Makale

Pakistan

Pakistan

Doç. Dr. Ahmet Kavas
İstanbul Üniv. İlâhiyat Fak.

Resmi Adı:
Islamic Republic of Pakistan (İslâmî Cumhûriyye Pâkistân)
Yönetim Biçimi:
Cumhuriyet
Başkenti:
İslâmabad
Nüfusu:
164.741.924
Yüzölçümü:
803.940 km2
Önemli Şehirleri:
İslamabad, Karaçi, Lahor, Peşaver, Ravalpindi, Haydarabad, Faysalabad ve Multan.
Din:
% 98 Müslüman, % 2 Hindu, Sih, Budist, Kadiyani ve diğerleri
Dil:
Urduca (Millî), İngilizce (Resmi)
Para Birimi:
Rupi (Roupie)

Fizikî ve beşerî coğrafya
Güneybatısında İran, batısında ve kuzeyinde Afganistan, kuzeydoğusunda Çin ve doğusunda Hindistan ile çevrili olan Pakistan’ın güneyinde Uman Denizi ile olan sahili ise 1.050 km. uzanmaktadır. Ülke Pencab, Sind, Belucistan, Serhad ve Azad Keşmir olmak üzere beş eyaletten meydana gelen federal bir devlettir. Federasyonun başkenti İslâmabad ile kuzeyde merkezi Gilgit olan bölgenin özel konumları bulunmaktadır.

Ülkeye isim olan Pakistan kelimesi 20. yüzyıla ait yeni bir isimlendirme olup “saf, temiz” anlamına gelen Farsça asıllı “pak” kelimesi ile “ülke” anlamına gelen “stan” kelimelerinin birleşmesinden oluşturulduğu yaygın kanaattir. Bu sebeple “saf/temiz insanların ülkesi” olarak anlaşılmaktadır. Ayrıca Şodri Rahmet Ali isimli bir öğrenci tarafından bu ismin belirlendiği de iddia edilmektedir ki, buna göre Pencab, Afgan, Keşmir ve Sind bölgelerinin isimlerinin ilk harfleri ile Belucistan eyaletinin son üç harfi olan “tan” ekinin birleşmesiyle “Pakistan” kelimesi ortaya çıktı.

Batıdaki çorak dağları, güneybatıda yerleşmeye elverişsiz ovaları ve güneydoğusundaki Şolistan çölü dışında ülkenin hemen her tarafında alüvyonlu ovaları ziraata oldukça elverişlidir. Ülke nüfusunun üçte biri bu ovalarda yaşar. Kaynağını Tibet’ten alan ve toplam 2.900 km.lik bir uzunluğa sahip olan İndüs nehri Pakistan’ın kuzeyinden güneyine ülkenin topraklarından 2.500 km. geçtikten sonra büyük bir delta oluşturarak Uman denizine dökülür. İndüs ve kolları Pakistan topraklarını sulamaya elverişli en önemli su kaynakları arasında zikredilmektedir. Ayrıca Sütlej, Şenab, Ravi ve Jelum isimli nehirleriyle “beş su” anlamına gelen Pencab eyaleti ülkede en etkili coğrafî bölgedir.
8 Ekim 2005’te yaşanan ve resmî kayıtlara öre 75 bin kişinin öldüğü deprem felâketinde de görüldüğü gibi oldukça tehlikeli bir deprem kuşağında yer alan ülke topraklarında sık sık sel felâketleri ve tayfunlar da meydana gelebilmektedir.

Kuzey bölgesi yüksek dağlarla çevrili olan ülkede K2 isimli dağ 8.611 metreyi bulan yüksekliği ile dünyanın ikinci yüksek noktasıdır. Bu dağa Godwin-Austern, Şogori ve Dapsang dağı da denir ve Karakurum kitlesinde yer alan bir zirvedir. Pakistanlılar ise bu dağın deniz seviyesinden itibaren yüksekliğinin 8.884 m. olduğunu ileri sürmektedirler. Buraya Everest’e göre daha zor tırmanıldığı bilinmektedir. Çünkü 2000 yılına kadar Everest’e 1.500 kişi tırmanabilmişken aynı yıla kadar K2’ye sadece 189 kişi tırmanabildi. 13’ü 1986 yılında olmak üzere bu dağa tırmanmaya çalışanlardan 49’u ise amaçlarını gerçekleştirirken öldü. Bunun dışında ülkede Nanga Parbat (8125 m), Gaşerbrum (8068 m), Broad Peak (8047 m) ve Gaşerbrum II (8035m) diğer yüksek zirve noktalardır.

Genelde kuru bir iklime sahip olan ülkenin kuzeyinde ve batısında sıcaklık sıfırın altına düşebilmektedir. Ovalarda ise yaz aylarında 33 ile 48 derece arasında, kışın ise 14 derece seviyesinde seyretmektedir.

Federal bir cumhuriyet ülke en son 1997 yılında değiştirilen anayasa ile yönetilmektedir. Ülke İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth), CIO, FMI, G-77, Gatt, HCR, Interpol, Onu, Unesco gibi kuruluşlara üyedir.

Tarih
Pakistan bulunduğu coğrafî konumu gereği dünya tarihinde etkili olan büyük devletlerin güzergâhında yer almakla kalmamış, aynı zamanda onların önemli bir kısmının izlerini taşımaya başlamıştır. Hind Aryan kavimleri, Persler, Yunanlılar, Sakalar, Kuşanlar, Beyaz Hunlar, Afganlar, Araplar, Türkler bunların en etkilileri olup asırlarca bugünkü Pakistan topraklarında hüküm sürmüşlerdi. Yeryüzündeki en eski antik şehirlerden birisi İndüs vadisindeki Mehrgarh olup M.Ö. 2500-1500 yılları arasında hüküm süren bir medeniyete ev sahipliği yapmıştı. Böylesine zengin geçmişinin bir sonucu olarak halkının özellikle Hindistanlılar, İranlılar, Araplar ve Türklerle müşterek tarihî geçmişleri bulunmaktadır. Bölgenin İpekyolu başta olmak üzere diğer büyük ticaret kervanlarının güzergâhında yer alması dolayısıyla çevre ülkelerle geniş münasebetleri vardı.

Asya’nın güneyini dış dünyaya açan en büyük gelişme İslâm’ın bu bölgede yayılmasıdır. İlk defa Emeviler döneminde Muhammed b. Kasım komutasındaki İslâm orduları 712 yılında ülkenin Sind bölgesine gelerek burayı fethettiler. Çok erken sayılabilecek bir dönemde başlayan bu münasebet çok yoğun olmamakla birlikte onuncu asra kadar devam etti. Bu arada Hint Okyanusu ve Uman denizi üzerinden Güney Asya ile asırlarca devam ettirilen deniz ticareti sayesinde Hindistan kıyılarına gelen Arap tacirler de bu bölgenin erken dönemlerde kısmen İslâmlaşmalarına katkı sağladılar. Fatımiler, Mısır merkezli güçlü bir devlet kurunca bunlar tarafından İbn Şeyban isminde bir komutanın idaresinde Pencab bölgesine gönderilen ordunun Multan’ı aldığı kaynaklarda zikredilmektedir. Ancak Hindistan bölgesine en etkili seferleri başlatan ve buralarda İslâm adına ilk ciddi kalıcı izler bırakanın Türk soylu Gazneli Mahmud olduğu bilinmektedir. 1001-1026 yılları arasında Afganistan’daki payitaht merkezi Gazne’den Hindistan’a 17 büyük sefer gerçekleştirmiş ve bu ülkenin batsındaki önemli vilâyetlerin idaresini ele geçirdiği gibi geniş kitleler arasında İslâm’ın yayılmasına vesile olmuştu. Gazneliler’in yerini alan ve Afgan asıllı Muhammed Gûrî’nin 1192 yılında Kuzey Hindistan’daki Delhi şehrini alması bütün Hindistan tarihinde en önemli gelişmedir ve ülkenin 650 sene süren İslâm idaresinde kalmasına sepeb oldu. Ancak onun 1206 yılında ölmesiyle birlikte bölgedeki hakimiyetini Türk asıllı olan ve ordusunda memluk olarak hizmet eden Kudbeddin Aybek sürdürdü. Memlûkler dönemi denilen bu dönem 1290 yılına kadar devam etti. Ardından sırasıyla Halciler (1290-1320), Tuğluklar (1320-1414), Seyyidler (1414-1450), Lûdîler (1450-1526) ve Babürlüler (1526-1858) bugünkü Afganistan, Pakistan, Hindistan, Bengaldeş toprakalrı başta olmak üzere kısmen de olsa Nepal, Birmanya ve İran gibi ülkeler üzerinde tesirli oldular.

23 Mart 1956 tarihinde dünyada ilk kez bir devlet İslâm Cumhuriyeti olarak ilân edildi ve başkent olarak Karaçi yerine Ravalpindi seçildi. İskender Mirza da geçici devlet başkanı oldu. Ancak 1958 yılı Ekim ayında köylülerin ayaklanması ve Doğu Pakistan’daki hareketlilik üzerine İskender Mirza ordu komutanı Muhammed Eyyüb Han’dan yardım istedi. O da bunu fırsat bilerek harekete geçince devlet başkanı istifa etmek durumunda kaldı ve 20 gün sonra Pakistan’da iktidarı el değiştirdiği gibi anayasa da askıya alındı. Muhammed Eyyüb Han sert uygulamaları neticesinde ülkede siyasi ve iktisadi olarak istikrarı sağladı. Toprak reformu sayesinde 9.000 km2’lik arazi 150.000 çifçiye dağıtıldı. 1962’de yenilenen anayasa ile Urduca ile Bengali dilleri birlikte resmi dil kabul edildi.

Ekonomi ve ticaret
Bir Güney Asya ülkesi olan Pakistan’da kişi başına düşen millî gelir 460 avro seviyesinde olup çalışanların % 33’ü hizmet sektöründe, % 17’si endüstride ve % 50’si ise ziraat alanlarında iş görmektedirler.
Pakistan % 6-7 seviyesinde yıllık gelişme gösteren bir ülke olmasına rağmen oldukça fazla nüfusu dolayısıyla 320 milyar civarındaki gayri millî hasılasına rağmen kişi başına düşen millî geliri henüz çok düşüktür. Henüz nüfusunun sadece üçte birisi ülke ekonomisine faal olarak katkıda bulunabilecek seviyededir. İnsan yaşantısındaki seviyesi henüz çok düşük olup dünya ülkeleri arasında 142’nci sırada yer almakta olup halkının % 35’i fakirlik sınırının altında yaşamaktadır. 2003 yılında 11.431 milyar dolarlık ihracat gerçekleştiren ülkenin en başta gelen müşterileri arasında Asya ülkeleri, Avrupa Birliği üyeleri ve ABD yer almaktadır. Aynı dönemdeki ithalatı ise 15.669 milyar doları buldu.

Ülkedeki ekilebilir arazilerin kullanımı genelde 5.000 büyük ailenin elinde olup toplam yüzde iki oranındaki bu aileler bu toprakların yarısına yakınına sahiptir. Haliyle geçimini ziraatten sağlayan Pakistan halkı bu ailelere hizmet etmek durumdadır.

Ülkede İslâmiyet
Bugünkü Pakistan topraklarında İslâmiyetin yayılması Emeviler döneminde Muhammed b. Kasım komutasındaki İslâm ordusunun 712 yılında Raca Dahir’in idaresindeki Sind bölgesini fethetmesiyle başladı. Bugün Karaçi’de kabri bulunan Abdullah Şah Gazi’nin Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan’ın soyundan geldiği ve bu ilk seferler sırasında bu bölgeye geldiği bilinmektedir. Abbasiler döneminde bu bölgede İslâmlaşma devam etti. Özellikle bugünkü İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan’ı içine alan geniş coğrafyada İslâm’ın yayılmasında Gazneliler’in (976-1148) ve bunların yerine geçen Guriler’in (1148-1206) etkisi fazla oldu. 1206 yılında Delhi şehrinin Müslümanların en önemli payitah merkezi olduğu tarihe kadar genelde bugünkü Pakistan topraklarındaki şehirler merkezi konumdaydılar. 1227 yılında Sind bölgesi zorla Delhi’ye bağlandı.

Tasavvufî hareketlerin milyonlarca Hindunun İslâm’ı benimsemesinde etkili olduğu bilinmektedir. Bunun en belirgin göstergesi 11. yüzyılda yaşayan ve Lahor’da medfun bulunan Ali b. Osman el-Cellâbî el-Hücvîrî el-Gaznevî ile 12. yüzyılda yaşayan ve Sehvan’da medfun bulunan Lal Şehbâz Kalander’in kabirlerinin hâlâ en önemli ziyaretgâh yerleri olmasıdır. Bunlardan Dâtâ Genç Bahş adıyla da tanınan Ali el-Hücvîrî Afganistan’ın Gazne şehrinde doğmuş ve İslâm’ı yaymak üzere bugünkü Pakistan’a yerleşmişti. 1077 yılında Lahor’da vefat eden ve Cüneydi Bağdadi’nin müntesiplerinden olan bu mutasavvıfın Farsça yazdığı Keşfü’l-Mahcûb adlı eseri meşhurdur. Bugün halk arasında Dâtâ Dürbar adıyla bilinen kabri Pakistanlılar kadar Hindistanlı Müslümanlar için de sıkça ziyaret edilmektedir. Lâl Şehbâz Kalander adıyla tanınan Seyyid Osman Merrendî ise 1177 yılında Afganistan’ın Merrend şehrinde doğmuş ve daha sonra bugünkü Pakistan sınırları içinde kalan Sehvân’a giderek yerleşmişti. Yine Hazret Baba Feriduddin Mesûd Genc Şeker Pencab bölgesinde yerlilerin İslâmlaşmasında en büyük öncülerden birisi oldu ve sadece kendisi bu bölgedeki 17 kabilenin İslâmlaşmasına vesile oldu. Sind’deki Summa ve Samma kabileleri ise Celâleddin Buhari’nin tebliğiyle İslâm’ı kabul ettiler.

Pakistan’ın nüfusunun % 97’si Müslüman olup bu oranın % 20’si ise Şia mezhebine bağlı olup özellikle Afganistan sınırına yakın kuzeybatı bölgesinde yaşamaktadırlar. İran’dan sonra İslam dünyasında en kalabalık Şiî nüfus Pakistan’da bulunmaktadır. Sünnilerin tamamı ise Hanefî mezhebine bağlı olup kendi aralarında Deobend ve Berelvî isimli iki ayrı düşünceden birisini takip etmektedirler. Berelvîler Kadiriyye tarikatına intisaplarıyla tanınmaktadırlar. Deobend hareketinden son dönemde doğan Tebliğ Cemaati Pakistan dışında da çok sayıda müntesibe sahiptir. Yine Ehli Hadis adıyla ülkede etkin bir selefi hareket mevcut olup bunlar 20. yüzyılın başında Vehhabi hareketine yaklaştılar. Meşhur alimlerden Mevlânâ Mevdudî’nin düşüncelerini temel alan Cemaat-i İslâmi ise Pakistan’da daha ziyade siyasi bir hareket olarak öne çıktı. Ülkede çok az sayıda Ahmedi, Hindu ve Hristiyan azınlık varlığını sürdürmektedir.

Eğitim ve kültür hayatı
Eğitim seviyesi henüz istenilen seviyeye ulaşamamış olup okuma yazma bilenlerin oranı % 53 civarındadır. Yüzbinin üzerinde ilk ve ortaöğretim kurumu bulunan Pakistan’da 100 civarında üniversite ise yüksek öğrenim vermektedir.

Bugünkü Pakistan’a çok farklı milletler hakim olduğu için burada Aryaniler’in, Persler’in, Gazneliler’in, Selçuklular’ın, Araplar’ın, Rajputlar’ın, Türkler’in ve Moğollar’ın izlerine rastlamak mümkündür. Mohencodaro İndüs vadisinde önemli bir sit alanıdır. Ülke müziğinde, sinemasında, yemek kültüründe, edebiyatında Hindistan ile ortak değerleri paylaşmaktadır. Öyleki, Muhammed İkbal bile son dönemde Müslümanlaşan bir aileye mensuptu. Şair İkbal Müslüman bir devlet olarak Pakistan’ın kurulmasının fikir babası idi. Pakistan tasavvuf müziğinin en büyük temsilcisi olan Nusret Fatih Ali Han kaval sanatını bütün dünyaya tanıttı. Muhafazakâr bir din anlayışının olduğu ülkede tasavvuf da oldukça önemlidir. Pakistan aynı zamanda Hint Türk Sultanlıklarının epeyce tarihi özelliği olan mimarî eserlere sahiptir. Özellikle Lahor İslâm mimarisinin en fazla temsil edildiği bir şehirdir. Burada 1674 yılında Delhi Sultanı Evrengzeb tarafından iki buçuk yıl gibi kısa bir zamanda inşa ettirilen Badşahî Mescid son zamanlara kadar dünyanın en büyük ikinci camii konumundaydı. Kırmızı tuğla ve beyaz mermer ile örülü duvarları, mozaik süslemeleri ile dünyanın en güzel camiilerinden birisidir. Yine Lahor bir imparatorluk şehri iken Şah Cihan tarafından burada 1642 yılında resmi açılışı yapılan Şalimar Bağı isimli bahçe de yine aynı döneme ait önemli bir eserdir. 1639 yılına kadar Şah Cihan’ın Pencab valisi olan ve Nüvab Vezir Han olarak da tanınan İlüddin Ensari’nin 1634-1635 yıllarında inşa ettirdiği Vezir Han Camii de buranın sanat değeri olan tarihî eserleri arasında yer alır.

Pakistan’da İslâm eğitimi ilk önce mektep denilen ve Kur’an eğitimiyle sınırlı okullarda verilirken ilerleyen yaşlardaki çocuklar bu eğitimlerini medreselerde devam ettirmektedirler. Ülke 1947 yılında bağımsızlığını elde ettiğinde sadece 247 medrese varken bu rakam Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2000 yılındaki verilerine göre 6.741’e ulaştı. Din eğitimi merkezli bir eğitim veren bu kurumlara devam eden öğrencilerin sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte yaklaşık iki milyon civarında tahmin edilmektedir.

Hindistan ve Pakistan’ın her bölgesinde farklı bir mahalli dil konuşulmaktadır. Bu bölgede 13-18. yüzyıllar arasında Hindistani adıyla yeni bir lisan oluştu. Çünkü buralarda yaşayan yerliler ülkelerine dışarıdan gelen ve idareci olan Araplar’ın, İranlılar’ın ve Türkler’in dillerini bilmiyorlardı. Bu dilin özellikle Müslüman toplumların yoğun olan bölgelerinde İslâm kültüründen daha fazla etkilenen kısmına ise Urduca dendi ve bugünkü Pakistan topraklarında daha fazla yaygınlaştı. Bu dil Hintçe, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışımından oluşmaktaydı. Gerçi 1858 yılındaki İngiliz işgaline kadar genelde Türk soylu olan Müslüman idarelerin bile saray çevresindeki dilleri Farsça idi. Ortaya çıkmasının ardından Urduca genelde şiir dili olarak kaldı ve bu dili konuşanların büyük kısmı Arap, Farisî ve Türk kökenlilerdi. Hatta Güney Hindistan bölgesinde Urduca’ya Türkler’in dili anlamında “Turka Mata” denmektedir. Dilin asırlar içinde geniş kitleler arasında yayılmasında devlet görevlileri ve askerlerin yer değiştirmeleri etkili oldu. İngiliz işgali döneminde de Urduca’nın büyük bir yayılma geçirdiği görüldü. 1947 yılında kurulan Pakistan devleti bu dili resmi dil edince bütün farklı soylardan gelen insanlar arasında müşterek konuşma dili oldu.