Makale

Dinin toplumsallığının tarihsel, kültürel zorunluluğunu görmezden gelmek

Prof. Dr. Mehmet Paçacı / Ankara Üniv. İlâhiyat Fak.

Dinin toplumsallığının tarihsel, kültürel zorunluluğunu görmezden gelmek

Toplumların kimliklerinde dinler her zaman etkin olmuşlardır ve bu etkilerini hâlen sürdürmektedirler. Başka bir deyişle, toplumların kimliklerini oluşturan unsurlar arasında din önemli bir yer işgal etmektedir. Batı’da kendini gösteren aydınlanma dediğimiz farklı bir dünya algılamasına ve bunun neticelerine rağmen bugün dünyadaki bütün toplumlar, sahip olageldikleri dinlerin, kimliklerindeki belirleyiciliğini taşımak durumundadırlar. Bu esasen toplumsal yapıları oluşturan ve onları bir arada tutan unsurların karakterinden kaynaklanmaktadır. Bunun doğulu toplumlar için olduğu kadar, batılı, kuzeyli veya güneyli toplumlar için de böyle olduğunu her yaşadığımız gün bize daha iyi göstermektedir. Toplumların kendilerine alan açma mücadelesinin cereyan ettiği arena durumundaki dünyamızda bunun örneklerini sürekli olarak görmekteyiz. Bugün bir Fransız, bir İtalyan toplumlarını Katolik Hristiyanlıktan ayrı, bir Sırp veya Rusları Ortodoks Hristiyanlıktan ayırmak, gerçeği görememek anlamına gelir. Almanların Protestan veya Katolik Hristiyanlıktan ayrı düşünülebilmesi mümkün değildir. İsrail devletini de bugün hiçbir şekilde Yahudilikten ayrı düşünemiyoruz. Tıpkı bunlar gibi, Türkiye dendiğinde, zihinlerde büyük çoğunluğu Müslüman bir ülke fikri kaçınılmaz olarak uyanmaktadır. Bütün bu milletler ve devletler diğerleri ile ilişkilerinde, bu özellikleriyle ilişki içine girmektedirler. Diğer taraftan toplumların bugün değil, ama tarihlerinin derinliklerinden getirdikleri dinî, kültürel değerler ve semboller onların bugün seçmedikleri unsurlardır. Ancak bunlar, toplumların bugün de hâlâ bir arada bulunmalarının en önemli unsurlarıdır. Bunları bugün de taşıma direncini ve gücünü gösteremeyen topluluklar, derin kimliksel sancılara duçar olmak, güçlü topluluklar arasında sıkışıp kalmak, silikleşmek ve sonunda yok oluşa sürüklenmek gibi bir acı son ile karşılaşmaktan kendisini kurtaramamıştır. Bu çerçeve içinde, dünya tarihinin en önemli kurucularından olan toplumumuzun, geçmişte İslâm dininin yücelttiği insanî değerleri özümseyerek kendine bir kimlik oluşturduğunu biliyoruz. Toplumumuzun tarihinden getirdiği bu kimlik unsuru, bugün de onun var oluşunun temel şartlarından birisi durumundadır.

(Durkheim; toplumsal olan dinseldir diyor. Bu aynı zamanda dinin sosyal gerçekliğini vurgulayan bir ifade. Dinin, dil, tarih ve sanat boyutları var. Hatta bütün bunlar iç içe görünmekteler.)

Dinin sosyal görünürlüğüne ve toplumsal kültüre tahammülsüzlükle dinsel olan
ayıklanmaya çalışıldığında geriye kalan

Dinin toplumumuzun kimliği açısından önemini ortaya koyduktan sonra, bu konuyla ilgili şunları söyleyebilirim. Dinî ya da dinî olmasın bütün kültür ve gelenekler, belli törenler ve sembollerle hayatiyetlerini sürdürürler. Dinler bunların bireysel veya toplumsal olarak belli zaman ve mekânlarda tekrarlanması ile yaşayabilirler ve zaman içinde yol alabilirler. Çünkü namazlar, oruçlar, ezanlar, hac ve umre seyahatleri, kurban ve ramazan bayramları ile vb. dinî geleneğin birçok unsurunun toplum içinde yaşatılması ve yeni nesillere aktarılması sağlanır. Gerçi, dinî geleneklerin, bu türden şekilsel tören ve ibadetlerden bağımsız bir özünden de söz edilebilir. Meselâ, ahlâkî ilkelerin; doğruluğun, iyiliğin, dürüstlüğün, diğerkâmlığın, toplumsal dayanışmanın vb. bu ritüellerden ve sembollerden bağımsız bir varlığı olduğu söylenebilir. Ancak her dinî gelenek bu yüce ilkeleri ve değerleri çeşitli zamanlarda kutladıkları bayramlarla, tekrarladıkları dualarla, ibadetlerle taşırlar ve yaşatırlar. Geleneklerin bu şekilsel ibadet ve kutlamalarını bir bardağa, dinin özünü oluşturan değerleri de bardağa konulan berrak, temiz suya benzetebiliriz. Bardak olmadan bu suyu, yani bu değerleri taşıyamazsınız. Bardak veya kap aynı zamanda bu berrak ve temiz suya bir şekil vermekte, ayrıca onu kirlenmekten ve dökülerek zayi olmaktan korumaktadır. Su, bardaktan bağımsız bir varlığa sahip olsa bile, o olmadan dökülür, kirlenir, akar gider ve sonunda yok olur. Diğer taraftan sıvı taşımak amacıyla imal edilmiş olan bir kap, taşıyacak bir içeriğe sahip değilse işlevsiz ve içeriksiz kalmıştır. Dinin ahlâkî ve değersel içeriğini yitirmiş görünürlüğü de işte sadece süs için tutulan kaplara benzer. Bunlar yetenekli sanatçıların elinden çıkmış kaplar olsa da gerçek işlevlerini yerine getirmemektedirler. İşte kimliğimizin ayrılmaz bir unsuru olan İslâm dininin sosyal görünürlüğü sembollerle, ibadetlerle ve dinî kutlamalarımızla sağlanmaktadır. Namazlarımız, oruçlarımız, kurbanlarımız, birbirimize dürüst ve adil davranışımızı, zayıflarımızı koruyup gözetmemizi, sağlar; kurbanımız, haccımız, toplumsal dayanışma ve adil davranma istencimizi artırır. Öyleyse dinin toplumsal görünürlüğü sadece bir görünürlükten ibaret değildir. Aynı zamanda bu, toplumun birliğinin bütünlüğünün ve toplum bireylerinin birbirleriyle kenetlenmesinin vaz geçilmez bir yoludur. Ayrıca bunlardan ayrı bir dinî geleneğin, kendi içeriğini koruması ve sürdürmesi mümkün değildir. Bu ise,kimliğimizin ve kültürümüzün bütünlüğü ile doğrudan ilişkilidir. Başka bir deyişle, toplumumuzun kimliğini koruyabilmesi, dinî geleneğimizin bu türden unsurlarını dolu bir içerikle sürdürebilmesi ve yaşatabilmesi ile doğrudan ilişkilidir.

Pozitivist yaklaşımın yeni yansımaları
Dinin böylesine vicdanlarla sınırlanabilir bir yapısı olduğunu düşünmek oldukça yanlıştır. Bunun olabileceğini düşünmek insanı ve toplumun tabiatını yeterince tanımamak anlamına gelir. Yukarıda kullandığımız su ve kap benzetmesini burada da kullanacak olursak; dinî yüce değerlerin toplumsal hayatta görünür kılınmadan sadece vicdanlarda yaşayabileceğini düşünmek, suyu onu taşıyacak bir araç olmadan taşımaya kalkışmaya benzer. Dinî değerlerin de kendilerini taşıyacak, koruyacak ve onlara bir şekil verecek kapları, bardakları yoksa onların yaşaması mümkün değildir. Belki bir süre hayatiyetlerini sürdürürler ancak, yerlerini bu araçlara sahip başka değerlere terk etmek zorunda kalırlar. Nitekim bunun örneklerini günümüzde sıkça görmekteyiz. Dinî değerleri vicdanında yaşattığı ve bu bakımdan kalplerinin temiz olduğu iddiasındaki kişilerin, bu iyi niyetlerine karşın zaman içinde söz konusu değerlerden başka değerleri benimsediklerini, ancak yine de bunların yüce ilke ve değerler olduğunu iddia edebildiklerini görüyoruz. Bu gerçekten de dinin formunu toplumsal hayatta silikleştirmeye ve giderek onu kendi içeriğinden yoksunlaştırmaya dönük bir tutum olacaktır. Bu ise, giderek milletimizin hayatiyeti için gerekli olan dinin gerçek şeklini ve içeriğini yitirmesine ve toplumumuz için gerçekleştirmesi gerekli işlevi yerine getirememesine neden olacaktır.

Akıl ve vahyi birlikte dikkate alan/kabul eden yaklaşımın pratik yansımaları
Aydınlanmanın sonucu olarak gelişen pozitivist dünya görüşü, bilgi üretirken insanın önceden elde ettiği her unsuru bir kenara bırakmasını öngördü. Bırakılması gereken unsurlar arasında, kültür, kültür içerisinde yer alan din, aile içinden getirilen değerler ve kişisel kabul ve değerler vb. sayılabilir. Pozitivist bilim anlayışına göre, bu unsurlar doğru bilgi elde etmenin önünde engel teşkil ediyordu. İşte bunlar bir kenara bırakılırsa insanın, saf ve doğru bilgiye ulaşabileceğine inanılıyordu. Çünkü bu görüşe göre, dinî ve kültürel veya öznel önyargılarla bilgi üretmeye girildiğinde üretilecek bilginin gerçek bilgi olamayacağı düşünülüyordu. Ancak XX. yüzyılın ortalarında yapılan felsefî tartışmalar ise, özellikle beşerî bilimlerde aslında insanın boş bir zihinle bilgi üretmesinin imkânsız olduğunu açıklıkla ortaya koydu. Felsefî çözümlemeler sonucunda, esasen çoğu batılı pozitivist bilim adamlarının da kendi kültürlerini, millî ve dinî kimliklerini bir kenara bırakamadıkları, onların ilham ettiği sorularla bilim ürettikleri ve bunları saf bilgi olarak başkalarına önerdikleri anlaşıldı. Öyleyse, biz bilgi üretirken her zaman belli sorunlarla, sorularla yola çıkıyoruz ve bunların cevabını aramak için bilgi üretiyoruz; bilim yapıyoruz. Bu sorunlar ve sorular ise, içinde yaşadığımız sosyal çevreden, o sosyal çevrenin kimlik unsurlarından kaynaklanan şeylerdir. Bunlar içinde de dinî değerler ve onun bilgisel temeli olan vahiy önemli bir yer tutmaktadır. Bilgi üretirken toplumumuzun dinî değerlerini göz ardı etmek ve hatta onlarla çatışmak en azından milletimizin kimlik değerlerini, dolayısıyla bütünlüğünü olumsuz bir noktaya sürükleyebilecek bir tutum olacaktır. Diğer taraftan dine ait içeriğin, hayatta ortaya çıkan yeni gelişmeleri dikkate alması da bir gerekliliktir. Bunun için de yeni akıl yürütmelere ihtiyaç oldukça açıktır. Dinî değerlerin, yeni gelişmeler ve durumlar karşısında yeniden yorumlanması ve bu yorumların toplumumuzun yaşantısına katılması, dinin bir kimlik unsuru olarak yaşaması için bir gerekliliktir. Bu bakımdan aklı ve vahyi birbirinden ayrı düşünmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

Pozitivist temelli olmayan bir çağdaşlaşma
Çağdaşlaşmayı, belli bir zaman dilimine ve coğrafyaya kısıtlamaksızın, içinde bulunduğumuz dünyayı doğru bir şekilde algılama ve onun sorunlarına en doğru çözümlerle karşılık verme yeteneği olarak tanımlayacak olursak, bu mümkün görünmektedir. Bu yetenek tabii belli bir altyapıyı gerekli kılar. Bu, dünya toplumları arasında en iyi eğitimli, kimliksel bütünlüğü tartışmasız, ekonomisi güçlü vb. bir yapı ortaya koyabilen toplumların başarabileceği bir durumdur. Milletimiz son seksen beş yıldır bunun mücadelesini vermektedir. Çabamız, “muasır medeniyetler”in de üzerine çıkarak gerçek anlamda kendi çağdaşlığımızı yaratabilmektir. Biz bunu toplumumuzun tarihten getirdiği değerleri ve kimliğimizi koruyarak başarmayı hedefliyoruz. Bunun en açık göstergesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde, Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdiği konumdur. Buradaki hedef, bizi önemli ölçüde biz yapan dinî değerlerle birlikte bize ait bir çağdaşlık oluşturmaktır. Diğer taraftan, pozitivizmin kültürü ve dini dışarıda bırakan bilgi anlayışının kapsayıcılıktan yoksun olduğu açıklıkla görülmüştür. Bu anlayışın insanı ve toplumu bütün özellikleriyle kuşatamadığı ve kimliklerde gerilimler ve parçalanmalar yarattığı ve toplumların ve milletlerin bütünlüğüne tehdit oluşturduğu esasen bugün çoktan anlaşılmış bir durumdur.