Makale

Prof. Dr. İsmail Doğan İyi Müslüman olmak, iyi Müslüman ol demekten önce gelir.

Ayfer Balaban
Prof. Dr. İsmail Doğan
İyi Müslüman olmak,
iyi Müslüman ol demekten önce gelir.
Gençler ne istiyor, ne arıyor?

Teknolojinin artan hızına bağlı olarak değer üretme konusunda insanlar sıkıntı çekiyor. Mevcut değerlerle yeni değerler arasında bir boşluk ortaya çıkıyor. Bu boşluğu anlatabileceğimiz en belirleyici sözcük ‘anlam’dır. Yani özellikle gençler kendilerini bir boşluk veya bir hiçlik içinde hissedebiliyorlar. Eğer siz kendi değerlerinizi gelişen teknolojiler içerisinde ortaya çıkan yeni anlayışlarla birlikte düşünmezseniz, empatik olarak baktığınızda gençleri doğrudan suçlayamazsınız. Medyadan takip ettiğimiz, maalesef bazılarımızın da yakinen şahit olduğu veya yaşadığı üzücü hadiselerin birçok nedeni vardır ki, bunların başında hayata anlam kazandırma çabası geliyor. Anlamı kaybedince veya onunla doğru tanışıklık kuramayınca insan… gerisi malum. Eğer bu boşluk doğru doldurulmuyorsa böyle bir gerçeklik ortaya çıkıyor. Aynı şekilde geleneksel değerlerin modern ihtiyaçların göreceli olarak gerisinde kaldığı düşüncesi insanları yeni arayışlara yöneltiyor.

İslâm’ın sunumunda ve değer eğitiminde çağdaş yöntemlere başvurulması zaruretini mi işaret ediyorsunuz?

Böyle bir zaruret var elbette. Önce şunu belirtmek gerekiyor. Bu kaybettikleri varsayılan hayatın anlamını bulma çabası her kesimden insanları kategorik olarak farklı düzeyde etkiliyor. Bu sadece gençlerde değil, çok zengin ve elit kabul edilen kişilerde de ortaya çıkabiliyor. Kültürel boşluğu doldurma adına bu kategorilerin yeni tatmin ve hayata anlam kazandırma arayışları, çabaları, onları yeni gruplaşmalara, yeni felsefelere yöneltiyor. Kendi içlerinde alt kültürler oluşturuyorlar. Örneğin gençlik söz konusu olduğunda son dönemlerde Türkiye’de alt kültürler ortaya çıkıyor. Onlara; “sizi ailenizden, toplumdan uzaklaştıran, gruplaşmalara iten nedir?” diye sorduğunuzda; ailede aradıklarını bulamadıklarını söylüyorlar. O hâlde aile eğitimi konusunu ciddiye almalıyız. Enformasyon teknolojilerinin değişimine bağlı olarak ailenin ve geleneğin etkisinin azalmasıyla ortaya çıkan boşluk gençler için birtakım riskleri de beraberinde getiriyor.

Doğu dinlerinin eklentisi, yeni gruplar-gruplaşmalar şaşırtıcı boyutlarda. Bu arayışın sebepleri nedir?

Bir sosyal değişim yaşanıyor. Sosyo-kültürel ve ekonomik anlamda insanların evleri, komşuları, yaşadıkları ortamlar değişiyor. Bu değişimler tabiatıyla birtakım değişiklikleri de beraberinde getiriyor. Göçle birlikte şehirde kendini yalnız hisseden yeni mekânlarda yeni hayatlara yabancı gençler için hayat kolay olmadığı gibi ekonomik anlamda varlıklı insanların da yaşadıkları tatminsizlikler, stres ve gerginlikler anlam arayışına, bu anlam arayışı birtakım yeni akımlara, post modern okumalara kapı aralıyor. Mutluluk adına kendilerine sunulanlara kolaylıkla ilgi duyuyorlar, öğretilen ve önerilen pempemsi tekniklerle, egzersiz, meditasyon, reiki, yoga vs. ile sorunlarını çözebileceklerini sanıyorlar; guruların huzurunda topluca şifa ve iyilik arıyorlar ama bu mümkün olmuyor ve sonu hem bunlara kapılanlar hem de toplumumuz için hüsran oluyor.

Değişim, bireyselliği ön plâna çıkarıyor. Yani bireysellik dediğimiz zaman, kendini toplumundan, sosyal çevreden çekme ve soyutlama olarak algılanıyor. Oysa batılı anlamda bireysellik kendi yeteneklerini maksimum düzeyde geliştirmek ve bu gelişmişlikle topluma insanın kendisini katabilme performansı ve seviyesidir. Buna rağmen böyle anlaşılmıyor bireysellik, bir çilecilik, bir mistik kaçış gibi algılanabiliyor. Bu yanlış anlama ile beraber giden-örtüşen bir doğu mistisizmine açılma var. Biliyorsunuz orada çilecilik, kendini toplumdan soyutlama vs. var. Böyle bir soyutlanma, toplumdan kaçış İslâm felsefesi ile bağdaşır bir şey değildir. Yani bu kaçışları, bu açılımları İslâm felsefesine oturttuğunuz zaman kabul gören bir şey değildir. Ama bizim açımızdan, sosyolojik açıdan bu açılımların nedeni nedir diye sorduğunuz zaman; batılı bireyselliğin doğru anlaşılmaması olduğunu söyleyebilirim. Çağdaş anlamda insanlarımızın hayatlarına anlam kazandırma konusunda onları toplumla, çevre ile buluşturacak değerleri onlara sunamazsanız böyle bir çileci anlayışa kaçacaklardır.

Özellikle gençler arasında yeni hiyerarşiler yaratılıyor, yeni kültler üretiliyor ve onlara kutsiyet atfediliyor. Yeni semboller, şartlanmışlıklar, öğretiler, kutsal eşyalar, tören ve ayinler hatta yeni mabetler yaratılıyor. Pagan inanç şekilleri ve seremonileri modernize ediliyor. Bu dünyevî bir düşünceye din gibi itikat etmek, hatta bir adanmışlığa yönelmek değil mi? Din olmayan şeyler din yerine ikame ediliyor denilebilir mi?

Gençliğin veya gençlik alt kültürlerinin sembollerle, simgelerle, yeni işaretlerle ve yeni kendilerine özgü mekânlarla yaptıkları farklı bir imaj var. Onlar esasen sırt çevirdikleri inancın yerine farklı bir inanç koymaya çalışıyorlar. Âdeta inançları, sembolleri oluyor. Esasında bu bize şunu gösteriyor: İnsanların genel anlamda dünyevî manevra zemininde inanç çok önemli bir yer tutuyor. Buradan yola çıkarak inançsızlığa değil farklı inançlara doğru kayan gençlere yönelik bir boşluk bırakmamak gerekiyor. Bu zeminde geleneksel kurumları, kendi tabiatları ile ilgili yetenekleri reddetmiyor.

İnanma duygusunun temeli hayata anlam kazandırmadır. Böyle bir yeteneğe sahip olmak, insanı anlamsızlıktan kurtarır. Bu yetenek zayıfladığında insanın hayatında bir boşluk, bir anlamsızlık başlar. Bu boşluğu da başka şeylerle doldurma yoluna gidebilir. Bu kaçınılmaz bir şeydir. O hâlde gençlerin farklı sembollere vs. yönelmeleri bir arayış içinde olduklarını gösteriyor. Hem kurumsal anlamda hem de bireysel anlamda bu arayışa tatminkâr cevaplar vermek gibi sorumluluklarımız var.

Gençler bazen beraberliklere bir anlam ve felsefe yükleme çabasına girerler. Ama her gruplaşma ve her oluşum bu kadar basit bir nedene bağlanamaz. Bunlar spontane olmuyor yani. Uluslararası inanç merkezleri, post modern inanç merkezleri bunları öngörür, plânlar. Dünyada böyle bir toplumsal kategorinin varlığını öngörüp, onların olası taleplerini karşılayacak plânlı ve organize çalışmalardan bahsediyorum. İnsanlar gerçekten ihtiyaç hissediyor olsalar, bu konuda biz hayata nasıl anlam kazandırabiliriz gibi bir çaba içine giriyorlar. Eninde sonunda bu sağduyulu hareket belki onlara doğruyu bulduracaktır ama işin zemini kaydığında uluslararası post modern tarikatlar, inanç merkezleri bu boşluğu dolduruyor. Belki sistemin Türkiye’de kuvvetle vurgulanması gereken noktası budur.

Bu törenlere katılanlardan kendilerinin dinî bir hareket olmadığını söyleyenler de var. Ne olup olmadıklarına dair belirlemeler ülkeden ülkeye değişiyor. Kendi kendini ilâhlaştıran ve ilâhî olanı ısrarla bozmaya çalışan bir süreç bu. Dine ihtiyaç hissettirmeyen bir inşadan (daha doğrusu bir yıkımdan) söz edilebilir.

Özellikle 20. yüzyılda ortaya çıkan ve kökü dışarıda olan birbirinden ilginç yeni dinî hareketler ve tarikatlar, çeşitli akımlar Türkiye’de de hem gençlerden hem de farklı kesimlerden taraftar buluyor. Bu taraftarların oluşturduğu yeni cemaatler zaman zaman medyaya yansıyan görkemli törenler ve faaliyetlerde bulunuyorlar. Şifa dağıtıyorlar, huzur veriyorlar vs… Bu hadiselere nasıl bakıyorsunuz? Bir gruba, bir topluluğa ait olma, bu aidiyetle kendini değerli hissetme toplumda bir yer edinme çabaları mı bunlar?

Gençler bu aidiyetleri bir statü kazanma olarak görüyorlar. Elitist olma, seçkinlerden olma, ayrıcalıklı olma noktasında kendilerine sunulanın cazibesine kapılan gençler kendilerine yapılan telkinlerin menşeini değerlendirecek bilgi birikimine de sahip değillerse kapılıp gidiyorlar işte. Bu gençlere meselâ; “reiki’nin kurucusu İncil’deki birtakım ifadelerle Budist öğretileri uzlaştırmaya çalıştığı için aforoz edilen bir rahiptir” denildiğinde şaşırıyorlar. Yani bir bilgi boşluğu, aşındırılmış değerlerin boşluğu var.

Vaatleri, yöntemleri, şube açtıkları, tören yaptıkları mekânlar, şehirlere kadar başlı başına bir araştırma konusu. ‘Hevestir geçer’ denilebilecek bir yol değil tabi ki. Geçici bir heves olmaktan öte çeşitli vaatlerle kendine çeken bir tuzak. Bu faaliyetlerin rant boyutu da var. Hammaddesi doğudan ama bize batı üzerinden gelen bu faaliyetler ülkemizde maalesef uygun zemin bulmakta zorlanmamıştır.

Henüz okul çağına gelmemiş çocukları uslu çocuk yapmak için yoga eğitimi verildiği, velilerin de çocuklarıyla birlikte yoga yapacağına dair haberler de okuyoruz. Yogayla ruh sağlığı da gelişmiş çocuklar yetiştirmek isteniyormuş. Bir başka anaokulunda çocuklar Bismillah deseler bu öyle bir haber yapılıyor ki nutkunuz tutuluyor. Bismillah ve elhamdülillah derlerse, sanki çocukların akıl ve ruh sağlıkları bozulacak. Sinemamızdan Edebiyatımıza; Şinasi’den Tarık Buğra’ya kadar din adamı imajına bir bakalım. Bu ne anlama geliyor?

İnsanlar model alarak öğrenirler. İyi Müslüman olmak, iyi Müslüman ol demekten önce gelir. Değer üretemediğimiz gibi mevcut hayatî öneme haiz değerleri aşındırıyoruz. Bir kısmı kendiliğinden ortadan kalkıyor ama bizim için önemli olan bazı değerlerin de kimi zaman maksatlı olarak aşındırıldığını söyleyebiliriz Bazı değerlerin günümüze hitap etmesi, günümüze cevap vermesi anlamında eleştiriye açık olduğunu da biliyoruz. Bütün değerlerin yüzyıllar öncesinden bugüne gelmesi elbette çok zor. Meselâ; bir satanist gencin söyledikleri son derece ilginçtir: “Değerler adına inanabileceğim hiçbir şey yok” diyor. Oysa var, var da değerlerin yaşanmasında, aktarılmasında, değer öğretiminde eksikliklerimiz, hatalarımız, ihmallerimiz, kusurlarımız var. Kendi değerlerimize karşı ifade ettiğiniz bu tutum yeni değil ve elbette gençleri etkiliyor. Bu çok genel bir sorun. Hem pedagojik, hem kültürel anlamda onlarla sağlıklı yaklaşma gereği hissediliyorsa, bu sorumluluk dahilinde bütün toplumsal kurumlar (siyaset kurumu, aile kurumu, din kurumu, eğitim kurumu vd… olmak üzere) bir özeleştiri yapmalı.

Birtakım aydınların ve birtakım medyanın dine bakışının ve dine yaklaşımlarının da dine etkili olduğu söylenebilir. İslâm ısrarla şiddetle, terörle birlikte dillendiriliyorsa, aynı şekilde Müslüman din adamları tahkir ediliyor, horlanıyor, küçümseniyorsa, dine ve din adamlarına yönelik haksız eleştiriler ve yanlı yaklaşımlar yapılıyorsa, bütün bunlar gençleri etkilemez denilebilir mi? İnsaflı davranmamanın faturasını gençler de bir şekilde ödüyorlar.

Vermeden almayı beklemek olmaz. O hâlde ne yapmalı, nasıl yapmalı?
-Manevî destekleme çok önemli. Mesele; gencin ihtiyaç duyduğunu, en uygun yöntemle, onun ihtiyaç duyduğu şekilde sunmalıyız.

-Tavır da önemli. Reddedici, dışlayıcı, azarlayıcı, onur kırıcı, suçlayıcı, küçümseyici tavırlarla gençlerle sağlıklı bir iletişim kurulamaz. Şefkatle yaklaşmalı, sevgimizi doğru ifade etmeliyiz.

-Öncelikle dinleme becerisi geliştirerek neden ve niçinlere cevap aramalıyız.
-Genci yeni durumlardan nasıl haberdar edebileceğimizi iyi belirlemeliyiz.
-Gençler bu arayışlara bu yeni oluşumlara iten sebep neydi diye düşünmeliyiz. Bunun için mutlaka ciddi alan araştırmaları yapılmalı.

-Dinin sahih bilgisiyle gençleri buluştururken, söylemlerimizi gözden geçirip gençleştirmeliyiz.
-Faaliyet ve hizmetlerimizi güncelleştirmeliyiz.
-Onların kalbine ve ruhuna hitap edebiliyor muyuz, sorusunu evvelâ kendimize sormalıyız.
-Dinin yüce değerlerinin iç hayatımızı düzenleyen değerler bütünü olduğunu fark ettirmeliyiz.

-İnternet kullanımı konusunda gençler ve aileleri bilinçlendirici çalışmaların da faydası olacağını düşünüyorum.

Başkanlık bu hizmetlere kendi alanından destek sağlayabilir. Ancak bir noktanın iyi vurgulanması lâzım. Bu toplam bir sorumluluktur. Bütün kurum ve kuruluşlara, gönüllülere ait bir sorumluluktan bahsediyorum.

“İnanma duygusunun temeli
hayata anlam kazandırmadır.
Böyle bir yeteneğe sahip
olmak, insanı anlamsızlıktan

kurtarır. Bu yetenek zayıfladığında insanın hayatında bir boşluk, bir anlamsızlık başlar. Bu boşluğu da başka şeylerle doldurma yoluna gidebilir. Bu kaçınılmaz bir şeydir.”

“Gençlerin
farklı sembollere vs.
yönelmeleri bir arayış içinde olduklarını gösteriyor. Hem
kurumsal anlamda hem de bireysel anlamda
bu arayışa tatminkâr
cevaplar vermek gibi
sorumluluklarımız var.”