Makale

Dostluğa Açılan Kapı Tevhit

DOSTLUĞA AÇILAN KAPI TEVHİT

Doç. Dr. Adnan Aslan
İSAM

Şirkin en büyük günah olduğuna, Allah’ın bütün günahları affettiği halde şirki affetmediğine inanır fakat anlamakta güçlük çekerdim. Şirk bir inanç, bir kanaat, iradenin zihnî bir fiilidir. Bu neden insanoğlunun yapıp-ettiği büyük kötülüklerden, insan öldürmekten, zülm ve işkence etmekten, hırsızlıktan daha büyük bir günah olsun. Kendi halinde kimseye bir zararı olmayan hatta insanlara elinden geldiği kadar iyilik yapan putperest ya da günümüzdeki çok bulunur haliyle ateist, neden eli bıçaklı katilden, insanlara işkence etmekten zevk alan zalimden daha günahkar ve daha kötü olsun. Bütün bunları tam anlamakta güçlük çekerdim. Fakat ne zamanki şirkin varlığa bir ihanet, bir yabancılaşma, olanı olduğu gibi tanımayan bir zülüm hem de en büyük zülüm olduğunu idrak ettim, o zaman şirkin neden en büyük günah olduğunu anlar hale geldim.

Küfür Allah’ı tanımama veya inkâr etmek, şirk ise Allah’ın eşi ve ortağı olduğunu iddia etmektir. Bu inançlar sadece metafizik bir kanaat olmadan öte, aynı zamanda insanın önce kendisiyle, sonra içinde yaşadığı toplumla, tabiatla ve Tanrı’yla ilişkisini bozan, tarumar eden bir hal, bir durumdur. Bu sebeple müşrik ve kafirin en mümeyyiz vasfı cehaletidir. İsterse günümüz standartlarına göre başarılı bir ilim adamı olsun; sahasında ya da mesleğinde önemli bir yeri bulunsun veya ciltlerce kitap okusun fark etmez, yine de cahildir. Zira en iyi bilinmesi gereken şeyi kendini ve nefsini bilmemektedir. Kendine yabancıdır. Kendini, nefsini bilmeyen nasıl Rabb’ını bilir. İç huzuru ve iç bütünlüğünü sağlayamamış, iç dünyasının derinliklerinde daima bir çatışma ve daima bir kavga bulunan bu insan, küpün içindekini dışarı sızdıracak, içindeki problemi topluma yansıtmadan edemeyecektir. Bu çatışma, dışarı bazen bir cinayet, bazen zülüm bazen hırsızlık olarak yansıyacaktır. İnsanın küfür ve şirkle yaşadığı bu iç çatışma, bazen de insanların kafaları karıştıran bir fikir, bir ideoloji ya da insanların kalplerini kasvetle dolduran, iç çatışmayı büyüten, insanı varlıktan ayıran bir sanat olarak karşımıza çıkacaktır.

Küfür ve şirk insanı sadece kendine değil aynı zamanda tabiata çevreye yabancılaştıran bir haldir. Yemyeşil ağaçlar, cıvıl cıvıl kuşlar, masmavi gökyüzü, uçsuz bucaksız yıldızlar galaksiler, sonu görünmeyen okyanuslar, denizler, yağmurlar-yaşlar karlar-kışlar gördüğümüz ve göremediğimiz bütün kainat bir müşrik ya da kafir için anlamsız ve boştur. Anlamsız ve boş bir dünyada yaşamak çok ağır olmalı. Bu insan tabiatla, insanlarla kendi varlığı arasında bir birlik ve bütünlük bulamayacak kendini yabancı ve yapayalnız kalabalıklar içinde terkedilmiş hissedecektir. Tabiata yabancı olan, varlığı ile tabiat arasında bir bağ, bir alaka kuramayan, nefsini ve Rabb’ını tanımayan bu insanın, tabiatı ve çevreyi kirletmekte ne kadar pervasız olduğuna çağımız en iyi şahittir. Modern insan çevreye hırsını, hakimiyet duygusunu, içindeki çatışmayı yani boşluğu, çölü boca etmiştir. Etraf çölleşti. Nietzsche’nin dediği gibi çöl büyüdü, rahmet yağmaz, ırmaklar akmaz, çaylar coşmaz ve göller köpürmez olur. Aslında büyüyen çöl içimizdedir kendi varlığımızın derinliklerinde. Biz çölleşmenin sebeplerini iklim değişiminde, buzulların erimesinde, atmosferdeki gaz yoğunluğunun artmasında veya azalmasında, yani afakta arıyoruz. Halbuki çölleşmenin sebepleri kendi içimizdedir. Küfürle, şirkle kendi iç derinliklerindeki insicamı ve bütünlüğü bozmuş, kendine, tabiata ve Tanrı’ya yabancılaşmış olan insandır bütün bunların sebebi. Önce onu, onun iç dünyasını iman ve inançla yeşertmek lazım. Bakın o zaman nasıl yeşeriyor her yer.

Küfür ve şirk varlığa ihanet, bir yabancılaşma ise, ki öyledir, tevhit de insanın önce Allah’la sonra insanın kendisiyle, daha sonra içinde yaşadığı toplumla, en sonunda da tabiatla, çevreyle tanışma, kaynaşma ve dost olmanın yoludur. Bu sebeple tevhit dostluğa açılan kapıdır.

Tevhit Allah’ı tanımadır. Ondan başka ilah, ona eş ve ortak olmadığını itiraf ve ilândır. Allah’ı tanıma her şeyin dışında kendi başına var olan bir metafizik gücü tanıma değildir. Allah’ı tanıma bir bakıma insanın kendini tanıması, ne olduğunu bu dünyaya niçin geldiğini ve nasıl bir hayat süreceğini ve bu dünyadan göçtükten sonra nelerle karşılaşacağını bilmesidir. İman insan hayatına anlam ve gaye verir. Anlamsız ve gayesiz hayat taşınması ağır bir yüktür. Allah’ı tanıma bir bakıma her şeyi yerinde görme ve tanımadır. Yerini ve konumunu bilen, Rabb’ın tekvini ve tedvini kitabında ilan ettiği metafizik ilkeler muvacehesince hareket eden insan nefsiyle, tabiatla ve Tanrıyla öç alırcasına mücadele etmeyi bırakacak, tevazu ve merhametle etrafına bakacak ve herkesle ve her şeyle dost olacaktır. İnsan, dünyaya atılmış kendi varlığını kendi fiilleriyle oluşturan, herkese ve her şeye yabancı bir derbeder değildir. Artık onun bir sahibi var. Kimsesiz ve sahipsiz değil. Kâinat ve kaderinde sahibi olan o Yüce Varlık ona güveneni, ona tevekkül edeni hiçbir zaman yalnız ve kimsesiz bırakmayacaktır.

Tevhit, Allah’ı tanıma insanın inanç yoluyla varlığını Tanrı’nın varlığına bağlamasıdır. İman bu anlamda insanı herkese ve her şeye bağlayan bir bağdır. İnsan inançla Tanrı’ya bağlanır, onu sever, onu yar ve yardımcı bilir. En sağlam bağ, en derin ve samimi bağlılık Allah’a olan bağlılıktır. Bütün bağların koptuğu an, insanın terk edildiği ve yalnız bırakıldığı, ihanete uğradığı, kaybettiği, felaketlerle karşı karşıya kaldığı zaman, sığınacağı tek melce, tek sığınak imanıdır. İmanda yeniden dirilecek, kaybolan bütün bağları yeniden kuracaktır.

İnsan imanla sadece Allah’a değil aynı zamanda ailesine de bağlanır. Kan ve sıhriyet de bir bağdır ve fakat modern toplum ve hayat şartları bu bağı fevkalâde zayıflatmıştır. Aileler küçülmüş, aile arasındaki ilişkiler zayıflamış, evlât babasına yabacılaşmış, çocuklar ve yaşlılar ilgisizlikle ihmal ve terk edilmişler. İman bağı kan bağını zayıflatmaz aksine güçlendirir. İnanan insan ailesine daha bağlı, yaşlı ve çocuklarına daha merhametli ve şefkatli olacaktır. Tevhit ve iman aile içinde de dostluğun ve merhametin kapısı olmaktadır. İman aynı zamanda insanı komşusuna, içinde yaşadığı topluma, İslâm ümmetine ve en geniş haliyle insanlığa bağlayan bir bağdır. Komşunu seveceksin, ona merhamet göstereceksin. Neden? Allah ve onun Rasûlü istediği için. İman işte insana böyle sorumluluk yüklemektedir. Bütün bunların ötesinde din kardeşliği bir Müslüman’ın kendini dünya toplumu ve bir dünya vatandaşı yapmanın en doğal ve en etkin yoludur. Bu durumda tevhit bir din kardeşliği bağı, aynı zamanda bir eşitlik ilkesidir. İmanda ve iman kardeşliğinde siyahın beyazdan, zenginin fakirden ve efendinin köleden farkı yok. Herkes bir tarağın dişleri gibi eşit, üstünlük sadece takvada. Dünyanın neresinde olursa olsun, insanın bir mümin kardeşiyle hemen dost olması bundandır. İşte bu sebeple tevhit dostluğa açılan kapıdır.

İman bizi başka toplumlardan ayıran bir ilke değil midir? O nasıl oluyor da aynı zamanda bizi diğer toplumlara bağlayan bir bağ olabiliyor? İmanın bahşettiği müsamaha ile İslam toplumları, Yahudi, Hristiyan ve hatta Budist ve Hinduları dahi kendi yaşam alanlarına, toplumsal birlikteliklerine entegre etmeyi başarabilmiştir. Tarihte ehli kitap, Müslüman toplumların içinde yaşamışlar ve varlıklarını devam ettirebilmişlerdir. Eğer şu an dünyada Yahudilik ve Yahudiler varsa, bu İslâm’ın müsamahasıyla mümkün olmuştur. Ehli kitabın dışında bulunan diğer bütün insanlar bizim âdemiyette kardeşlerimizdir. Onlarla insanlık ortak paydasını paylaşırız. Müslüman merhamet insanıdır. İnsanlara, hayvanlara ve bütün mahlukata daima merhametli olma durumundadır. İnsan olmak bakımından herkes, siyah beyaz, Müslüman, gayrimüslim, inançlı inançsız herkes Müslüman’ın merhametinin, şefkatinin muhatabıdır. Bu rahmet ve şefkat bağı, Müslümanları diğer bütün toplumlara, insanlığa bağlayan önemli bir bağdır.

Tevhit insanın kendine, Allah’a, insana ve kâinata açılan bir dostluk kapısıdır ve mümini Allah’a, ailesine, komşusuna, yaşadığı topluma ve nihayetinde insanlığa bağlayan bir bağ ve bir bağlılıktır.

Müslüman merhamet insanıdır. İnsanlara, hayvanlara ve bütün mahlukata daima merhametli olma durumundadır. İnsan olmak bakımından herkes, siyah beyaz, Müslüman, gayrimüslim, inançlı inançsız herkes Müslüman’ın merhametinin, şefkatinin muhatabıdır. Bu rahmet ve şefkat bağı, Müslümanları diğer bütün toplumlara, insanlığa bağlayan önemli bir bağdır.