, biz söylüyoruz.” diye işaret buyurdukları hâldir. Türküler bu husûsî hassâsiyetin iliklerine kadar işlediği bir milletin garîb, hazîn coşkusudur hâlidir: Gurbeti idrâk etmeden önce, gurbete dâir merakın verdiği bir gönül titremesi. Bu yoldan geçmede gönülle aşkla ilgili olarak söz söyleyenlere, Mevlânâ’nın mükemmel bülbül taklidi yapan bir adama söylediği şu sözler karşılık olabilir: “Ey bülbül gibi öten adam! Sen bülbülden daha güzel bülbül taklidi bile yapabilirsin ama, bülbülün güle söylediklerini söyleyebilir misin?”

Niyetimiz, insanınımızın en saf ifade tarzı olan türküleri alıp, ondaki melâli kalbimizle tanıştırmak. Böylece tanış olmak; işi kolay kılmak. Dünya kimseye kalmayacak çünkü. Söyleyeceklerimizi birtakım okuyucular zaten bilmektedirler. Her yanımız bilgisi başından aşan insanlarla dolu: Bunu da biliyoruz. Biz hayatı malûmâtlar zaviyesinden tarif edenlerle değil, gönül gözünü açık tutmaya çalışanlarla söyleşiyoruz. Zaten ne dediğimizi onlar anlar. Meşhur sözdür: “Dinleyen söyleyenden arif gerek.”