Makale

Seyfü'l-İslam Et-Tıhami (Mısırlı, Eski Papaz Yardımcısı)

Seyfü’l-İslam Et-Tıhami (Mısırlı, Eski Papaz Yardımcısı)

Haz: Prof. Dr. Abdülaziz Hatip

30.07.1980’de Kahire’de Hristiyan bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Ermeni Katolik, annesi ise İncili (Evanjelik) idi. Babasının amcasının kızı, Ermeni Rahibeler Okulu’nda rahibe olarak çalışıyordu. Dayısı Evanjelik bir kilisede papazdı. İki tane ablası vardı. Katıksız bir Hristiyanlık terbiyesiyle büyüdü.
Bundan sonraki aşamada ihtida öyküsünü bizzat kendisinden dinleyelim:
“Alemlerin Rabb’ine hamd, Rasulü Muhammed’e en güzel salat ve selamlar olsun. Çocukluğumdan itibaren her pazar günü ve her bayramda kiliseye giderdim. Ayrıca kimse beni zorlamadığı hâlde canımın istediği başka vakitlerde de sık sık kiliseye giderdim. Oraya gitmeyi seviyordum. Özellikle orada icra edilen ayinleri seyretmek, okunan dua ve ilahileri dinlemek hoşuma giderdi. Çocuklar için düzenlenen gezilere katılmak, izci kamplarına iştirak etmek ve oyunlar oynamak, orayı benim için çok daha çekici hâle getiriyordu.
Ermeni Nobaryan okuluna kaydedilmiştim. Bu, sadece Ermeni çocuklarının okuyabildiği ve ana sınıfından kiliseye kadar tüm öğrencilerinin sayısı 125 kadar olan bir okuldu. Her sabah okulun önünde sıra olurken toplu hâlde dua ederdik. Okulumuzun bir kilisesi vardı ve öğretmenlerin büyük çoğunluğu Hristiyan’dı. Şartlarımdan anlaşılacağı üzere mahallede bir iki komşu ve çocuklarından başka Müslümanlarla hiçbir ilişkim yoktu. Vaktimin büyük kısmını kilisede geçirirdim. Kilisede ayin ve dualar esnasında papaza yardım ederdim.
Liseye kadar bu durumum böyle devam etti. Bundan sonra kiliseyle ve din adamlarıyla irtibatım daha da kuvvetlendi. Bundan da cidden çok mutluydum. Çünkü en yakın dost ve yardımcıları olmuştum. Ayin sırasında İncil okumak, papazın okuyuşuna karşılık vermek, ayine iştirak edenlere mum vb. adaklar ve şarap getirmek vs. gibi hizmetlerde bulunurdum.
Bir gün Müslüman bir arkadaşımla oturuyorduk, bana, “Müslüman olmayacak mısın?” dedi.
“Neden Müslüman olacakmışım? Sen niye Hristiyan olmuyorsun? Dedim. Bana, “Siz Allah üçün üçüncüsüdür. Hz. İsa, Allah’ın oğludur diyorsunuz. Hz. İsa’ya bunun gibi iftiralarda bulunuyorsunuz.”
“Tüm bunları nereden biliyorsun? İncilleri okudun mu ki?” dedim.
“Hayır dedi, fakat tüm bunları Kur’an söylüyor.”
Bunlar ilk defa duyduğum, çok ilginç şeylerdi. Kur’an dinimizde olan bu şeyleri nasıl biliyordu? Hz. İsa hakkındaki bu inançlarımızın küfür olduğunu ve cehenneme götüreceğini nasıl söylüyordu? O andan itibaren bende bir tereddüt başladı.
Bu konu üzerinde derin düşünmeye başladım. Sonra İncil’i bir defa daha, fakat bu kez muhakememi kullanarak okudum. Daha önceki okumalarım körü körüne imiş. Hz. İsa’nın nesebi konusunda korkunç tutarsızlıklar dikkatimi çekti. Hz. İsa’nın kâh tanrı olduğunu, kâh tanrının elçisi olduğunu yazıyordu. Ben de kendi kendime soruyordum:
“Gerçekte Mesih kimdir? Bir peygamber mi? Allah’ın oğlu mu? Yoksa Allah’ın kendisi mi?”
Tüm bu sorularım cevapsız kalıyordu. Kafama takılan bu soruları, ikna edici cevaplar bulmak amacıyla papaza götürüyordum. Fakat hiçbir soruma beni rahatlatacak bir cevap bulamıyordum.
İçimden kesin kararımı verdim: Benim gibi bir insan olan papaza günah itirafında bulunmayacaktım. İsa’nın kanı diye şarap içmeyecek, onun eti diye ekmek yemeyecektim. Hz. İsa’nın bir insan olması dolayısıyla tanrı olamayacağına, olsa olsa bir nebi olabileceğine inandım. O tanrı olamazdı, çünkü Tanrı’nın, insan sıfatlarından farklı ve üstün özel kemal sıfatları vardı. İncil’i okurken, kaydedildiği gibi “Rabbimiz İsa Mesih” dememeye, sadece “İsa Mesih” deyip geçmeye başladım. Fakat yine de aradığım iç huzuru bulamıyordum. İnanacağım dinde bunun da yeterli çözüm olmadığını hissediyordum.
O sırada ve hayatımın o kararsız günlerinin birinde evde oturmuş ders çalışıyordum. Evimizin tam arkasında bir cami bulunuyordu. Aylardan ramazandı. Teravih namazından sonra getirilen tekbir ve dua sesleri yükselip kulağıma kadar geliyordu. İmamın okuduğu Kur’an’ın sesi, odamdan işitiliyordu. Güzel ve gönül okşayıcı bir sesti. Bana haz veren bir sesti. Fakat okunanların Kur’an ayetleri olduğunu o an için henüz bilmiyordum.
Allah’ın gönlümü İslam’a açtığı an gelmişti artık. Bir pazar günüydü, kilisede ve ayinin yapılacağı salonda bulunuyordum. Ayinde, cemaatin huzurunda okuyacağım İncil pasajlarını tekrar ediyor, hazırlık yapıyordum. Bu sırada kendi kendime sordum: Okurken, “Rabbimiz İsa Mesih mi diyeyim, yoksa sadece, “İsa Mesih” diye mi okuyayım. Çünkü bana göre o tanrı değil, bir peygamberdi. Fakat o kelimeyi atlasam insanlar durumu fark edecekti, fakat vicdanımın itiraz sesine rağmen nasıl o kelimeyi söyleyebilirdim ki?
Sonunda şu karara vardım. İnsanların huzurunda okurken İncil’i olduğu gibi okuyacak, yalnız kaldığımda ise gerekli gördüğüm o değişikliği yapacaktım. Ayin başladı ve İncil’i okuyacağım an geldi. “Rabbimiz İsa Mesih” ifadesine kadar aynen okudum. Oraya gelince, dilim bir türlü aynen okumaya varmadı. Elimde olmayarak “Rabbimiz” kelimesini atladım. Papaz bu tutuma şaşırdı. Eliyle oturmam için işaret etti. Okumayı kestim ve oturdum. Hiçbir şey olmamış gibi ayin devam etti. Ayin bitince özel odamıza geçtim. Orada papaz bana, niçin böyle yaptığımı, neden İncil’i olduğu gibi okumadığımı sordu. Cevap vermedim. Sadece, eve gidip istirahat etmek istediğimi söylemekle yetindim.
Eve gittim. Odama çekildim. Büyük bir dehşet içindeydim. Niçin böyle yaptım? Ne oldu bana öyle?
O günden itibaren, önceleri her gün uyumadan önce okuduğum İncil’i okuyamaz oldum. Ne ayinden ne duadan ne de kiliseden bir haz alıyordum artık. Hâlimi düşünmeye başladım.
Bundan sonra, karşılaştırmalı dinler tarihi kitaplarını ve özellikle Hz. İsa’nın hayatını konu alan İslami kitapları ciddi bir şekilde okumaya başladım. Bu arada daha önce bilmediğim bir gerçeği de öğrenmiş oldum: Hz. Muhammed’in, Eski Ahit (Tevrat) ve Yeni Ahit’te (İncil) haber verildiği gerçeği…
Dikkatimi çeken bir nokta da şu oldu: Hz. İsa ve annesi Hz. Meryem, Kur’an’da son derece yüceltici ifadelerle anılıyordu. Kur’an’a göre Hz. İsa peygamberdi. Allah, “ol!” demiş, o da oluvermişti. O Allah’tan bir ruhtu. Elimizdeki İncillerin tahrif edildiğine ve içlerinde çok katıştırmaların bulunduğuna kesin kanaat getirdim. Yine bildim ki biricik hak din İslam’dır. Allah, İslam’dan başka bir dini kabul etmez. Cehennemden kurtuluş ve cennete ulaşmanın tek yolu odur. Bu okumalarımın ardından bir kitapçıya gittim, bizzat incelemek için bir Kur’an-ı Kerim aldım. Okumaya başladığımda önceleri fazla anlayamadım. Fakat okudukça içimde tuhaf bir rahatlama hissediyordum.
Allah’ın kulları için seçtiği, onları onurlandırdığı ve uymaya çağırdığı bu yüce dine gönlüm ısındı. Ezelden ebede kadar Allah’a hamd olsun. Allah’a sonsuza kadar hamd olsun. İslam nimetini nasip ettiği için Allah’a hamd olsun. Zaten nimet olarak İslam yeter.
Beni hayrete düşüren bir sürpriz de şu oldu: Kız kardeşlerime Müslüman olduğumu söylediğimde, onların bu konuda beni geçtiklerini gördüm. Hiçbiri bana itiraz etmedi. Hepimize birden İslam’ı nasip eden Allah’a hamd olsun. “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik ederim” diyerek kelime-i şehadet getirdim. Yeniden doğmuş gibiydim. Ne güzel dindir bu! Doğurmayan, doğmayan, bir ve tek olan, eşi ve benzeri bulunmayan Allah ne büyük Rab’dir!
“Hamd olsun Sana Allah’ım! İzzetim de şanım da Senin yanındadır. Sen, Sana ümit bağlayanı asla mahrum etmezsin. İman ve İslam nimetinden dolayı Sana hamd olsun. Allah’ım, imanımda beni sabit eyle! Bu dünyadaki son sözümün, “La ilahe illallah Muhammedün Rasulüllah” olmasını nasip eyle! Bu inanç doğrultusunda yaşamayı, onunla dünyaya gözümü yumup huzuruna varmayı lütfet! Ve peygamberlerin en seçkini, nebilerin önderi Hz. Muhammed’e kıyamete kadar bolca salat ve selam eyle!”
Kaynak: Abdurrahman Mahmud, s. 143-149