Makale

Allah'la Korkutarak Eğitmek

Allah’la Korkutarak
Eğitmek
Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

İnsanların dindarlaşmasını sağlamak, dindarlık düzeylerini yükseltmek amacıyla yapılan din eğitimi faaliyetlerinde her hâlûkârda Allah öne çıkmaktadır. Çünkü dinin sahibi O’dur. O, din öğretisinin odağında yer almaktadır. Bu nedenledir ki, din eğitiminde işe Allah’ı tanıtmakla başlanmaktadır. Bireyin din algısı, onun Allah anlayışıyla doğrudan alâkalıdır. Allah anlayışı, onun din anlayışını belirleyici role sahiptir. Dinin her bir değerini/kuralını tanı(tı)rken, mutlaka devreye Allah anlayışı girer ve yönlendirir. Dolayısıyla dinin her bir değeri/konusu, Allah anlayışına göre şekillenir, anlam kazanır. Meselâ, bireyin namaz anlayışı, onun Allah anlayışına göre oluşur. Bir kader anlayışı, Allah anlayışından bağımsız düşünülemez. Bireyin oruç algısı, onun Allah anlayışına göre şekillenir. Aynı konuda görüşlerini açıklayan iki Müslüman; Allah anlayışlarına göre farklılaşan, hatta yer yer birbiriyle çelişen bilgiler ortaya koyabilirler. (Örnek için bk. Aydın, Mayıs, 2008) Bu nedenle, Allah hakkında doğru bilgi sahibi olmak, sahih bir Allah anlayışı kazanmak, sağlıklı bir din algısı için ön şarttır.


Ne var ki, son asırlardaki geleneksel din eğitiminde Allah’ı, insanlara tanıtma konusunda önemli sorunlar olduğu inkâr edilemez. Meselâ, Allah sevgi, rahmet, acıma, bağışlama, koruma, kollama niteliklerinden daha çok; korkutan, azap eden, yakan, belâ veren, cezalandıran yönüyle tanıtılmakta, öne çıkarılmaktadır. İnsanları dindarlaştırma, dindarlık düzeylerini yükseltme konusunda, Allah sevgisinden ziyade Allah korkusunun daha etkili olacağı düşünülmüştür.
Bu tutum, büyükler için takınıldığı gibi, çocukların eğitiminde de tercih edilmiştir. Bu anlayışa sahip olan vaiz, cemaatini dindarlaştırmak adına Allah’la korkutmaya ağırlık verdiği gibi, çocukların eğitiminde de aynı yol izlenmiştir. Esasen bu korkuyu önceleme anlayışı, kültürümüze hakim bir durum olduğundan dolayı, din eğitimi anlayış ve uygulamalarına da rahatlıkla nüfuz etmiştir. Çocukları ve yetişkinleri eğiten hocalar, Allah’ı korku eksenli anlattıkları gibi, o kültürle büyümüş olan anne babalar da çocuklarına Allah’ı tanıtırken, onlara dindarlık aşılarken, O’nu korku odaklı anlatmayı öncelemişlerdir.

Allah korkusu, sadece din eğitimi bağlamında kullanılmamakta; aynı zamanda bir disiplin aracı, başkaları üzerinde bir nüfuz sağlama vasıtası olarak da görülmektedir. Gönüllere Allah korkusu salarak, onların yanlışlardan uzak durmalarını sağlamak amaçlandığı gibi, söz dinlemeyenlere nüfuz edebilmek, çocukları kontrol altında tutabilmek de düşünülmektedir. Bireyi disipline etme konusunda, Allah korkusu çok ileri düzeyde bir müeyyide olarak kullanılmıştır. Allah’la korkutarak küçük çocuklarını disipline etmeye çalışan, hatta yaşını başını almış çocuklarını bile etkileyip kontrol etmeye kalkışan anne babaların sayısı az değildir.

Oysa her ne amaçla yapılırsa yapılsın, Allah korkusunu odağa yerleştirerek, bireylerin zihninde/kalbinde Allah düşüncesini oluşturmaya, onları dindarlaştırmaya çalışmak, sağlıklı sonuçlar doğurmaz. Allah korkusuna kilitlenmiş bir birey, her şeyden önce, Allah hakkında içtenlikli kanaatlere sahip olamaz. Korku odağı hâline getirilmiş bir Allah, kendisine gönülden yakınlık hissedilen, sıcak duygularla yaklaşılan bir zat olmaktan çıkar. Böyle bir yaklaşıma maruz kalan birey, genelde ya Allah ile zoraki ilişki içinde olma düşüncesine şartlanmış biri olarak formel düzlemde bağlantısını sürdürüyor görünür, ya da O’ndan uzaklaşır, tamamen bağını koparır. Çünkü sevgisinin eksilmesinden korkulan değil de, kendisinden çok kaba hatlarla korkulan bir tanrı, insan tarafından pek de öyle içtenlikle benimsenemez, gönülden bağlanmaya değer görülemez. Aksine, birey ondan tiksinir, kaçar, uzak durur veya kötülüğünden emin olma korkusuyla, zoraki iman etme pozisyonunu kabullenmesi söz konusu olabilir.

Özellikle çocuk, korku odaklı bir tanrı düşüncesini taşımaya müsait görünmemekte ve böyle bir tanrıya inanmaktan uzak durmaya daha yatkın durmaktadır. Dolayısıyla Allah’ı korkulması gereken biri hâline getirerek tanıtmaya çalışmak ve Allah’ı disiplin aracı olarak saymak, çocuklarda Allah hakkında olumsuz kanaatlerin oluşmasına yol açmaktadır. Böylece, Allah’a inanması arzu edilirken, tam aksine inkâr etmesine neden olunmaktadır. Nitekim ünlü filozof ve pedagog Salzman, kitabında bu olguyu açıklamaya yönelik ilginç bilgiler vermekte, önerilerde bulunmaktadır. “Çocukları dinden soğutma ve hissiz yapma çareleri” bağlamında birinci önerisi şudur: “Onları evvela Büyük Tanrı’dan çok korkutarak soğutunuz, göreceksiniz ki dinsiz olacaklardır?” Ünlü eğitimci, bu görüşünü örnek bir anekdotla desteklemektedir:

“Her gök gürleyişte bir anne çocuklarına:
-Görüyor musunuz? Allahbaba (Anne, Hristiyan olduğu için bu ifadeyi kullanmaktadır. M,Ş.A.) hiddetinden nasıl bağırıp çağırıyor, derdi.

Çocuklar en küçük bir yaramazlık yapsalar:
-Dikkat edin ha… Sonra Allahbaba sizi cezalandırır, derdi. Ve bunu uzun bir konferans takip eder, onları cehennemle korkutur; Allahbabanın yaramaz çocukları daima cehennemde yaktığını anlatırdı. Her gün sabahtan akşama kadar cehennemde yaktığını anlatırdı. Her gün sabahtan akşama kadar cehennem lâfı ağzından düşmezdi.

Fiek de annesinden duyduğu bu düşüncelerden başka bir şey bilmiyordu. Küçük muhayyilesinde bu büyük ve müşfik Tanrıyı, korkunç bir adam şeklinde tecessüm ettiriyordu. Öyle bir adam ki, en küçücük kabahatlerinde çocukları cehenneme atan; pantolonlarını bir parça yırtsalar, cehennemde bağırta bağırta, cayır cayır yakan; bir kahve fincanı veya bir bardak kırsalar, onu şeytana verip işkence ettiren bir adam. Ve neticede Ulu Tanrı’dan nefret eder oldu.

-Yağmur yağdığı zaman tir tir titreyerek odanın bir köşesine çekilirdi. Her sabah, her gece Tanrı’ya dua ederdi. Fakat bu içten gelen, sevgi ve saygı dolu bir dua değildi. Bir korku duası idi. Dua etmeyecek olursa, Cenab-ı Hakk’ın gazabına uğrayacağından korkardı. Büyüdüğü zaman bile bu düşüncesinden kurtulamadı.” (Salzman, 1959: 65)

Bizzat tecrübe etmiş biri olarak Ahmet Altan, bu olguyu çarpıcı biçimde şöyle dile getirmektedir: “Evimizin hemen karşısındaki küçük cami. Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim, ‘allahumme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...

Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.

Allah’ı çok sevmiştim. Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı, ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm. Doğrusu ya ondan pek korkmazdım. Ama beni sevmesini isterdim.
İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle, hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu. O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı, çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.

Biz dede-torun değildik. Beni sevmiyordu. Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti. Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.

Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.
Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.

Sonra büyüdüm. İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim. O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım. Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu. Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim. Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım. Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilâhî bir güç bana yardımcı olmuyordu.”… (Altan, 23 Ekim 2005)

Görüldüğü gibi, Allah’ı kendisinden korkulması, çekinilmesi, karşısında tir tir titrenilmesi gereken, cezalandırıcı bir zat olarak tanıtmak, insanların ve özellikle de çocukların gönlünde, O’na karşı sıcak duyguların, sevginin doğmasını önleyici rol oynamaktadır. Dolayısıyla, bu yaklaşımla yapılan din eğitimi, bireyin Allah’la ilişkisi bağlamında olumlu sonuçlar beklerken, tam tersi olumsuz sonuçların doğmasına sebep olmaktadır.

Allah’ı değil de Peygamber’i (s.a.s.) sevdiğini söyleyen çocuğa sebebi sorulunca, “Çünkü Allah’ın cehennemi var, ama Peygamber’in yok.” cevabı alınmıştır. Yukardan kendisini Allah’ın sürekli gözeterek yaptığı yaramazlıkları kaydettiği ve bu sebeple onu yakacağı/cezalandıracağı telkin edilen çocuğun, oyuncak tabancasıyla evin tavanına ateş ettiği görülür. Sebebi sorulunca da yapacağı yaramazlıkları kaydetmemesi için Allah’ı öldürmeye çalıştığını söyler. Depremin acı manzaralarını babasıyla izleyen 4 veya 5 yaşındaki çocuk, bunları kimin yaptığını sorar ve babasından, bunları yapanın Allah olduğu cevabını alınca da, şöyle tepki gösterir: “Öyleyse ben de gidip onun evini yıkacağım.” Bu tepkileri gösteren çocukların, bu duygu ve düşünceleri taşıdıkları sürece Allah’ı sevip O’na gönülden bağlanması, O’na inanması nasıl mümkün olabilir? Çocuklara Allah’ı tanıtmayı, onların dindarlık duygu ve düşüncelerini geliştirmeyi amaç edinmiş bir çocuk kitabının yazarı, “Allah, yaramazlık yapan çocukları sevmez.” cümlesine yer vermekle, çocukları Allah’tan nefret ettirmek, yani yöneldiği amaçların tam aksini gerçekleştirmek için çalıştığının farkında değildir.

Böyle bir Tanrı anlayışıyla büyüyen çocuğun hayatını büyük ihtimalle sevgi değil nefret, şefkat değil korku ve baskı, yardım etme değil ezme, ödüllendirme değil cezalandırma… ruhu yönlendirecektir.

Bu tutum, din eğitimi yapmaya çalışanların, dinin nasıl öğretime konu edileceği gerçeği konusunda, bilimsel bilgiden ve anlayıştan uzak olduklarını gösterdiği gibi, genelde din, özelde de Allah hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıklarını da ortaya koymaktadır.


Kaynaklar
Altan Ahmet, “Cami Işıklarına Bakan Çocuk” , Hürriyet, 23 Ekim 2005.
Aydın M. Şevki, “Her Şeyi Allah’a Bağlamak”, Diyanet Aylık Dergi, Mayıs-2008, Ankara.
Salzman G., Yengeç Kitabı, Çocuğunuzu Fena Terbiye Ediyorsunuz!, 4.baskı, 1959.


“Allah’ı korkulması gereken biri hâline getirerek tanıtmaya çalışmak ve Allah’ı disiplin aracı olarak saymak, çocuklarda Allah hakkında olumsuz kanaatlerin oluşmasına yol açmaktadır.”


“Allah korkusuna kilitlenmiş bir birey, her şeyden önce, Allah hakkında içtenlikli
kanaatlere sahip olamaz. Korku odağı hâline getirilmiş bir Allah, kendisine gönülden yakınlık hissedilen, sıcak duygularla yaklaşılan bir zat olmaktan çıkar.”