Makale

Camiyle Kadın Arasında Kırılgan Tecrübemiz

Camiyle Kadın Arasında Kırılgan Tecrübemiz

Yıldız Ramazanoğlu

2008’de Afrika’ya gitmek için Sarıhumma aşısı yaptırmak üzere Karaköy’deki Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü’ne gitmiştim. Karaköy Yeraltı Camii’nde sahabelerin medfun olduğu bir türbe var. Gerçi mezarlarının İstanbul’da olduğu söylenen 29 sahabeden hangilerine dair iddiaların doğru olduğu bilinemiyor. Fakat ben aşıdan sonra bir ihtimal, bir hayal de olsalar ziyaret etmek istedim ve camiye girip daha Fatihamı okumadan genç bir adam orada durmamamı, kadınların yolu tıkadığını söyledi kaşlarını çatarak. İkindi vakti geçmişti ve kimsecikler yoktu ortada ya neyse Amr bin As (r.a.)’ın huzurunda tartışmaya mahal vermemek için uzaklaştım oradan.
Eski bir Bizans kulesinden camiye dönüştürülen kadim yapıda kocaman bir mermer sütunun ardına durup dua etmeye başladım bir şevkle, kimseye bir zararım yoktu, hacmimi de oldukça küçültmüştüm şanlı saadetli geçmişin büyüklüğünü düşünerek. Orta yaşlı bir adam gelip burasının erkeklere ait olduğunu söylediğinde, namaz vakti değil, ziyaret yapıyorum diye cevapladım sükûnetimi koruyarak. Üçüncü bir adam gelip hanımefendi kadın yerine gidin dediğinde işaret edilen mahfile gidip namaz kılayım bari diye yöneldim ki ortada bir kafes. İnanılacak gibi değil biliyorum ama gördüğüm şey tahtadan kocaman bir kafesi andırıyordu gerçekten. İçerisi sıkışık vaziyette oturan, namaz kılan kadınlarla doluydu. Hâliyle camiden tamamen kopuk vaziyetteki bu tuhaf ve film sahnesi gibi çarpıcı ortamda insanlar konuşuyordu kısık sesle de olsa. Maneviyatın “M” si bile yoktu doğrusu. Birkaç gün sonra zor durumdaki Afrikalı kardeşlerinin yanına uçacak bir yolcu olarak içimi derin bir kötümserlik kaplamıştı. Bu aşağılanma hissiyle mekânı hemen terk etmeyi düşünürken bir başka adam kafesin kapısını destursuzca açarak ‘kesin sesinizi, ne biçim kadınlarsınız!’ mealinde hakaretler yağdırıp kapıyı yüzümüze çarptığında konuşmak için çıktım dışarı ama nafile. Adam kaybolmuştu. Caminin imamına bir mektup yazdım, dünya camilerinden güzel örnekleri zikrettim, eseflerimi bildirdim, imzamı attım ve kendisini bulup eline tutuşturdum. Açıkçası konuşacak hâlde değildim. Eminönü’ne kadar nasıl geldiğimi anlatmak istemiyorum.
Bir ramazan akşamı da Sibel Eraslan’la birlikte Sultanahmet Kitap Fuarından çıkmış ve akşam namazını kılmak için sadece birkaç turistin dolaştığı saatte camiye girmiştik. Gözden uzak bir kenarda, güzel bir avizenin altında namaza durmuştuk ki genç bir adam geldi ve namazımızı hemen bozmamız gerektiği, yoksa bizim için iyi olmayacağı, komiserin! bizi kameradan izlediği gibi tuhaf şeyler söylemeye, bize değecek kadar yakınımızda dikilmeye başladı. Yarı yaşımızdaki bir genç bizi küçük kız çocuklar gibi azarlama ve korkutma hakkını kendinde görebiliyordu.
Böyle sahneleri yazmakta zorlandığımız için hep erteleriz mevzuyu. Fakat geçen hafta tanık olduğum bir olay yüzünden artık bu davranışları görmezden gelmenin vebal yüklediğini düşündüm.
İş yerinde namazımı kılmaya niyetlenmişken yol, beni alıp Sofular caddesindeki 17. yüzyıl Bağdat valimizin yaptırdığı Kambur Kara Mustafa Paşa Camii’ne götürmüştü. Avluda bir hıçkırık. Ses daha camiye giremeden sol taraftaki perdeyle ayrılmış yerden geliyor. Bir evde çalışan, engelli iki çocuğu olan emekçi bir kadın. İşten çıkmış, perdeli yeri de görememiş, içeri girmeye cesaret bile edememiş, bakmış kimse yok, halı olan dış mekânda namaza durmuş. Camiden çıkan bir adamın ayakkabıları elinde gözünü kırpmadan ona bakarak başında dikilmesi, cahil kadın muamelesi yapması, sırf sana bunu söylemek için bekledim diye bir de ikram etmesi zoruna gitmiş işte. Hep okumak istemiş ama üvey annesi salmamış okula, okusaymış başka olurmuş her şey, gelen vuruyormuş, giden vuruyormuş, anlattı da anlattı.
Yaşadığım ve dinlediğim sayısız olay var bu ülkede cami ve kadınlarla ilgili. Kısaca geçmek istersek, Eminönü’nden Unkapanı’na giderken bir cami var, Yavuz Er Sinan Camii. Fatih zamanında yapılmış İstanbul’un en eski camilerinden biridir ve üst katında güzel bir alan olmasına rağmen caminin dış avlusundaki kapalı alan gösteriliyor kadınlara. Üvey anne-baba tarafından cezalandırılan çocuklar gibi ruhsuz bir yere gönderiliyor kadınlar. Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii’nin kadın yerinin boğuculuğunu gördükçe hem Mimar Sinan’ın hem de yaptıran sultanın ruhlarının acı çektiğini düşünüyorum doğrusu. Taksim’deki biricik caminin kadınlar için abdest alacak yeri olmaması mesela. Oysa binlerce genç kadın oraya muhtaç ve birahanelerin karşısında bir yere yönlendiriliyorlar ne yazık ki. Daha temizlik eşyalarıyla dolu veya çamaşır serili sıvaları dökülmüş baraka gibi mekânları saymıyorum bile.
Bu konuda Bursa Ulu Camii dünyanın en güzel örneklerinden olsa gerek. Paravanlar kadını korur, şefkatle muhafaza eder ama atmosferi doyasıya solumasına da imkân verir. Üst kattaki zarif bir tülle ayrılmış bölümüyle Orhangazi Camii, güzelim Muradiye Camii, Saraybosna’daki camilerin başta Başçarşı olmak üzere hemen hepsi, Gaziantep’teki birçok cami, İstanbul’dan Bağlarbaşı’ndaki Şakirin Camii, yine Diyarbakır’daki Ulu Camii hemen aklıma gelen yüzümüzü ağartan camiler.
Kahire’deki Amr ibn As Camii, kadın ve erkeklerin zarif, ince bir paravanla ayrıldığı yan yana durulan bir dikdörtgen cami. Şam’daki Emevi Camii’nde de kendinizi kadın erkek olmanın ötesinde bir can, değer verilen bir mümin olarak hissedebilirsiniz.
En çarpıcı tecrübeyi ise Mescid-i Aksa’da yaşadığımı söyleyebilirim. Hiçbir perde, bariyer, paravan yok ve birkaç saf bırakıp erkeklerin arkasında namaza duruyor Filistinli kadınlar. Hatta daha da ilginci bizim havsalamıza fazla gelecek olanı, mescitte bir köşede erkek hoca, talebelerini almış yüksek sesle ders yapıyor, biraz ötede birbirlerini görebilecek şekilde Filistinli bir kadın öğrencilerine Kur’an’ı tefsir ediyor ya da güncel bir mesele hakkında konuşma yapıyor. Seslerin, duaların, kardeşlik duygularının ve kurtuluş mücadelesinin birbirine karıştığı ulvi bir ortam. Türkiye gariptir, farklı tecrübeler içinden taassubu, kadına sürekli yerini bildirip izbe yerlere sürüklemeyi tercih eden ülkelerden. Bunun sebebi Batıyla çok travmatik bir şekilde karşılaşmanın yarattığı korunma duygusu olabilir. Sanırım Müslümanların bu ülkede kendine olan, kardeşliğe olan duyguları aşındı. Birilerinin değerleri koruması gerektiği, bunun için uygun olanın kadınları mümkün olabildiğince gözden ırak tutmak olduğu düşünüldü. Yoksa bir kadın bir camiye adım attığı anda sanki birilerinin özel mülküne, tahsisli alanına, şahsi hanesine tecavüz edilmiş gibi bu teyakkuz neden? Ve hiç atlamadan daima bir müdahale edenin bulunabilmesi. Bu müdahaleler asla yöneticiler ve görevliler tarafından gerçekleşmiyor. Hemen herkes kadınları görünce en zayıf halkayı yakalamış olmanın özgüveniyle tekdir etme! hakkını kendinde görebiliyor.
Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Görmez, bu konudaki duyarlılığıyla sanırım binlerce kadını ağlatmıştır. NTV’den Nilgün Balkaç’a verdiği söyleşide camilere gelen bütün başörtülü başı açık mümin kadınlardan özür dilemişti onlara ayrılan bu izbe, estetikten mahrum, camilerin tezyinatından, cemaatten ve imamdan uzak mahfiller için. Bu konudaki girişimlere, iyileştirme çalışmalarına destek vermek boynumuzun borcu.
Kadınların camiyle bir dargın bir barışık ilişkisi nasıl düzelecek? Bu durum İslam’ın ilk günlerindeki kardeşliğin ve toplumsal bilincin uzağında oluşumuzla ilgili. İslam’la Müslümanlar arasındaki mesafe zaman içinde olumsuz manada açıldıkça açıldı. Peygamberimizin, sınıfsal ve cinsiyetçi farkları ve üstünlükleri ortadan kaldırmaya matuf uygulamalarını hiçe saymakta ya da zaman içinde koşulların değiştiği vehmiyle onun ilkelerinin geçersizleşeceğine inanmakta bir beis görmüyor bazı insanlar. Kadınların vitrinlerden, caddelerden bir an uzaklaşıp camiye sığınıp namaz kılmalarından bu kadar telaşa kapılacak ne olabilir, tersine sevinç duymak, kardeşlerimiz gelmiş demek yerine...
Camilerle nice hatıraları var yeni kuşakların. Örneğin Taksim’e gelen dindar genç kızlar, işleri bitince Ağa Camii’ne kaçarlar, kalabalıktan buraya sığınırlar, eşarplarını düzeltir, sıcaktan kurtulup serinler, namaz kılar, Kur’an okur, ders çalışırlar, kitap okuyanlara, kitabını yastık yapıp uzananlara, gözlerini kapatıp düşünenlere rastlamak her zaman mümkün. Ruhunu alıp sığınacak bir yer arar insan vitrinlerin baskısından. Bazı genç kadınlar da evleri üniversitelerine uzak olanlar özellikle, buradan geçerken bir ara verip namaza geliyorlar. Onları görünce şükrediyorum bu iğvalarla dolu şehirde Rablerine koşabildikleri için.
Beşiktaş Fındıklı Camii’nde bir akşam namazı sonrası dualarını bitiren genç kızların namaz eteklerini başörtülerini çıkarıp çantalarına koymaları beni çok etkilemişti. Başörtülü olmayan nice genç kadınlar camilere namazını kılmaya geliyor. Burada mahfil camiden oldukça kopuktur mesela. İnsan minbere, genişliğe doğru bir adım atmak, görmek, dokunmak istiyor. Aynı akşam caminin içine yöneldiğimde Çinli ya da Koreli bir çiftle karşılaşmıştım. Birlikte secdeye gitmişlerdi. Onları uyaran hiç kimse yoktu, öyle özenmiştim ki, kubbenin altında, huşû ile. Çinli olmak varmış. Müslümanları mı taklit ediyorlar, İslam mı olmuşlar, yoksa başka bir inanca göre mi eğilmişler bilemedim ama derin bir trans hâlindeydiler.
Bebeğini emzirenler, kitap okuyanlar, Kur’an okuyanlar, Namaz kılanlar, klimanın önünde serinleyenler, cami avlusunda ya da yakınında buluşanlar, zamanın koşullarının gereği bunu yapıyorlar. ABD’de, Avrupa’da genç Müslümanların, öğrencilerin, her milletten insanın buluşma yeri mescitler. Bundan daha güzel bir randevulaşma olabilir mi? Bu cami neşesini, dayanışmayı, buluşmayı, selamlaşmayı, namaza gösterilen hassasiyeti desteklemek, çoğaltmak lazım, neden çoğaldı kadın cemaatin sayısı diye sızlanıp art niyet aramak yerine.
En iyi çözüm hareketli, zarif, hafif oymalı tahtadan, adam boyunu geçmeyen paravanlar olabilir. Medeni ortamlarda bunlara da gerek yok, Peygamberimizin zamanındaki gibi bariyersiz olabilir. İkisi de kardeşane tercihlerdir duruma göre. Kadınlar üst kattaysa bir de perde gerekmez zaten herkes örtülü. Bu konuda medeniyetimizin bir nişanesi olarak usul ve üslup birliği olmalı ve şu dünyadan gelip geçerken birkaç dakika namaz için konakladığımız yerlerde olsun her türlü ayrımcılıktan, ast-üst ilişkisinden, vesayetten, hükümranlıktan, ayrımcılıktan, kabalıktan uzak durabilmeliyiz.
Günümüzde küresel eşitsizliğe, haksızlıklara, yoksulluklara, adaletsizliklere karşı bir imkân olarak İslam’ın ileri sürülebileceğine inanıyorsak, kadın mahfilleri, önemli bir imtihan ve işaret yeri.