Makale

Mihraptaki Kadınlar

Mihraptaki Kadınlar

Prof. Dr. Ümit Meriç

Hazreti Meryem… “Mihrapta; hep kendine, Rabbi tarafından gönderilen turfanda meyveleri bulan” mübarek insan. Allah’ın Hz. Aişe gibi, masumiyetini tasdik ettiği iffet zirvesi. Kucağındaki bebeğinin, kundakta konuşarak annesinin masumiyetine şehadet ettiği teslimiyet abidesi.
Hazreti Meryem’in mihrabı, Kudüs’te, şimdi temelleri üzerinde Mescid-i Aksa’nın yükseldiği, Süleyman Mabedi’nde idi. Küçücük, mütevazı bir mihrap. Ama sonra onun adına gökkubbenin altında, yüzlerce, binlerce, on binlerce mabet inşa edildi. Asırlar boyunca, şapellerde, manastırlarda, kiliselerde, saraylarda, köylü kulübelerinde -ve sonunda müzelerde- ikonaları, resimleri sergilendi. Mikel-Anj, Roma’da Sen Pier Katedrali’nde yaptığı “Merhamet” heykelinde, Meryem Ana’ya, küçük yaşta kaybettiği annesinin çehresini verdi. Bir anne, bir peygamber annesi, bir mucize kadın… Sade kiliselerde mi? Hayır, hemen bütün camilerde, mihraba onun adı yazıldı. Kur’an’dan bir ayetti o, adı mihraplara yazılan kadındı. Allah’a en yakın olan kadın, cennet kadınlarının efendisi, Hristiyanların da, Müslümanların da Hz. Havva’dan sonra ikinci annesi.
Hacer validemiz bir cariye, bir köle. Genç yaşta ulü’l-azm bir peygamberden, Allah’ın izni ile bir başka peygamberi dünyaya getiren mübarek kadın. Yeri Bekke… Kara kara kayaların, soluk aldırmayan sıcağın, yalnızlığın, yapayalnızlığın çukuru. Hilkatten beri fışkırmayı bekleyen zemzemin bir çocuk topuğu ile fıskiye olduğu yer. Hacer validemizin yeri Kâbe’de, Hicr’in, o taştan, hayır o nurdan hilalin hemen altında. Oğlu İsmail ve daha nice peygamberle beraber, Allah’ın evini ziyarete gelen herkese selam veriyor. Her gün beş defa milyarlarca Müslüman’ın, Hakk’ın rızasına talip olduğu yerde duruyor. Hacer anne, Hak’tan gelene razı olduğu için, Hakk’ın rızasına talip olanların Kâbe’sinde, Kâbe’mizde kalıyor.
Küçük bir kız çocuğuyum. Annemin elinden tutup gidiyorum. Bazen Üsküdar’daki hamama, bazen hasta olunca Çocuk Evi’ne, bir de halamlar gelince bir tarafından koşarak çıkıp, öbür tarafından koşarak indiğim camiye. Annem anlatıyor: “Mihrimah Sultan, Padişah kızı imiş. İnsanları çok severmiş. Herkes okusun, ilim sahibi olsun istermiş. Onun için medrese (yani benim Çocuk Evi’mi) yaptırmış. Temizlik imandanmış, onun için benim oyun merdivenimle girilen caminin yanına bir de hamam yaptırmış. Bizden de bir tek “Fatiha” istemiş.” Küçük avuçlarımı, Rabbin rahmetine açıp, peltek peltek okuduğum Fatiha’yı bu masallardaki prenseslere benzeyen padişah kızına yolluyorum. Büyüdükçe anlıyorum ki, o da mihrabın kenarında durup, yolladığımız Fatihalarla şad oluyormuş.
Mihraptaki kadın… Meğer ne kadar çokmuş. İskelenin öbür tarafındaki camiyi yaptırıp, her bahar üstünde çiçekler açan Gülnuş Sultan, az ilerde gonca dudaklı Gülfem Hatun, sonra Aziz Mahmut Hüdayi’nin eşi, hem de Mihrimah Sultan’ın torunu Ayşe Sultan tepelerde yerinde yellerin esmediği, hâlâ bir sultanın saltanatının sürdüğü Atik Valide Külliyesi. Beylerbeyi’nde I. Abdülhamid’in annesi Rabia Sultan için yaptırdığı Sahil Sarayı değil, yüzyıllardır rahmet dalgalarının kıyısına vurduğu bir müminler sarayı. Çengelköy’de Kapı ağası Ahmet Ağa tarafından ölen anası Kerime Hatun adına yaptırdığı boğaz köyünün bir camii.
Ben büyüdükçe İstanbul büyüyor ve mihraptaki kadınlar çoğalıyor. Bezm-i Âlem Sultan Dolmabahçe’den el sallıyor; Turhan Valide Sultan Eminönü’nden. Zeynep Sultan Gülhane’den tebessüm ediyor, Pertevniyal Valide Sultan Aksaray’dan. Yedi Sofralı Sakine Hanım, 500 yıldır Topkapı’daki sofrasını günde yedi defa kurup kurup kaldırıyor; Kamer Hatun Yavuz’a süt veriyor; Canfeda Hatun Topkapı Sarayı’nın bahçesinde Kadir gecesinde secdeye varıyor. Velhasıl binlerce kadın, bugüne 300’ü kalan hayratında, kimi çeşmelerden su akıtıyor, kimi fakir kızların çeyizini düzüyor, kimi çocukları okula yolluyor, kimi hastaları tedavi ediyor, kimi suyolları döşetiyor. Ama hepsi de, hepsi de mihrapların yanında, Hz. Meryem ile Hacer validemizin bir adım arkasında, bizden bir tek hayır dua bekliyor.
Allah’ım! İstanbul’un, Anadolu’nun ve bütün bir İslam âleminin, Divriği’nin, Tercan’ın, Bursa’nın, Mardin’in, Edirne’nin, Bosna’nın, Kudüs’ün, Şam’ın, Mekke ve Medine’nin topraklarına değmiş olan bütün o hanım ellerini nur eyle, onların isimlerini kıyamete kadar hatırlanıp hayır dua ile anılmalarını nasip eyle, bir zamanlar onların nefeslerinin bir nesim-i nevbahar gibi esip geçtiği bu revaklarda, bizim gölgelerimiz dolaştıkça, onlara rahmet eyle. Bizi şehrimizin ve şehirlerimizin geçmişine bağlayan o nurdan kubbeler zincirini bir tesbih gibi birbirine ekleyerek, namazlardan sonra onları minnet ve hürmetle anmamızı nasip et. Bu yazıyı okuyan bütün hanımefendi kardeşlerimin de, asırlar boyunca hayırla anılmalarına vesile olacak ilim ve irfan müesseselerinin bir taşını ya da tuğlasını olsun, yeniden doğması için duaya durduğumuz medeniyetimizin temellerine koyma imkânına nail eyle. Türkiye’de, sadece ilim değil, irfan sahibi çocuklar yetiştirecek anneleri hazırlamayı da biz bugünün annelerinin boynunun borcu eyle!
Allah’ım! Kimi; üstünde ipek maşlah, başında mücevherlerle süslü murassa bir taç olan bir sultan, kimi yemeyip yediren giymeyip giydiren yedi sofralı Sakine hanım gibi bir gönül sultanı olsun, ahiretten tek bir melekler korosu hâlinde, omuz omuza verip bizlere
“Alan Sensin, veren Sensin, kılan Sen
Ne verdinse odur dahi, nemiz var?”
diyen bütün o mübarek hatun kişilerin hepsinden razı ol, onları ahirette Rasul-i Ekrem Efendimiz’e ve bütün peygamberlere ve evliyalara komşu eyle, bizleri dahi kelime-i şehadetle ahirete intikal ettikten sonra, arkamızdan hayırla anılmamıza vesile olacak güzellikler bırakan kullarının arasına dâhil eyle! Âmin!
Kabulü’n-niyaz, kabulu’d-dua
El-Fatiha maa’s-salâvat.