Makale

“Marûf”tan “Muâmelât”a Toplum Ahlâkı

“Marûf”tan “Muâmelât”a
Toplum Ahlâkı


Toplum ahlâkı meselesi, İslâm kültüründe iki temel kavram çerçevesinde daha iyi anlaşılır. Bu iki kavram, yeni kuşakların neredeyse unuttuğu ve ancak belli düzeyde din eğitimi alıp, İslâmî kaynakların kendine mahsus terimlerine âşina olanların anladıkları kavramlar hâline gelmiştir. Marûf ve muâmelât kavramlarından bahsediyoruz. Bu iki kavramın toplum ahlâkı açısından önemi, İslâm’ın son hak din olması meselesi ile de ilgilidir. Bir başka ifade ile yeryüzünde bugün mevcut pek çok din ve bunlara inanan insan varken, İslâm’ın son hak din olması ne ifade eder? Her dinde, bireylerin ve toplumun ahlâklı olması istenir. Peki o zaman toplum ahlâkının oluşabilmesi bakımından İslâm’ı, Yahudilik’ten, Hıristiyanlık’tan ya da mesela Budizm’den farklı kılan özellik (ler) nedir? Yani biz Müslümanların inandığımız gibi son hak din olan İslâm’ın toplum ahlâkı ile ilgili tavsiye, emir ve yasakları, çağdaş toplum anlayışı açısından nasıl bir fark ifade eder? Bu soruların cevabı marûf ahlâkı ve muamelât ahlâkının iyi anlaşılmasıyla verilebilir.

Marûf nedir? Âl-i İmrân suresi’nde, “Sizden, hayra çağıran, marûfu (iyiliği) emreden ve münker (kötülükten)den men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Âl-i Imrân, 114) âyet-i kerimesinde bize mârûf kavramıyla ile ilgili önemli bir tavsiye yapılmaktadır. Marûf kelimesi, Arapça’da örf ‘a-r-f’ kavramından türemiştir. Örf kavramı ise yalnız sosyolojik açıdan değil, fıkhî-hukukî açıdan da İslâm âlimleri tarafından çok önemli kabul edilmiştir. Örf, insanlar arasında ortak akla ve ahlâka uygun bilinen teâmüller ve kabullerdir. Fıkıh’taki tarifiyle örf, “nass”a yani vahyin açık prensiplerine aykırı olmamalıdır. Ama bir nass, herhangi bir örf ile ilişkili olarak beyan olunmuşsa, o zaman ilgili örfün uygulamasında değişiklik olursa, nassın hükmünde de değişiklik imkânı kabul edilir. Mezhep âlimlerinin bu konuda farklı yorumları olmuştur. Burada biz, İslâm Fıkhı’ndaki örfün ne zaman delil olup olmadığı ile ilgili görüşlere girmeksizin, bu kavramdan türetilmiş olan marûf kavramının toplum ahlâkı açısından öneminden bahsedelim. Yukarıda naklettiğimiz âyet-i kerimenin, “marûfu emr, münkerden sakındırma” tavsiyesi, toplumsal ahlâk açısından temel bir ilkedir. O derece ki bunun aksi yönde hareket ve yapılanma, Allah’ın rızasına aykırı olarak beyân edilmektedir. Meselâ, Tevbe sûresinde marûf ahlâkına yani İslâmî ölçülerde toplumsal ahlâka karşı olanlar, münafık ve fâsık karakterli olmakla eleştirilmektedir. Özellikle güçlerini toplumsal ahlâkı bozacak yönde kullananlar, Tevbe sûresi 67 nci âyet ve devamında “münkeri emreden ve marûfu yasaklayan”lar olarak münafık kategorisine dahil edilmekte, 71nci âyet-i kerimede ise, “marûfu emredip, münkerden sakındıranların müminler oldukları” hatırlatılmaktadır. Bu ayetlerin öncesinde ve devamında, toplumsal ahlâk oluşmasını önemsemeyip, bir taraftan da bireysel olarak zahirde birtakım iyilikler yapanların “amellerinin hem dünyada hem ahirette boşa gideceği” hatırlatılmakta, yani ahlâkın sadece bireysel düzeyde kalmasının yeterli olmayacağı “toplumsal” boyuta taşınması hâlinde, bireysel ahlâkın bir anlam ifade edeceği hatırlatılmaktadır. İşte Marûf ahlâkı budur. Marûf kavramının bu şekilde anlaşılması için İslâm’da muâmelât kavramının da anlaşılması gerekmektedir.

Marûf, en genel tarifiyle, malum olan, yani ortak aklın ve ahlâkın kabul ettiği “iyi ve güzel” hususlardır. Kur’an-ı Kerim’de, yukarıda verilen âyet-i kerimede (Âl-i Imrân, 104) görüldüğü gibi, iyilik ve hayr anlamı ön plandadır. Toplumun her ortak kabulü ahlâken ya da dinen kabul edilebilir demek değildir. Bir toplumda ahlâka uygun olan ya da olmayan şeyler, zamanla kuşaktan kuşağa dinin ve ondan etkilenen kültürün etkisiyle belli bir zaman içerisinde, tabiri caizse, konuşula konuşula, süzüle süzüle oluşur. Sonunda “marûf” denilecek bir düzeye ulaşırlar. Marûfun zıddı olan şey ise münkerdir. Bütün dinler ve toplumların bir tür marûf anlayışı vardır. Mesele, bu marûf anlayışının toplumda ne kadar gerçekten yerleşip yerleşemediği veya marûfu hakim kılacak vesile ve ölçülerin neler olduğudur. Dinin, marûfu toplum ahlâkı açısından sabit ve hakim kılması nasıl mümkün olur? Marûfun toplum ahlâkı olması için münkerin yayılmasına engel olacak hukukî, ahlâkî ve eğitsel mekanizmaların oluşturulması gerekir. Yani marûfu tavsiye ve uygulamak, ancak münkerden sakındırmak ve toplum ahlâkına zarar vermesini önlemek ile mümkün olur. O nedenle İslâm inanç ve kültürünün en köklü ahlâkî önermesi, “emr-i bi’l marûf, nehy-i ani’l-münker” olmuştur. Marûf, sosyal sözleşme gibidir. Marûf ahlâkı, İslâm’ın “hılfu’l-füdûl” ahlâkıdır. Kitle iletişimi, toplumsal anlayış ve kuşaktan kuşağa aktarılma sayesinde toplum ahlâkına dönüşür. Bu yönüyle marûf, İslâmî açıdan çağdaş “sivil toplum”un oluşumunun ahlâkî zeminini verir. Dinin ahlâkî prensiplerine aykırı olmayan toplumsal ahlâkî kabulleri yani marûfu toplumda yerleştirmek ve yaygınlaştırmak, “yukardan aşağıya” (baskı ve yasaklarla) değil, “aşağıdan yukarıya” (ikna, toplumsal uzlaşma ve kalpleri ısındırma) yani sosyolojik süreçler dikkate alınarak, daha doğru bir tanımla, İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimizin irşad ve davet metodunun temelindeki “tedrîcilik” yöntemi uygulanarak mümkün olur. Tedrîcîlik, İslâm’ın sivil toplum yöntemidir. İslâm toplumu modern zamanların ifadesiyle “sivil toplum”dur. Sivil toplumun istikrarı bir toplumsal ahlâk anlayışının oluşmasına bağlıdır. İslâm dini, Kur’ânî ve Nebevî çerçevede buna “marûf” demektedir. Marûfu emretmek, yani toplumsal ahlâkı oluşturmak, bir sosyal inşa sürecidir. Marûf, toplumsal ahlâk açısından o kadar önemlidir ki, bu kavramla beraber aynı kelime kökünden yani ‘a-r-f’den türemiş ve toplumsal ahlâk anlayışımızın temel direklerini oluşturan başka kavramlar da gelişmiştir. Bunlar irfân (bilgi ve hikmet sahibi olmak), arif (bilgi ve hikmet sahibi olup amelinde bunu yaşayan kişi), taarruf (bilgi ve ahlâka dayalı bilgilenme-tanışma) ve marifet (bilinmesi gereken şeyin bilgisi) gibi kavramlardır. Bunlar birbiriyle o derece irtibatlıdır ki, marûfun irfâna dönüşmesi, irfandan arifler yetişmesi, taarrufun marifete dayanması sonunda “maarif” yani “bilgilenme” geleneği ve müessesesi oluşturulur. O sebeple, eskiden Eğitim Bakanlığı’na Maarif Vekaleti denirdi. Anlam derinliği bakımından aradaki fark açıktır.

Eğitim ve maarif aynı şeyler değildir. Eğitim, maarifin bir bölümüdür. Maarif ise daha geniş bir ufuk ve vizyon ifade eder. Maarif, yetişkin eğitimini de içine alan, toplumsal ahlâk inşâ etme sorumluluğunu da taşır. Yani maarif, marûfu tavsiye ve telkin eder. Böyle olmalıdır. Oysa eğitim anlayışı, “öğretim”i öne çıkarır. Bu anlayış “maarif”i ve “marûfu” kapsamaz. Toplumsal ahlâkın temellerini yeterince oluşturamaz. Marûfun eğitimi kalbin ve ruhun eğitimini içine almalıdır. Toplumsal ahlâk, öncelikle kalbî ve rûhî, ondan sonra aklî bir rehberliği gerektirir. O sebeple Araf suresinde, “Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir” (Araf, 199) buyrulmakta ve Efendimiz’e hitaben tüm müminlere, “iyiliği emret”meleri tavsiye edilmektedir. Burada geçen “örf” kelimesi, meâllerde iyilik olarak tercüme edilmiş olmakla beraber, en geniş manada toplumsal ahlâka, sivil toplum ahlâkına ve realiteye uygun olanın “emrolunması”nın, yani uygulanmasının önemine işaret etmektedir. Yani, kamusal alanda ilişkiler de “marûf”a aykırı olmamalı, ortak ahlâk ve değerlere baskı yapılmamalıdır. Affa tutunmakla beraber “örfe ait olan”ın dikkate alınması gereği, marûf ahlâkının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Affa tutunup, yani hoşgörülü olup, “marûf” ahlâkını esas alıp, manevî cehaletin yayılmasına engel olmak gerekir.

Burada, toplumsal ahlâk açısından marûfun gerekli olup olmadığı sorulabilir. Bir başka ifadeyle, toplumsal alanda yapılması ya da yapılmaması gereken hususlar bulunmalı mıdır? Ya da “helaller, haramlar ve mekruhlar” gibi ölçüler bulunmalı mıdır? Bu ölçüler, aynı zamanda İslâm’ın toplumsal ahlâk anlayışının temelindeki muâmelâtın ilkeleridir. Muâmelat, en geniş manasıyla, “gündelik hayatta yaşayış biçimi” demektir. Muâmelât ile toplum ahlâkı arasında doğrudan ilişki vardır. O sebeple bir “muâmelât ahlâkı”ndan bahsedebiliriz. Çağdaş insanın zihninde bu konunun anlaşılması her şeyden önce “din nedir?” sorusuna cevap vermekle mümkündür. Dinin tanımlanması gereği dinin anlaşılmasının zor olması sebebiyle değildir. İnsanlar yaşadıkları çağın ve kültürün etkisi altında dini anlama konusunda farklı düşünceler geliştirirler. Bu nedenle, dinin kendi kaynakları ve tarihî tecrübe ışığında nasıl anlaşılması gerektiğinin hatırlanması gerekir. Dinin doğru tanımı, dinin anlaşılması için, bir başka ifadeyle, dinin inanç, ibadet ve muâmelât ile ilgili konularının anlaşılabilmesi için ön şarttır. Özellikle muâmelat alanında yani gündelik hayata ve sosyal meselelere ilişkin konularda, bir başka ifade ile toplumsal ahlâka ait olan hususlarda dinin -Kur’an-ı Kerim’in, Hz. Peygamber’in Sahih Sünneti’nin yani Nebevî geleneğin ve buna dayalı olarak İslâm âlimlerinin- tavsiye ettiği yapılması ya da yapılmaması gereken hususlarla ilgili alanda, insanın dindarlığının ölçüleri bile daha önceden o kişinin zihninde dinin nasıl tanımlandığına bağlıdır. Yani mesela hem Müslüman olacak kişi, hem de dinin toplumsal ahlâkî ölçülerini çağa uygun değil diyerek reddedecekse, yani “çağın aslında bir çağ sonra çağdışı kalabilecek ölçülerini” “çağ üstü olan ölçülere” tercih edecekse”, bu durum, o kişinin kendi dinini nasıl anladığı ile ilgili ciddi bir meseledir. İslâm, Allah’ın insanlığa sevgi ve rahmeti sayesinde gönderdiği peygamberler tarihi zincirindeki en son hakikat mesajı olarak tarihte ortaya çıkmış, var olmuş ve hâlâ milyonlarca insanın hayata bakışını şekillendirmeye devam etmektedir. Bunun kaynağında yani İslâm’ın diğer dinlerle karşılaştırıldığına yüzyıllardan geçerek ve farklı dil, kültür ve milletlerden insanları kucaklayarak gelmesine rağmen aslını muhafaza etmesinin kaynağında, sarsılmaz bir tevhid inancının Müslümanın hayatının her boyutuna görünen görünmeyen etkisi vardır.
İslâm’ın son hak din oluşunun bir delili de şudur: Dinler tarihi açısından dünyada pek çok dinin muharref olarak tanımlanan yapılarıyla hâlâ varlıklarını sürdürmekte olsalar da en belirgin özellikleri, inananlarınca sadece bir düşünüş ve inanış olarak takip edilmeleridir. İslâm dışında ve bir ölçüye kadar Yahudilik dışındaki dinlerde muâmelât denilen ve insanın hayatını dine göre düzenlemesini öngören inançlar ve prensipler manzumesi bulunmamaktadır. Yani bir tür ahlâk anlayışı pek çok dinde vardır. Ancak bu ahlâk anlayışının gerçekten toplumda var olabilmesi için yapılması ve yapılmaması gerekenler, bir başka ifadeyle helaller-haramlar-mekruhlar ya da farzlar-vacipler-sünnetler gibi, insanın hayatını oldukça düzenli yaşamasını sağlayan ilkeler ve ölçüler bulunmamaktadır. Dinler arasında bir karşılaştırma yapıldığında bu ölçülerin evrensel düzeyde tüm insanlara hitabeden en gelişmiş ve detaylı bir şekilde İslâm’da var olduğunu görürüz. Dinler arasında İslâm dışında sadece Yahudilikte detaylı bir şekilde mitzvot denilen bazı emirler ve yasaklar bulunmakta ancak bunlar sadece kendilerince seçilmiş Yahudi “milletine/ırkına” mahsus emirler ve yasaklar olarak kabul edilmektedir. Yahudilikte, “on emir” denilen, “öldürmemek, yalan söylememek, vb” temel evrensel değerler dışındaki bu “mitzvot”un, Yahudi olmayanlar tarafından da uyulması gereken emirler ya da yasaklar olduğuna inanılmaz. İslâm’da farzlar, vacipler, helaller ve haramlar evrensel kabul edilir. Böylece marûf ve muâmelât ahlâkı her toplum için öngörülür.

Din, insanın hayatında aklî olanla aklî olmayanın ortasındaki kavşak noktasında, hayatı anlamlandıran bir rehber olarak yer alır. Bazılarının tanımladığı gibi, din sadece bir “yüce varlık” inancından ibaret değildir. ‘Din’ kelimesi, daha geniş bir anlam çerçevesine sahiptir. İslâmî kaynaklarda yani Kur’an’da ve hadislerde bir çok manada kullanılan din kelimesi, İslâm âlimlerinin eserlerinde inanmayı, bir yaratıcıya itaat ve ibadet etmeyi, ahlâki davranışları, fazilet ve iyilikleri, toplumsal düzende yapılmasına dikkat edilmesi gereken hususları, doğru yolda, sırât-ı müstakîmde olmayı ifade eder.

Toplum ahlâkı açısından ele aldığımız “marûf ve muâmelât ahlâkı”nın temelinde, şüphesiz modern çağın “insan hakları” diyerek hatırlamaya çalıştığı “kul hakkı” anlayışı vardır. Din, insanın imanı ve bunu korumak için ibadeti hakkında beyanda bulunurken, diğer insanlarla ilişkilerini ilgilendiren meselelerde de “kul hakkı”nı hatırlatır. Allah’ın af ya da mücâzatı, her şeyden önce kul hakkına dayalı olarak tecelli eder. Kul hakkına, başkasının hakkına son derece önem veren İslâm, aslında bu alanı, yani insanların birbirleriyle ilişkilerini, menfaat çatışmalarından koruyabilmeleri için gerekli “yol işaretleri”yle belirler. İnsanın özellikle toplumla ilişkilerini belirleyen bu yol işaretlerine muâmelât denir. Bu çok önemli bir konudur. Kent hayatında trafiğin karışmaması, ya da bir büyük organizasyonun rahatça işleyebilmesi için gerekli kurallar ne kadar gerekliyse, aynen o şekilde, beden ve ruhtan oluşan farklı karakter ve mizaçlardaki insanların maddî-manevî istek ve arzuları ya da eylemlerinin, bir diğerinin hakkına tecavüz etmeden gerçekleşebilmesi ya da yanlışsa düzeltilmesi için gerekli maddî-manevî emir ve yasaklar da vardır. İşte muâmelât denilen alan bunu içine alır. Helaller, haramlar, mekruhlar vb. insanlar arası ilişkilerde huzuru sağlamak ve kul hakkına riayet için yol işaretleridir. Bu yol işaretlerine uyulduğunda ortaya “marûf ahlâkı” çıkar. Dolayısıyla din, sadece vicdânî bir konu değildir. Toplumsal ve kamusal alana yansıyan bir boyutu vardır. Hatta denilebilir ki, başkalarının hayat alanına saygılı olmak amacıyla, “parayla imanın kimde olduğu bilinmez” sözü zahirde doğru olsa da, insanın inandığı gibi yaşaması açısından bakıldığında, “paranın da imanın da kimde olduğu er-geç belli olur”. Çünkü her şey sonuçta kul hakkına varır ve davranışlara yansır. Din, kul hakkına çok önem verdiğine göre, sadece vicdan meselesi değildir. Vicdandan başlayıp yaşama biçimine kadar uzanan, başkalarının vicdanından kaynaklanan toplumsal alana saygılı olmaya kadar etkisi olan bir dünya ve hayat görüşü ortaya koyar. Kısaca İslâm, insanın inandığı gibi yaşamasını öngörür. Muâmelât işte toplumsal ahlâkın oluşumunu kolaylaştırır. Muâmelât bir anlamda marûfun fıkhıdır. Marûfu tesis eder, münkeri zayıflatır. Toplum ahlâkının temelinde neyin iyi, neyin kötü olarak tanımlanacağı sorusu vardır. Neyin iyi neyin kötü olarak tanımlanacağı da en iyi şekilde “ilâhî kaynak”tan elde edilir. Akıl, ilâhî kaynağın muhatabıdır. Bu çerçevede yapılacak iyi-kötü tanımı, marûf ve münkerin ne olduğunu tayin eder. İyilikte yarışmak, fedakâr olmak, digergâm olmak, muhtaçlara yardımda bulunmak, aile müessesini sürdürmek, cinsel ahlâkın muhafazası, sosyal terbiye v.b. hep marûf ve muâmelât ahlâkının kabulüyle mümkün olur. Dolayısıyla, marûftan muâmelâta toplumsal ahlâk, bir İslâmi sivil toplum anlayışının da ön şartıdır. Marûf ve muâmelât ahlâkının Muallim-i Evveli Hz. Peygamber (s.a.s.), “Yaşadığınız hâl üzere ölecek, öldüğünüz hâl üzere haşrolunacaksınız” hatırlatmasıyla marûf ahlâkının ruh hâline işaret buyurmuş, “Dünya işlerinde kendinizden daha aşağıda olana, uhrevî meselelerde de sizden daha yüksek olanlara bakınız.” beyanıyla, sosyal-ekonomik vs. ihtirasların kontrol edilmesi gereğini tebliğ etmiştir. Bu iki nebevî işaret bile toplumsal ahlâkın yani marûf ahlâkının temel taşları olmaya yeterlidir. Umarız, Türkiye’nin gelecek kuşaklarına marûf ahlâkını benimsetecek bir maarif anlayışına kavuşmak mümkün olur.