Makale

Kur'an'ın Tevhit Felsefesi

Kur’an’ın
Tevhit Felsefesi

Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün
Ankara Üniv. İlâhiyat Fak.

Dinin çekirdeği ve ruhu olarak tevhit
Tevhit, inanca ve inancın sistematik yapısına rengini veren en temel dinî ilkedir. Allah kavramı etrafında örülen bir hayat görüşü ve yaşam tarzının çekirdeğinde tevhit kavramı yatmaktadır. Dinin içindeki bütün diğer unsurlar, tevhidin bozulması veya yok olmasıyla bozulmakta ve yok olmakta; tevhidin varlığıyla da varlık bulmakta ve canlılıklarını devam ettirebilmektedir. Tevhit, başta Allah’ın birliği olmak üzere, dinlerin köken olarak birliği, insanların ve insanlığın birliği, üzerinde uzlaşılacak kök kavramların birliği, insanlığın aşması gereken ortak problemlerin birliği gibi geniş bir yelpazede kendini göstermektedir. Allah’ı bütün insanların tanrısı olarak sunma, hayatı Allah’ın bütün insanlara ortak bahşedişi olarak görme gibi noktalarda son din olma formuyla İslâm ana karakterini bu tevhit görüşünden almaktadır:

“O, doğunun ve batının Rabbidir; O’ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse sadece O’nun himayesine sığın.” (Müzzemmil, 9)

Allah’ın, tarihin bir kesitine müdahalesi olarak görebileceğimiz peygamber göndermenin arkasındaki temel sebep de, tevhidi yeniden aslî formuna kavuşturma ve bu aslî formun tahrif edilmesiyle varlık tasavvurunda ortaya çıkan her türlü tahribi de yeniden düzeltmedir. Bu yönüyle İslâm dininde mutlak formuna kavuşan tevhit, o ana kadar yapılan hem semavî dinlerdeki hem de diğerlerindeki her türlü hatalı vurguyu yeniden düzeltme iddiası sebebiyle en kapsamlı onarım ve dini halis/katışıksız formuna kavuşturma hareketi olarak görülebilir. İslâm dininin temeli durumundaki tevhit akidesini en özlü biçimde ifadelendiren Kur’an suresi, bu özelliğinden dolayı, ‘İhlâs’ olarak adlandırılmıştır.

Evrendeki bütün inançlara ve değerlere sinen, sembol ve pratiklere anlamını veren kuşatıcı bir tevhit düşüncesi, ancak bütün sebepleri tek bir sebebe bağlayabilen zihinle gerçekleşebilir. Bu anlamda tevhit, insanın zihinsel gelişim bakımından ulaşabileceği en zirve anlayış görünümündedir. Sadece gördüğüne inanan ve ilk değerlendirmeleri her zaman yüzeysel olan ilk dönemlerdeki insan zihninin tekâmül ederek ulaştığı bir anlayış seviyesidir. Evrende olup biten her şeyi kanun ve kurallarıyla tek bir kudretin iradesine bağlayabilmek, her zihnin yapabileceği bir şey değildir. Bunun için insan zihninin bunu kavrayabilecek bir gelişim seyrini tamamlaması gerekiyordu. Allah’ın birliğinin vurgulandığı “İlâhınız tek bir Allah’tır. O’ndan başka ilâh yoktur. O rahman ve rahimdir” (Bakara, 163) ayetini takip eden pasajda altı çizilenler bu durumu göstermektedir.

Görünen fizikî âlemin ötesine geçip, her şeyin temeline melekûtun (hükümranlık ve nizam) temeline Allah’ı yerleştirebilmeyi başarabilme anlamındaki bu muvahhit insan zihninin gelişim seyri Kur’an’da İbrahim peygamberin kişiliğinde temsil edilmektedir:

“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun. Üzerine gece karanlığı basınca bir yıldız gördü. “İşte Rabbim!” dedi. Yıldız batınca da, “Ben öyle batanları sevmem” dedi. Ay doğarken görünce de, “İşte Rabbim” dedi. Ay da batınca, “Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse mutlaka ben de sapıklardan olurum” dedi. Güneşi doğarken görünce de, “İşte benim Rabbim! Bu daha büyük” dedi. O da batınca, “Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” dedi. “Ben hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (En’am, 75-79)

Böylece tevhit bağlamında, Allah’ın âlemde kendinden başka bir ilâh olmadığına dair ifadeleri, salt birer iddia olmanın ötesine taşınmakta, göklerdeki ve yerdeki her türlü hakimiyetini bu birliğin temeline yerleştirilmektedir:

“Allah, kendisinden başka tanrı olmayandır; O hayydir, kayyumdur... Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur…” (Bakara, 255)

Karmaşık bir dünyayı ve bütün varlıkları tek bir ilâhın idare edeceğini akıllarına sığdıramayan putperest Araplar, Hz. Muhammed için, “Ne o, tanrıları bire mi indirdi?” (Sad, 5) derken de aynı ilkel zihniyeti temsil ediyorlardı.

Putperestliğin ve şirkin karşıtı olarak tevhit
Kur’an, evrende varolmakta olan her şeyi tek bir varlığa bağlamak suretiyle, iyiliğin kaynağını bir ilâha, kötülüğünkini ise bir başkasına atfeden yahut yaratan ve yarattığının devamını sağlayacak kudret ve inayete sahip bir varlık olarak Allah fikrine sahip olmakla birlikte, ona götürecek başka aracı varlıkların peşine de düşen her türlü putperest tezahürü yıkmaktadır. Kur’an, Tek Allah’ın dışında herhangi bir varlığa, O’na denk bir bağlılıkla bağlanmayı putperestlik olarak görmekte ve şu ayette işaret edildiği gibi bu insan tiplerini kınamakta ve onları karanlıklarda kalan körler olarak adlandırmaktadır:

“…Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” O halde de ki: “Onu bırakıp da kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?” De ki: “Körle gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?” Yoksa O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O, birdir, karşı durulamaz güç sahibidir.” (Ra’d, 16)

Zihnini ve düşünme biçimini mutlak kudret sahibi olan ve yaratmasında ve yarattıklarının hayatlarını idame ettirmelerinde onlara rahman ve rahim isimleriyle eşlik eden Tek bir varlık fikri etrafında ören mümin insan, bunun arkasından böyle bir inanmanın gerektirdiği davranış tarzlarını da geliştirecektir. Tek bir ilâhın kabulünün hemen ardından, insanın kendinden daha yüce ve üstün bir varlıkla ilişkisine rengini veren bağlılık, bağlanma, şükretme, vefa, minnettarlık, vb. duygular geliştirilmektedir:

Tevhit, her şeyden önce, mutlak kudret sahibi bir varlığa teslimiyette kendini gösteren zihinsel bir olgunluk demektir. Bu da, Allah’a verdiğimiz her türlü üstün niteliği ve O’na gösterdiğimiz bağlılığı, O’nun dışındakilere de yönlendirme durumunun adı olan şirkin zihinlerden temizlenmesi demektir.

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar) rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı rab edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emr olundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (Tevbe, 31)

“Ölümünüzde diriminizde bir beyyine üzerine olsun” (Enfal, 42) diyen Kur’an, imanını ve yaşamını böyle bir delillendirmeye dayandırmayan ve böylece kesinlik fikrine ulaşamayan insanların imanına bir değer atfetmemekte, pamuk ipliğine bağlı böyle bir imanın onların susuzluklarını dindirmeyeceğini beyan etmektedir:


“Gerçek dua ancak O’nadır. O’ndan başka yalvardıkları ise onların isteklerine ancak, ağzına ulaşmayacağı halde, ulaşsın diye avuçlarını suya uzatan kimsenin isteğine suyun cevap verdiği kadar cevap verirler. Kâfirlerin duası daima boşa çıkar.” (Ra’d, 14)
Aynı şekilde, Allah’ın yanında başka ilâhlar edinmek, ve insan kişiliğini aşağılayacak şekilde onlara bağlanmak ve tapınmak, Allah’ın insana verdiği üstün konumun ve emanetin reddinden ve kötüye kullanımından başka bir şey de değildir.

Değerlerin kaynağı olarak tevhit
Dinin resmettiği hakikatin zemin kaybetmesi ve bunun yerine insanların heva ve heveslerinin ikame edilmesi, tevhit bağlamında karşılaşılabilecek en büyük risklerdendir. Bu, Kur’an’ın ‘hevayı tanrı edinme’, Hz. Muhammed’in de ‘gizli şirk’ olarak adlandırdığı bir durumdur. Aşağıdaki Kur’an pasajı, müminlerden Rablerine kulluk ederken O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarını isterken, kulluk yaparken bile insanların nasıl Allah’a ortak koşma durumuna düşebileceklerine işarette bulunmaktadır:

“De ki: “Doğrusu, ben de ancak sizin gibi bir insanım. Ama, tanrınızın tek bir tanrı olduğu bana vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse, yararlı iş işlesin ve rabbine kulluk ederken hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf, 110)

Bu putperestlik durumu kendini, çoğu zaman da, yaygınlık kazanan ve standartlaşan yanlış davranış biçimlerine, bunların doğruluklarını ve fıtrata uygunluklarını hiçbir şekilde sorgulamadan tabi olma şeklinde kendini gösterebilir. Kur’an’da bunun altı şöyle çizilmektedir:

“Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye sorulduğunda, “Biz de batıla dalanlarla birlikte dalıyorduk” derler.” (Müddessir, 42, 45)

“De ki: “Kötü şeylerin çokluğu seni şaşırtsa da, kötü ile iyi eşit olamaz....” (Mâide, 100)

Güzellik, iyilik, adalet, doğruluk gibi hayatın üzerinde durduğu değerlerdeki aşırı göreceliğin getireceği tartışma ve çatışmaları ortadan kaldırmanın yolu bunların kaynağını Bir’e bağlamaktan geçer. Üstelik bütünüyle insana yahut sosyal matrise bağlanan değerler, sosyal olan her şey gibi geçicidir. Hayatın devamlılığını, özelliği geçicilik olmayan bir kaynağa bağlamak daha tutarlıdır; aksi takdirde anlamsızlığın uçurumundan, nihilizmden insanları hiçbir şey kurtaramaz. Bu anlamda tanrı bu teklik niteliğiyle hem varlığın hem de değerlerin merkezinde durmaktadır. Bu varlık ve değer merkeziyle irtibatın koparılması, insan trajedyasının da başlangıcı olmaktadır.

İnsanın kendine bir ideal koyması ve bütün kanunlarını, zevklerini, haklarını bu idealden çıkarmaya kalkması belki de tarihin gördüğü en büyük insan sapmalarından biri olarak görülmelidir. Zira bu ideal içerisinde zevklerin, hakların sınırı belirsizdir ve bu sınırsız arzuların güdümüne giren insanın yarattığı dünyanın tarihi de savaşların, tahakkümlerin, açlıkların, sefaletlerin dünyası olagelmiştir. Hem zihinsel hem de bu zihne alet olarak iş görecek teknolojik aygıtlardaki bütün gelişmişliğine rağmen, insanın binlerce yıldır aktif özne olarak rol aldığı dünya sahnesi hâlâ, insanca bir yaşam alanına evirilememiştir. Böyle bir tekâmülün gerçekleşememesi, bu ‘ortak’ üst değerler kavramının altının oyulması ve insanlar arasında ‘ortak bir kelime’ (Al-i İmran, 64) arayışı idealinin parçalanmış olmasından kaynaklanmaktadır.

Farklı ümmetlerin aralarındaki ilişkileri düzenlemede farklı yol tutmaları, ahlâkî ilkelerde bir temele dayanmalarına engel değildir. İnsanın temel ontik yapısına dayanan ve Allah’ın doğuştan bu fıtrata neyin iyi neyin de kötü olduğunu yerleştirmiş olmasına yaslanan (Şems, 8) ahlâk temeli, bütün insanlarda ortaktır. Bu anlamda yerel bir ahlâktan bahsedilemez. Haksızlık, her yerde haksızlıktır, zulüm her yerde zulümdür, iyilik de her yerde iyiliktir. Bu kavramların yerel olarak farklı tanımlanması, onlara temel özelliklerini veren ‘iyi ve kötü’ nitelikleri bir kaymaya uğramadığı sürece, bu durumu ortadan kaldırmaz.

Evrendeki düzenin ve yaşamın garantisi olarak tevhit
Kur’an’ın resmettiği Allah, âlemde var olan ve var olmakta olan her şeyin anahtar kavramı olarak öne çıkarılmaktadır. Allah; mutlak kudret sahibi, her şeyi bilen, adil, dünyaların rabbi, yeri ve gökleri nizam ve düzenlerini vererek yaratan, ölümün ve hayatın var edeni, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan, gücüne karşı konulamaz, hesapları hızlıca gören, herkesin yapıp ettiklerini zerre miktarınca olanlarına kadar bilen, hükümran ve kutsal olan varlıktır. Bütün kullarının koruyanı, yetimlerin sığınağı, yolunu şaşıranların yolunu aydınlatanı, acıların dindireni, mahrumların dostu, acılı olana teselli veren O’dur. Cömert olan, hep veren ama hiç almayan, yarattığı düzen boşluk kabul etmeyen (samed), bağışlayan, merhamet sahibi de yine O’dur.

Kozmosda her şey için bir ölçü konulmuş olması, (Talak, 3; Kamer, 49; Furkan, 2; A’la, 3) kâinatta ince ayar yürüyen nizam ve düzen, her şeye tek bir kudretin hâkim olduğunu göstermektedir. Varlığı oluşturan bütün yapı parçaları, küçüğünden büyüğüne kadar, birbirini destekleyen bir tarzda çalışmaktadır. Organik büyük bir varlık şeklinde varlığını devam ettiren âlem bu yapısıyla hem kudret sahibi bir varlığı göstermekte hem de bütün bu plânlamaların tek bir varlığa dayandığına işaret etmektedir. Kâinatın başlangıcında gaz halinde bulunan maddelerin, kendi aralarında gruplaşarak yıldızları meydana getirmemeleri ihtimali getirmeleri ihtimalinden çok daha yüksekti, ama durum bunun tersi olarak gerçekleşmiştir. Tek başına bu örnek bile, evrendeki inayeti, lütfu ve evrenin kendi başına bırakılmamış olduğunu gösterir. Varlık halindeki her şey, bir hikmetle ayarlanmış, yeryüzünde hayatın gerçekleşmesi için hizmete konulmuştur. Bunların olmama ihtimalinin olma ihtimalinden daha yüksek olmasına rağmen, bütün bunların var olması, her şeyde aynı ve tek elin aktif olduğunu göstermektedir. Varlıklar âlemindeki bu düzen ve gayelilik, insan hayatına yönelik bir iradeyi göstermektedir. Evrendeki her şeyin birbirinden haberdar bir şekilde organik bir bütünün varlığını devam ettirmesi için sürekli işbirliği içinde çalışıyor olmaları da bu ‘tek’ elin varlığıyla ilgilidir. Âleme bu düzeni veren iradenin tek değil de birden çok olması, bu düzenin, gayeliliğin ve varlık parçaları arasındaki işbirliğinin (kozmos) ortadan kaybolması (kaos), bütün varlğın da yok olup gitmesi anlamına gelirdi. Kur’an bunu sistemli bir delil mantığı içinde insanlara sunmaktadır:

“Eğer yerde, gökte Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın sahibi olan Allah, insanların O’na yükledikleri niteliklerden yücedir.” (Enbiyâ, 22)
“De ki: Eğer, onların dedikleri gibi Allah’la beraber tanrılar bulunsaydı, o durumda hepsi arşın sahibi olmaya çalışırlardı.” (İsrâ, 42)
“Allah çocuk edinmemiştir. O’nun yanında hiçbir tanrı da yoktur, olsaydı, her tanrı kendi yarattığına sahip çıkar ve birbirinden üstün olmaya çalışırlardı. Allah onların nitelendirmelerinden yücedir.” (Mü’minun, 91)
“Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; size gökten ve yerden rızık veren Allah’tan başka bir yaratan mı var? O’ndan başka tanrı yoktur...” (Fâtır, 3)
Âlemde yaratılmış bütün unsurlar arasında bir çatışma ve ayrışma değil de işbirliği olması, kozmosdaki her şeyin bir sonuç olduğu kadar başka şeylere sebep olarak düzenlenmiş olması, vs. tek bir varlığı göstermektedir. Allah’ın Kayyûm olarak isimlendirilişi de bu gerçeği yansıtmaktadır. El-Kayyûm, yaratıkların gerçekleştirecekleri işlerin dirlik ve düzenini, işleme biçimini koyan; düzenli birlikteliği sonuçta bir değer yaratacak şekilde kanuna bağlayan; kendi kurduğu düzeni kendi ayakları üstünde durmasını sağlayacak kadar değerlerle donatan, demektir.

İnsanlığın birliğinin kaynağı olarak tevhit
Tevhit temelinde, İslâm dininin temel yapı taşlarından ve ayırt edici özelliklerinden biri, hem tanrısını hem de gönderdiği ilâhi kitabı kendi tekeline almamış olmasıdır. İslâm’ın tanrısı bütün insanların tanrısı, kitabı da bütün insanların kitabıdır. Kur’an’daki “Ey inananlar!” hitabının yanında, “Ey insanlar!” hitabının varlığı da bunu göstermektedir. Bu kucaklayıcı felsefe yerellikten kurtulmanın ve kucaklayıcı bir dünya görüşü sunmanın da temelini oluşturur. Bu evrenselci anlayışın ve bunun temelinde yatan birlik fikrinin belirgin bir şekilde temsil edildiği ayet-i kerimelerden biri şudur:
“Kim bir insanı kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur, kim de bir insanı öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibi olur.” (Maide, 32)

Kur’an ayetlerinin büyük bir kısmının, insanların tanrı kavramını anlama ve anlamlandırmalarında temel rol oynayan, ama büyük bir tahrife uğrayan kavramları yeniden asli haline kavuşturma amacında olduğu düşünüldüğünde, insanlığın temel kavramlarının tahrifine bağlı olarak parçalanmış halinin Kur’an’da yeniden bütünlenmeye çalışıldığı görülecektir.

Dinlerin de insanlığın birliğini parçalama aygıtları olarak kullanımına karşı Kur’an’ın yine İbrahim figürünü öne çıkardığını görmekteyiz. Hz. İbrahim’i Yahudi ve Hristiyan kimlikleri altında mütalâa etmeye çalışan tekelci zihniyete karşı onun “dosdoğru/hanif’ kişiliği öne çıkarılmaktadır:
“Sonra da sana: “Doğru yola yönelerek İbrahim’in dinine uy! O müşriklerden değildi” diye vahyettik.” (Nahl, 123)
“İbrahim, ne Yahudi, ne de Hristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan, dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.” (Al-i İmran, 67)
Varlıklardaki birlik fikrinin temeli olarak tevhit

Allah’ın hakîm ismi (plânsız hareket etmek anlamındaki sefeh’in karşıtı olarak), âlemi bir plân dahilinde yarattığını ve alemde işleyen sürecin de bu plâna göre yürüdüğünü ifade etmektedir. Bu plânın parçaları durumundaki varlığın ve bu varlığı bir bütün olarak temsil eden olayların ortak bir hedefe gitmesi ve belirlenen üstün iyiyi oluşturması, varlığını tek bir kaynağa bağlı olmasına borçludur. Olayların ve varlıkların birbirine bağlı oluşu, varlıkların bir bütün olarak ortak bir hedefe (telos) yönlendirildiklerini gösterir. Bütün varlığa sinen bu ‘birlik’, tek bir plânlayıcı fikrini besler. Buna tabiattaki gayeyi (Telos) örnek vermek mümkündür. (Tabiattaki telos’u şu örnekle açıklamak mümkündür: Bir araba fabrikasında arabanın her bir parçası ayrı ayrı yapılmaktadır. Fabrikanın bir köşesinde şanzıman, bir başka köşesinde motor, bir başka yerinde ise başka bir aparatı üretilmektedir. Ancak bütün bu parçaları yapanların bir gayesi vardır ve herkes bu gayeye odaklanmıştır. O da; hareket eden bir araba meydana getirmektir. “Hareket eden bir araba” fikri, bütün bu hareketliliği motive eden telos’tur ve fabrikadaki bütün plânlamaları ve faaliyetleri anlamlı kılan da budur.) Bir ağacın yetişebilmesi için bütün varlıklar (güneş, yağmur, toprak, vs.) işbirliği yapar, birlik içinde davranır ve ortak amaca odaklanır. Bu anlamda varlığın birliği fikri, hem dinlerin hem de bilimin vurguladığı bir noktadır. Kur’an tanrının birliğini bütün birlik fikirlerinin temeline koyar:
“Şayet Allah’tan başka tanrılar olsaydı yer ve gökler bozulur giderdi.” (Enbiya, 22)
Birbirinden bağımsız nesneler fikrinden birbiriyle bağıntılı ve birbirini destekleyen varlıklar fikrine (monizm) giden bilimin ve birbiriyle mücadele eden tanrılar fikrinden tek bir tanrı fikrine (monoteism) giden din anlayışının birleşmesi, bu bağlılığın kendini gösterdiği zirve noktalardan biridir.

İçinde yaşadığı evrende insan, bir ilişkiler ağının parçasıdır. Diğer insanlarla, yaratıcıyla, tabiatla, vs. din, kendi bireyselliğini gerçekleştirme noktasında olduğu zaman bile, insana bu bütünü dikkate alan bir ilişki ahlâkı vermiştir. Bu ağı parçalayan ve hayatı kendi bütünlüğü içinde görmeyen düşünce yapısı, ürettiği düşünce ve insan tipi ile, insanın hayatta var olma hedeflerini (mümin olma=güven verme ve güven içinde bulunma; imarda bulunma=ömür sürülecek bir ümranı/medeniyeti kurma, vs. hedefler) bulanıklaştırmaktadır. İnsanın kalitesini, alet kullanan canlı, tanımlamasıyla kullandığı aletlerin gelişmişliğiyle ölçen ve bütünden kopararak kendi merkezine odaklayan düşünce insanın bireyselliği açısından da yıkımlar getirmiştir. Özgürlüğünü kısıtladığını varsaydığı tüm bağları kesip atarken, insana güvenlik veren, kendisini tanımladığı bağları da koparmış, üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığı dünyayı insanı tehdit eden bir alana dönüştürmüştür.

Allah, ‘varlığın göz bebeği’ (İnsan kelime anlamı olarak hem gözlem yapan hem de göz bebeği anlamlarını taşımaktadır, bkz. Nisa, 6) olarak anılacak insanın duruşunu güçlendirmek için kendi ismini paylaşarak (Allah, insanı Rabbani olarak adlandırarak çıkaracağı kadar yücelere çıkarmaktadır, bkz. Al-i İmran, 79) onu, melekler dahil bütün varlık düzlemlerinin üzerine çıkarmakta, vahyin de en temel konusu yaparak bu bağlılığı sağlamlaştırmaktadır. Kur’an başka konulardan bahsederken, Allah’ı konu yaparken de insana vurgu yapmaktadır. Örneğin Allah tövbeleri kabul eden ‘Yüce bir bağışlayıcı’ olduğundan bahsederken, hemen aklımıza günah işleyen ve günahlarının bağışlanması için O’na yakaran bir varlık, insan gelir. Âlemde olup bitenler birer yol ve yordam gösterici olarak ‘Allah’ın ayetleri’ olarak anıldığında, yine kendisine yol gösterilen insan akla gelecektir.

Tanrı hakkında konuşurken kullandığımız dilin en temel belirleyeni de, insanlarda bir ‘bağlılık’ ve ‘bilinç’ yaratmasıdır. ‘Kur’an’ın ‘takva’ olarak kavramsallaştırdığı bu ‘hal’, bilgi ile pratiğin birleştiği ve birinin varlığının diğerine bağlandığı bir model sunmaktadır. Bu bilinçlilik durumu, yaratılmış olmanın getirdiği sınırlı oluştan, yeryüzünde bulunmanın belli bir üstün gayeyi gerçekleştirmeyi gerektirdiği ve bunun için de Allah tarafından, Tanrısal olanı mikro seviyede gerçekleştirme görev ve yetisinin insana verildiği gibi iki farklı uç arasında gerçekleşecektir. ‘Sınırlı oluş’ ve ‘gerçekleştirilecek yüce hedefler’ gibi iki uzak uç arasındaki mesafenin yarattığı gerilim, bu sınırlılığın farkında oluş ile (takva) aşılabilecektir. ‘Bilinçlilik’, sınırlı olduğumuz gerçeğini önümüze koymakta, ‘sınırlı’ oluşumuza dair farkındalığımız ise, sınırlılığımızın bizde yarattığı gerilimi azaltmaktadır.

Bağlılık, ibadet, güven gibi hayatın devamını sağlayan değerler bu ilişkinin içeriğini oluştur. Bu anlamda Allah’tan gelen vahiyle bir gerçekliğin izini sürme, beraberinde insanın bilgisinde ve zihninde değişikliği getirir ve bu bilgiyi kalbe dönüştürür. Böyle bir dönüşüm insanın gözündeki perdeyi, kulaklarındaki ağırlığı, vs. kaldırır. İmana ve imanı destekleyecek bilgiye ulaşmanın önündeki bu engellerin kalkması, hayatın kaynağı olan ve devamını sağlayan varlık hakkında bütüncül bir bilgiye ulaşmanın da yolunu açar. Böyle bütüncül bir bilgiye ulaşma sürecinde, hem Kitap’la hem de Kitab’ın vahyedeni ile karşı karşıya geliriz. Kitaba ne kadar kendimizi verir ve açarsak, vahyedenine dair farkındalığımız da o ölçüde artar.