Makale

İki Cengiz: Dağcı ve Aytmatov

İki Cengiz:
Dağcı ve Aytmatov

Prof. Dr. Mehmet Demirci
Dokuz Eylül Üniv. İlâhiyat Fak.

Cengiz Dağcı’nın romanlarını 1960’lı yıllarda Türk Yurdu dergisinde tanıtmışlar, öylece haberdar olarak okumuştum. Kırım Türklerinin acılarını ve ıstıraplarını, o romanlarla daha yakından öğrendim. Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı, O Topraklar Bizimdi, isimli kitaplardaki çilekeş, içli ve kahraman Tatar kardeşlerimizin yürek parçalayıcı serencamı, çektikleri acılar içimi parçalamıştı. Daha sonraki senelerde ise, dünyaca meşhur Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un, Gün Olur Asra Bedel adlı romanını okumuş ve neredeyse unutmuştum.

1995 yılında Kazakistan’ın Türkistan (Yesi) şehrinde, Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde görev yaparken, bu iki yazarı tekrar okuma ihtiyacı hissettim. Üniversitenin güzel bir kütüphanesi var. Orada bulunduğum sırada burasının dikkatli sorumlusu Sevda Talu’nun gayretiyle, kütüphanenin düzgün işlediğini görmüştüm. Baktım her iki Cengiz’in (Dağcı ve Aytmatov) bütün eserleri mevcut. Alıp okumak istedim. İyi ki okumaya başlamışım. Hepsini bitirinceye kadar elimden bırakamadım. Nazımın geçtiği, Kazakistanlı ve Türkiyeli bütün öğrencilere de ısrarla okumalarını tavsiye ettim. Sonraki yıllarda Türkiye’deki Kırgız öğrencilerin Aytmatov’u iyi tanıdıklarını gördüm.
Kimdi bu yazarlar?


CENGİZ DAĞCI
Kırım’ın Yalta şehrinin Kızıltaş köyünde doğdu (1920). Çocukluğu kıtlık, yoksulluk, deprem gibi tabii afetler yanında zulüm ve büyük baskılar altında geçti. İlköğrenimini köyünde ve Akmescit’te yaptı. Aynı şehirde ortaokulu bitirdi. Kırım Pedagoji Enstitüsü ikinci sınıfında iken İkinci Dünya Savaşı çıktı.1940 yılında Sovyet ordusunda subay olarak II. Dünya Savaşı’na katıldı. 1941’de Ukrayna cephesinde Almanlara esir düştü. Almanların yenilmesi üzerine esir kampından kurtularak müttefik devletler safına sığındı. 1946’da Londra’ya yerleşti.

Romanlarında Kırım Türklerinin 1928’den sonra emperyalizmin boyunduruğu altında çektiği acıları dile getirir, bir yurdun gasp edilişini anlatır. Bu arada meseleyi, insanın kendini arayışı, zulme baş kaldırma haysiyetinin kazanılması gibi evrensel boyutlara taşır. Bunun yanında anlatılan olayların gerçekten yaşanmış olması da eserlerine ayrı bir kuvvet katmaktadır.

Eserleri: Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı, Ölüm ve Korku Günleri, O Topraklar Bizimdi, Kolhozda Hayat, Dönüş, Genç Temuçin, Badem Dalına Asılı Bebekler, Üşüyen Sokak, Anneme Mektuplar, Benim Gibi Biri, Yoldaşlar, Hatıralar, Biz Beraber Geçtik Bu Yolu, Yansılar I-V, Yansılardan Kalan, Ben ve İçimdeki Ben, Rüyalarda Ana ve Küçük Alimcan vd.
Cengiz Dağcı’nın kitaplarında, zulüm ve emperyalizmin açık ve yalın bir üslûpla anlatıldığı görülür. Onbinlerce Kırım Tatarı, çil yavrusu gibi Asya’nın dört bir tarafına savrulur. Verimli toprakları ellerinden alınır. Gittikleri yerlerdeki acı ve ıstırapları, son dünya savaşında iki ateş arasında kalarak çektikleri işkenceler dile getirilir.

Kazakistan’da, ikamet ettiğim Kentav’da 80 yaşlarında, karı koca iki Tatar komşum vardı. Bir kaç defa balkondan selâmlaştıktan sonra, bir gün kapılarını çalıp evlerine misafir oldum. Adam hastaydı. Beş vakit namazını kılan Gülşad teyze, gün görmüş, ağzı dualı bir tatlı ihtiyar idi. Pazar dönüşlerinde ufak tefek bir şeyler alarak, iki üç defa ziyaretlerinde bulundum. Gülşad teyzenin babası hocaymış. Ondan güç şartlar altında bazı malûmat öğrenmiş. Ezberinde uzun uzun ve çok tatlı dualar vardı. Onları kaydetmediğim için şimdi pişmanım. Bir ara kısaca, Özbekistan’daki sürgün günlerini, sonra buralara gelip yerleştiklerini anlatmıştı. (Bk. Mehmet Demirci, Türkistan Notları (Yesevi Diyarında 6 ay), İstanbul, 1996)

Vatan topraklarına yavaş yavaş dönmeye başlayan Kırım Tatarları’na, bu güzel insanlara daha mutlu gelecekler temenni ediyorum.
CENGİZ AYTMATOV

Aytmatov Kırgızistan’da Şeker köyünde doğdu (1928). Cumbul’da baytar okulunu ve Kırgızistan Tarım Enstitüsü’nü bitirdi. Deneme çiftliklerinde çalıştı. Bir müddet Moskova’da Gorki Enstitüsü’nde staj gördü. Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okudu. 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği’ne üye kabul edildi. 1963’te Lenin Ödülü’nü aldı. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve 1991’de Kırgızistan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra, ülkesini Lüksemburg’da büyükelçi olarak temsil etti.

Babasının işinden dolayı devamlı bir bölgeden, başka bölgeye taşınan Aytmatov ailesinde, Cengiz’in çocukluk yılları değişik yerlerde ve II. Dünya Savaşının olağanüstü şartlarında geçmiştir. Babasının, 1937’de tutuklanıp götürülmesinden sonra, bir daha izine rastlanmamıştır.

Biraz daha ayrıntıya girersek, dünyanın yaşayan büyük edebiyatçılarından olan Cengiz Aytmatov, çok erken sayılabilecek yaşlarda hayatla tanışır. Ülkede ve köyde eli silâh tutabilen kim varsa, Sovyetler tarafından silâh altına alınmasıyla (Belediye Sekreteri de cepheye gitmiş olduğundan) Cengiz, on iki yaşında Belediye Sekreterliği yapmıştır. Köylerde Rusça bilen hemen hemen hiç kimse olmadığından, askerden haber bekleyen kadınların ve yaşlıların gelen mektuplarıyla ilgilenmek, gidecek mektupların yazılması, giyecek ve yiyeceklerin toplanıp ilçe askeri komiserliğine teslimi gibi pek çok iş, Cengiz Aytmatov’a yüklenmiştir.

II. Dünya Savaşının acımasızca devam ettiği dönemde, başlangıçta düzenli bir eğitim göremez. O yıllarda hemen hemen hiçbir çocuk, çocukluğunu yaşayamadığı gibi, cephe gerisinde kalan kadınlar, çocuklar ve yaşlılar kolhozlarda çalışmaktadırlar.
1945’te savaşın bitmesiyle yeniden eğitim hayatına dönen Aytmatov, 1950’de Kırgızistan Ziraat Enstitüsü’nü bitirmiştir. Ayrıca Devlet Edebiyat Enstitüsü’ne devam ederek, bu alana yönelmiştir.
Eserlerini Rusça ve Kırgızca kaleme alan Cengiz Aytmatov, kitaplarında Kırgız Türkleri’nin tabii hayatlarını, yabancılaşmayı/yabancılaştırmayı, modernizm uğruna tabiatın tahrip edilişine kadar pek çok meseleyi, usta bir üslûpla kaleme alma başarısını göstermiş nadir sanatkârlardan biridir.

Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlâkî, edebî, askerî bütün maddî ve manevî zenginliğini eserlerine yansıtmıştır. Yaşadığı coğrafyadaki insanların tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiştir. Halkının içine düştüğü zor durumları anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, çalışmalarında kendi ifadesi ile ‘tipik insan’ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır.

Kitaplarında; milletinin temel hazinesi olan millî hafızaya ait efsane, destan, masal, hikâye ve türküleri, bunların meydana geldiği şartları, ardındaki birikimi tanıtmıştır. Kırgız kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddî manevî zenginliğiyle, o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalışmıştır.
Hikâyelerinde; halkının değerlerini, dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan yazarın en önemli özelliği, özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından haberdar olmadır denebilir.

Aytmatov’un yazılarında, Kırgız halkının zengin şifahi kültürüne ait efsaneleri, masalları, türküleri kullanışında gözlenen coşku da yazarın bu yanının en bariz göstergesi durumundadır.
Türkiye’de bilinen kitapları şunlardır:

Gün Olur Asra Bedel (Gün Uzar Yüzyıl Olur), Toprak Ana, Elveda Gülsarı, Yıldırım Sesli Manascı, Yüzyüze–Deniz,–Sultan Murat, Beyaz Gemi, Oğulla Buluşma-Beyaz Yağmur–Asker Çocuğu–Deve Gözü–Cengiz Han’a Küsen Bulut, Kassandra Damgası.
Yukarıda bu iki yazarı yeniden okuduğumu söylemiştim. Bilhassa Aytmatov’u bu topraklarda (Güney Kazakistan) okumanın ayrı bir zevki ve değeri var. Onu Kırgız yazarı diye biliriz. Doğru, Kırgız vatandaşıdır, fakat Asya coğrafyasındaki devletlerin ve çeşitli Türk boylarının birbirine ne kadar yakın olduğunu insan burada daha iyi anlıyor. Aytmatov’un en meşhur eseri, “Gün Olur Asra Bedel” (Asıl adı Borandı Beket), tamamen Kazakistan sınırlarındaki topraklarda cereyan eden olayları konu almış. Romanda tasvir edilen geniş bozkırları, sınırsız gibi görülen ufku ve çok yüksek gökyüzünü bizzat görünce, anlatılanları daha içten hissetmek mümkün oluyor. Romanda anlatılan “Sarı Özek” bozkırındaki yoksul tren istasyonunu, oradaki hayat şartlarını, kahramanların çilelerini, hayat mücadelelerini, ıstırap ve özlemlerini daha yakından tanımak söz konusu oluyor. O romanların edebî yönü ve sanat değeri hakkında söz söylemek bana düşmez. Şu kadar var ki; tabiatın, çeşitli tabiat varlıklarının, evcil ve yabânî hayvanların, gözleme dayanan son derece başarılı tasvirleri herkesin dikkatini çekecek durumdadır.

Cengiz Dağcı ve Aytmatov, Türkiye okuyucusu tarafından çok sevilmiş iki büyük yazardır. Tatar, Kırgız, Kazak ve Özbek kültür ve coğrafyasına ait bilgileri, onların kitaplarında ilk elden ve hoş bir üslûpla okuyup öğrenmek, Türk okuyucusuna zevk vermektedir. Bu arada ortak kültür değerlerinin varlığı açık seçik görülmektedir. Böylece bu ve benzeri yazarlarımız vasıtasıyla geniş ve büyük bir kültür coğrafyasının insanları olarak, birbirimizi daha yakından tanıma ve sevme imkânını bulmuş oluyoruz.