Makale

Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz ile Mevlana Üzerine

Haydi o zaman, vakit kaybetmeden, vira bismillah! Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz ile
Mevlana Üzerine

Söyleşi: Dr. Lamia Levent - Mehmet Çilek

Sayın Hocam, malumunuz olduğu üzere aralık ayında Mevlana haftası dolayısıyla ülkemiz genelinde programlar düzenlenmektedir. Biz de bu vesile ile Mevlana’nın insan anlayışını ele almayı istedik. Hz. Mevlana insanı yüce bir varlık olarak görür. Zira insan yalnızca su ve topraktan yaratılan; et, kemik ve kandan ibaret bir varlık değildir. İnsan; Allah’ın emanetini yüklenmiş, meleklerden daha üstün olan ve Cenab-ı Hakk’ın tecellisine mazhar olarak yaratılan ulvi bir varlıktır. Buradan yola çıkarsak, Mevlana’ya göre insan kimdir?
Aralık ayı malum Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri’nin Şeb-i Arus dediğimiz Hakk’a vusul mevsimi (17 Aralık). Mevlana’nın Mesnevi ve diğer eserlerini incelediğimiz zaman gördüğümüz odur ki, Mevlana merkeze insanı almış; sistemini insan düşüncesi üzerine oluşturmuş bir mütefekkirimizdir. Aslında İslami anlayışta hem ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde, hem İslam tasavvufunda, hem de İslam fıkhında durum böyledir. Yani merkezde insan vardır ve diğer varlıklar ona musahhardır; göklerde ve yerde ne varsa insanın emrine verilmiştir. “Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık.” (bkz. Bakara, 2/30; Sad, 38/26.) ayetinden yola çıktığımızda, bunun böyle olduğunu görürüz. Yine: “Biz, hakikaten âdemoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık.” (İsra, 17/70.) ayeti ile “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin, 95/4.) ayetinde Mevlana’nın söylediklerine dayanak bulursunuz.
Mevlana’nın insana yüklediği yüksek yorum onun yaşadığı dönemle çok yakından alakalıdır. Mevlana’nın yaşadığı XIII. yüzyıl İslam dünyasının çok kötü savrulmalara sahne olduğu bir dönemdir. Hz. Mevlana yaşadığı dönemdeki insanların yeis ve ümitsizliğe kapıldıklarını, toplumda psikolojik ve sosyolojik çözülmelerin başladığını görmüş ve böyle bir kaos ortamında insanların kendilerini toparlamaları için onlara çok değerli olduklarını anlatma ihtiyacı hissetmiştir. Hz. Mevlana insanlara: “Siz önemli varlıklarsınız, bunların üstesinden gelebilecek güçtesiniz, emaneti yüklenmiş; Allah’ın mükerrem kıldığı insanlarsınız.” diyerek değerlerini hatırlatmış; ümit kapılarını göstermiştir.
Hocam, hep ihtiyacımız yok mu bunları duymaya? O yüzden Mevlana 800 yıl geçmesine rağmen hâlâ tekrar tekrar okunuyor. Söyledikleri hiç eskimiyor, her çağdaki insanın ilgi ve alakasına mazhar oluyor.
Herkesin zihninde, şuur altında bu tür zaaf ve eksikler her zaman bulunur. Yani içimizde sürekli bizim dünya nimetlerinden yararlanmada ölçü konusunda problemimiz vardır. Çoğu zaman dünyaya fazlaca meylederiz, bazen de uzaklaşırız. Hz. Mevlana’nın söylediklerine bu manada çok ihtiyaç var. Çünkü insan potansiyel olarak hem iyilikler tarafına, hem de kötülükler tarafına doğru gidebilecek bir yapıya sahip.
Mevlana insanı bir ormana benzetiyor. Ormanın içerisinde ceylan ve geyikler de var, çakallar ve kurtlar da. İyi hayvanlar da var, kötü hayvanlar da. İnsanın içerisinde de iyi duygular da, kötü duygular da var. Önemli olan insanın o duyguları nasıl yönettiği, hangilerini öne çıkardığı, hangilerinin gelişmesine ve yücelmesine fırsat verdiği. Eğer iyileri ortaya çıkarıp kötülerden vazgeçebilirse o zaman yüce bir makama, değilse aşağılara düşecek duruma gelebilir. Mevlana Dîvân’ında der ki: “İnsanın suretini zıt vasıflarla birleştirdiler. Onun nakşını gam tezgâhında çizdiler. İnsan bazen şeytan olur bazen vahşi hayvan. Bu bir sihirdir ki, çeşitli huylar onda toplanmıştır.”
Özellikle melek, hayvan ve insan arasında bir derecelendirme yapmaktadır Hz. Mevlana. Yani insanın melekten aşağıda, hayvandan yukarıda orta bir yerde durduğunu ve hem kendisinden yukarıda duran melekten, hem de kendinden aşağıda bulunan hayvandan birtakım özellikler taşıdığını belirtir. Sıkça tekrarlanan şöyle bir rivayet vardır: “Müjdeler olsun o kimseye ki, aklını kumandan nefsini ve hevasını esir etmiştir. Yazıklar olsun o kimseye ki, nefsini kumandan aklını ona esir etmiştir.” Şimdi insanda melekteki akıl; yani iyiliğe güzelliğe yönelebilme istidadı da var, hayvandaki heva ve nefis de var. Dolayısıyla bu ikisinin çatışmasının sonucunda insan, insan olacak. Yani hevasını aşabilirse, aklını hevaya galip getirebilirse o zaman meleklerden daha yukarı çıkmaya müsait olur. Ama tersi ise aşağıya, esfel-i safiline doğru düşmeye. Mevlana insana şöyle bir hedef koyuyor:
Her şey Mâşuk’tan ibârettir; âşık perde,
Diri olansa Sevgili’dir; âşık mürde/ölü.
Hz. Mevlana’ya göre insanın ilk hedefi Allah ve Allah’ın rızası olmalıdır. Sen O’na koşmayı hayatının merkezine alabilirsen, Allah her zaman senin yardımcındır. Başaramadığın zaman elinden tutup kaldıracak olan O’dur. Her zaman O’nun himayesine sığınma imkânına sahipsin. Dolayısıyla yönünü, yolunu bulmakta; zaafa uğradığında kendini toparlamakta bu itikadın, bu inanç ve anlayışın çok önemli yeri vardır. Hz. Mevlana bunları anlatıyor, öğütlüyor ve bu manada insanların değerli varlıklar olduğunu ifade ediyor.
Sayın Hocam, Hz. Mevlana’ya göre Yüce Allah, kendi sanat ve sıfatını göstermek istemiş ve dünyayı yaratmış; kendi zatını göstermeyi murat edince de Âdem’i yaratmış. Hz. Mevlana’ya göre insan, Cenab-ı Hakk’ın esma ve sıfatlarına nasıl ayinedarlık eder?
Şöyle bir hadis-i şerif var: “Allah Teala insanı, kendi suretinde” veya “Rahman’ın suretinde yarattı.” Bu şu demek: Yani Allah Teala insanı yeryüzünde halife kıldı, ona hilafet; yani kendi adına tasarruf yetkisi verdi. İnsanoğluna zati sıfatlarından değil belki ama sübuti sıfatlarından ihsanlarda bulundu. Böylece Cenab-ı Hak insanoğluna diyor ki: “Ben seni kendime halife olarak yarattım. Sen, bu hilafet özelliğiyle benim esma ve sıfatlarımın mazharı olacaksın.” Yani onların zuhura geldiği; insanlar tarafından görülebildiği bir zuhur mahalli olacaksın.
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) ve kâinatı yarattım.” (Acluni, II, 132.) diye bir rivayet var. Sıhhatiyle ilgili birtakım değerlendirmeler olmakla birlikte, irfan geleneğimizde bu merkeze alınan bir görüştür. Allah Teala, “Esma, sıfat, kibriya, varlık ve azametimin bilinmesini murat ettim. Bunun için de halkı ve insanları yarattım.” demektedir. Niye? Çünkü Allah Teala azametini, kibriyasını göstermek murat edince; bir varlık olması lazım ki O’nun kibriyasını, azametini, esma ve sıfatını kavrasın, anlasın, görsün, kabul etsin. O’nunla ilgili bir yorum ve değerlendirme yapsın. Yani insan diye bir varlık ve diğer varlıklar olmasa, Cenab-ı Hakk’ın esma ve sıfatının zuhura gelmesi, idrak edilmesi, anlaşılması, bilinmesi ve kemaliyle zahir olması mümkün olmazdı.
Zuhûru perde olmuştur zuhûra
Gözü olan delil ister mi nura?
Yani O’nun şiddet-i zuhuru o kadar yüksek ki siz onun zuhurunu; şiddet-i zuhurundan kavrayamıyorsunuz. Güneşe baktığınız zaman ortalık karanlık değil, ama güneşe bakamıyorsunuz. Niye? Işığı o kadar şiddetli ki o sizin gözünüzü kamaştırıyor ve siz gözünüzü kapamak zorunda kalıyorsunuz.
Güneşin ışınlarını görüyoruz ama bu ışınların şiddetinden kendisini görmek çok zor oluyor.
Evet onun gibi. Bu âlemde de Cenab-ı Hakk’ın zatını idrakimiz, görmemiz, kavramamız mümkün değil. Kur’an’da da bununla ilgili ayet-i kerimeler var. Bizim Allah ile olan irtibatımız, Allah’ı tanımakla ilgili olan alanımız zatıyla değil, esma ve sıfatlarıyladır. Kur’an açıkça söylüyor bunu zaten. Kur’an’da Allah, Âdem’e esmayı tamamıyla öğrettiğini ifade ediyor. (bkz. Bakara, 2/31.) Dolayısıyla biz esma ve sıfatlardan yola çıkarak bunu kabul edebiliriz. Mevlana da bunu söylüyor. İnsan, esma zikirleriyle ve o ilahî isimlerle olan ülfetiyle Cenab-ı Hakk’ı daha yakından tanıyor. İnsan Cenab-ı Hakk’ın hangi ismine mazhar olursa, o tecelli ediyor. Mesela Cenab-ı Hakk’ın semi’ sıfatına mazhar olanın işitmede duyarlılığı daha çok olur. Basir sıfatına mazhar olanın basireti, görme ve kavraması şüphesiz çok daha farklıdır. Rahman sıfatına mazhar olanın merhameti, şefkati ziyade olur.
Yani bir anlamda O’nun esması ile ruhi bir terbiye gerçekleşiyor değil mi hocam?
Evet ama iki yöntem var bu konuda. Biri riyazet yöntemi, diğeri ibadet ve taat yöntemi. İbadet ve taatle ruh güçleniyor. Riyazatla nefis zayıflıyor.
Hocam sizin de söylediğiniz gibi, insanın iyi ve kötü ile bir mücadelesi var. İnsanoğlu devamlı o mücadeleyi sürdürmek zorunda. Peki, insanoğlunun yaratılışındaki iyilikleri ortaya çıkartıp, kötülüklerden uzaklaşabilmesi için Mevlana bize ne öğütlüyor?
Mevlana kendisi her ne kadar aşk ve cezbe yolunu önemseyen, ona yönelik mesajlar veren bir mutasavvıf olsa da, buna ulaşmanın yolunun da riyazat ve mücahededen geçtiğini ısrarla vurgular. Mesela “bedenini yağlı gıdalarla besleme” der. “Bedenin toprağa verilecek kurbandır.” Dünyaya ait lezzetler hoşuna gidiyor diye onun önünü açma. Yani sen ona biraz ulviyet tarafını; yani ibadetlerden haz tarafını, aşk tarafını da tattır. İnsanın riyazat ve mücahedeyle kendini frenleyecek bir alışkanlık kazanmasını öğütlüyor. Mesela yerine göre yemekten doymadan kalkabilmesini, maddi hazlardan yerine göre el çekebilmesini tavsiye ediyor. Yani dünya nimetlerinin insanın gönlüne girmesini istemiyor.
Kıymetli hocam, söz buraya gelmişken şunu sormak istiyorum: Biliyorsunuz dünyanın gerçekten aldatıcı bir yanı var. Hatta Hz. Mevlana da dünyayı insana cilveler yapan, insanı aldatmaya, kandırmaya çalışan, aklını çelmeye çalışan bir geline benzetiyor. O gelin sandığımız da gerçekte ihtiyar bir kadın. Peki, bunu nasıl başaracak insan, bu dünyanın cazibesine kapılmadan hayat yolculuğunu nasıl sürdürecek?
İşte orda çok iyi bir denge olması gerek. Dünya ve ahiret arasındaki dengedir bu. Dünyanın zaten kendisi insanları kandırmaya çok haris. Yani insanı hemen yakalamak istiyor. İnsanda da ona karşı bir zafiyet var. Aslında Mevlana’nın koyduğu ölçü bence çok güzel. Mevlana “dünya nedir?” diye soruyor. “Dünya, Allah’tan gafil olmaktır.” diyor. Bu müthiş bir tespit: Allah’tan gafil olmak… Dünya ne paradır, ne makamdır, ne altındır, ne gümüştür, ne kumaştır, ne kadındır, ne erkektir, ne şudur, ne budur. Dünya denilen şey insanı Allah’tan gafil kılan şeydir. Yerine göre ibadet bile dünyadır. Eğer kıldığınız bir namaz dünyevi bir hesapla, riya ile kılınmışsa, dünyadır. Mevlana diyor ki, sen dünya nimetleri içerisinde yüzebilirsin. Ama dünya nimetleri senin içine girerse batarsın. Çok da güzel örnekler veriyor. Testi örneğini veriyor; içi boş olan testiyi suya bırak yüzsün, batmaz diyor. Topraktan yapılmış testi, içi boş olduğu için batmıyor. Ama testinin içine su dolduracak olursan, aşağı doğru batar gider. İnsan da; dünya nimetlerinden yararlanabilir, onların içinde yüzebilir, ama dünya sevgisini kalbine koyarsa manen batar.
Hocam bu konu ile bağlantılı olarak şunu sormak isterim müsaadenizle: Dünyanın gösterişi, alayişi hayatın içinde ziyadesiyle var. Yani baktığımız zaman insanlar bir varlığa sahip oldukları zaman bunu herkesin bilmesini, herkesin o varlığa, o dünyalığa sahip olduğunu bilmesini istiyor. İnsanlar arasında âdeta bir gösteriş yarışı var. Makamıyla gösteriş yapanlar, parasıyla yapanlar, eviyle, arabasıyla, çocuklarıyla… Bu aldanış, bu gösteriş neden kaynaklanıyor?
Kur’an-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz: “Çokluk duygusu sizi oyaladı ve kandırdı.” (Tekâsür, 102/1.) buyuruyor. Ben daha zenginim, ben daha güzelim, ben daha varlıklıyım, benim çocuklarım daha çok, aşiretim kalabalık ben daha üstünüm… Benim arabam son model, benim dairem daha büyük, benim villam vs. Yani insanın kendisine ait, kendisine nispet ederek başkalarıyla kıyaslama ve övünme duygusu, tam şeytani bir duygudur. Ne diyor şeytan Âdem için: “Onu topraktan beni dumansız ateşten yarattın. Ben ondan üstünüm.” (A’râf, 7/12.) Ben ona mı benzerim. Şimdi bizde de aynı o şeytani duygu var. Kendini herkesten farklı ve üstün görme ve gösterme... Bunların hepsi ayette bahsedilen tekâsürdür, çok görünmedir.
“Kabirlere varıncaya kadar övünme. Ancak ölünce ya da ölümü düşünüp tefekkür edince ibret alıyoruz. Bu açıdan mezar ziyareti önemli. Eskiden cuma selamlığında: “Mağrur olma padişahım. Senden büyük Allah var.” derlermiş. Yani padişah halkın önünden geçip selam verirken halk: “Padişahım çok yaşa!” diye bağırırmış. Bu sırada, hani ola ki padişah gurura kapılır; “bu kadar tebaam var, bu kadar varidatım var, bu kadar mülküm var.” şeklinde içine bir duygu gelir ve kendinde bir varlık hisseder diye. İşte tam bu sırada bir münadi bağırırmış: “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” Müthiş bir şey bu!
Şimdi bir de Cenab-ı Hakk’ın imtihan esprisi var. Cenab-ı Hakk varlıkla ve darlıkla imtihan edeceğini açıkça ifade ediyor Kur’an-ı Kerim’de. Dolayısıyla o varlık ve darlık imtihanında; varlığın insanın gözünü kamaştırıp, insana benlik ve varlık iddiası getirmesi çok önemli bir hastalık. Ve Allah Teala dünyanın insan için süslü ve cazibeli kılındığını belirtiyor: “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır. (Âl-i İmran, 3/14.)
Hocam bizim bu topraklarımız yüzyıllardır tasavvufun yaşandığı, konuşulduğu topraklar. Tasavvuf demek biraz mahviyet demek, tevazu demektir. Ama buna rağmen toplumda bu kadar gösterişin olmasının sebebi nedir?
Dünya tutkusunun sebebi fıtridir, ancak lüks ve israfın sebebi ise sanayi devrimidir diyebiliriz. Sanayi devrimi insanlara israfı telkin etti. Üretmeden tüketmeyi öğretti.
Teknolojinin gelişmesi ile birlikte köylerden şehre indik. Şehirleri köylüleştirdik. Şehir yerine büyük köyler oluştu. Yani şehrin görgüsünü, göreneğini, örf ve âdetlerini sindirerek varlıklı olmuş, zengin olmuş insanlar kalmadı. Onun yerine dün fakir, bugün milyoner adamlar türedi. İnsanlar bunu hazmedemiyor. Onu hazmetmek çok kolay değil. Dolayısıyla insanın belli bir hazımla zengin olması, sindirerek zengin olması, paylaşarak zengin olması çok önemli. Vermeyi öğrenerek zengin olmak elbette başka. Bugün insanlarda bu yok.
Hocam Hz. Mevlana’yı herkes kendi bakış açısına göre değerlendiriyor. Kimi bir şair, kimi bir hümanist, kimi bir mutasavvıf olarak görüyor. Siz bu görüşleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Mevlana kimdir, diye size sorsak ne dersiniz?
Ben Mevlana’nın kendisini gördüğü gibi görürsek onu daha doğru anlayacağımızı düşünüyorum. Mevlana’nın çok güzel bir rubaisi var. Hz Mevlana diyor ki:
Bendesiyim Kur’ân’ın tende oldukça bu can
Ahmed-i Muhtâr’ın ayağının tozuyum her ân
Benden bundan başka bir söz nakleder ise her kim
Ben o sözden de onu nakledenden de incinirim
(Şefik Can, Hz. Mevlânâ’nın Rubâileri, b. 1311.)
Mevlana’nın aşk ve varlık âlemiyle ilgili söyledikleri çok yüksek şeyler ve cezbe hâlinde coşku ile söylenmiş şeyler. Bunların elbette Kur’an ile sünnet ile izahı mümkündür. Ancak bugün bunların başka taraflara çekilerek sekülerleştirildiğine, dünyevileştirildiğine şahit oluyoruz. “Mevleviyiz ama Müslüman değiliz.” diyor bazıları. Bu Mevlana’yı anlamamak demektir.
Mevlana fikrî yapısının temeline Kur’an ve sünneti koymuştur. Onun bir sabit ayağı şeriatın üzerindedir, öbür ayağı ise bütün âlemi gezmektedir. Böyle düşündüğümüz zaman bir sorun yok. Şeriata dayanan ayağını şeriattan kaldırırsanız Mevlana’yı tanıyamazsınız. O zaman hümanist mi olur, şair mi olur, mutasavvıf mı olur, Budist mi olur; yani ne olacağı pek belli olmaz. Dolayısıyla Mevlana’yı kendini tarif ettiği gibi anlamak lazım. Yani onu; gönlünü Kur’an’a ve havz-ı Nebi’ye bağlayan bir insan olarak görmek, mümin, muvahhit ve iyi bir Müslüman olarak algılamak gerekiyor. Değilse onun aşk, gönül ve hoşgörüyle ilgili söyledikleri hümaniter şeyler gibi düşünüldüğünde, merkezinde Allah ve peygamber, kitap ve sünnet olmayan bir algı gibi değerlendirildiğinde, o zaman Hz. Mevlana’nın Müslümanlığı kalmaz. Oysaki o, böyle anlaşılmaktan çok rahatsız olacağını söylemektedir. Çünkü o, bu kültürün insanı, bu peygamberin ümmeti, bu Kur’an’ın bağlısıdır. Olayı böyle görmek lazım.