Makale

Riya: Manevi Hastalık

Riya: Manevi Hastalık

Prof. Dr. Ramazan Muslu
İzmir İl Müftüsü

Günümüzde bedensel hastalıklarımızın tedavisine vermiş olduğumuz önemi, manevi (kalbî) hastalıklarımızın tedavisine verdiğimizi söylemek oldukça güçtür. Hâlbuki her ikisi de aynı derecede önemli ve mutlaka tedavi edilmesi gereken hususlardandır. Öyleyse sorun nedir? Ya bu durumun farkında değiliz ya da farkında olmakla birlikte çaresizlik içerisindeyiz; yol ve yöntem açısından desteğe ihtiyacımız olduğu hâlde bu desteği bulamıyoruz, demektir.
Sözlükte “görmek” anlamındaki “re’y” kökünden bir ahlak terimi olan “riya”, “ihlas” ve “sıdk” kavramlarının zıddıdır. Yani riyanın bulunduğu kalpte ihlas ve sıdk, bu ikisinin bulunduğu yerde de riya olmaz demektir. Riya, Allah için yapılması gereken amel ve ibadeti, kullara gösteriş olsun veya onların beğenisini, saygınlığını kazanmak veya onlardan dünyevi bir çıkar sağlamak amacıyla ve dolayısıyla da inandığından farklı bir şekilde davranmayı ifade eder.
Riya, kaynaklarımızda Allah’tan başkasının hoşnutluğunu kazanma düşüncesiyle amelde ihlası terk etme; Allah’a itaat eder görünerek kulların takdirini kazanmayı isteme; ibadeti Allah’tan başkası için yapma, ibadetleri kullanarak dünyevi çıkar peşinde olma; Allah’ın emrini yerine getirmek maksadıyla değil, insanlara gösteriş olsun diye iyilik yapma; insanların görmesi ve takdir etmesi için ibadeti açıktan yapma vb. şekillerde tanımlanmıştır. (Cürcani, et-Ta’rifat, Riya mad.; Gazali, İhya, III, 297; Çağrıcı, “Riya”, 137.) Bu ifadeler, bize, riya kavramının kapsamını ve hemen hemen tüm boyutlarını verir niteliktedir.
Kur’an-ı Kerim’de ‘riya’ kavramının beş ayette geçtiğini görüyoruz: İlk iki ayette ibadet niyeti taşımadan, Allah rızasını gözetmeden, sadece gösteriş olsun diye “sadaka verenler” (Bakara, 2/264; Nisa, 4/38.), üçüncü ayette gösteriş ve şöhret için “savaşa katılanlar” (Enfal, 8/47), diğer ikisinde de gösteriş için “namaz kılanlar” (Nisa, 4/142; Maun, 107/6.) zikredilerek kınanmışlardır. Öte yandan içerisine riya karışan ibadet ve amelin özü kaybolduğu için kuru bir davranıştan ibaret oluşu ve imanın kalbe tam olarak yerleşmediğinin bir işareti oluşu, Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın…” (Bakara, 2/264.) Bu nedenledir ki riya ve riyakârlık Kur’an-ı Kerim’de münafıklara nispet edilmiş ve müminlerin riyadan uzak durmaları istenmiştir: “Bunlar, mallarını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a ve ahiret gününe de inanmayan kimselerdir…” (Nisa, 4/38.) Nitekim kalbinde riya duygusu bulunarak namaz kılan bir kimsenin, namazını yeniden inşa etmesi mümkün değildir. Çünkü hastalık neredeyse tedaviye oradan başlamak gerekir. Önce kalpteki riya hastalığı, tövbe ve ihlas disipliniyle tashih edilmeli, ondan sonra mutmain bir kalp ile divan-ı ilahîye durulmalıdır ki ibadet ve namazdan umulan sonuç elde edilebilsin (Dinle Neyden, s. 54.), yani insanı kötülüklerden alıkoyabilsin.
Riya kavramı Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in hadislerinde de geçer. Burada bir kutsi hadisi hatırlatmakta yarar görüyoruz. Cenab-ı Hakk’ın “İşlediği bir amelde benden başkasını bana ortak koşan kişiyi de onun şirkini de reddederim.” (Müslim, Zühd, 46; İbn Mace, Zühd, 21.) buyurması ve yine Efendimiz (s.a.s.)’in ashabına kendileri için en fazla korktuğu şeyin “küçük şirk” olduğunu söylemesi; ashabın da “Ey Allah’ın Rasulü, küçük şirk nedir?” diye sorması üzerine “riyadır” şeklinde cevap vermesi, riyanın tedavi edilmesi gereken ne kadar mühim bir hastalık olduğunu ortaya koymaktadır. Hadisin devamında Yüce Allah’ın kıyamet gününde kullara amellerin karşılığını verdiği zaman, onlara, “Dünyada kendilerine riyakârlık yaptıklarınızın yanına gidin! Bakın acaba onların yanında bir mükâfat ya da hayır görebilir misiniz?” diyeceği ifade edilmektedir. Peygamber Efendimiz başka bir hadis-i şeriflerinde de, “Ümmetim için gizli şirk ve şehvetten kaygı duyuyorum.” buyurmuş; “Sizden sonra da şirk olacak mı?” sorusuna da, “Evet, fakat güneşe, aya, taşa ve puta tapmak şeklinde olmayacak, insanlar ibadetlerini riya için yapacaklar.” cevabını vermiştir. (Müsned, IV, 124.)
Günümüz İslam toplumlarında ne yazık ki konu ile ilgili ayet ve hadislerde ifade edilen hususların tezahürlerine sıkça rastlanmaktadır. Yapılan ibadetlerin ihlas ile yapılması ne kadar önemliyse, yapılan iyiliklerin minnetsiz, hayır ve hasenatın hiçbir karşılık beklemeden yapılması da o kadar önemlidir. Zira tevhit dinine mensup insanların kendilerini bir şekilde gizli şirkten veya nifaktan korumaları gerekir.
İnsanı riyakârlığa sevk eden sebeplerin başında “ucb” yani kendini beğenme duygusu gelir. Kötülenmekten korkma, şan, şöhret ve birtakım menfaatlere ulaşma isteği de insanı riyakâr olmaya iten sebeplerdendir. Mevlana Mesnevi’sinde menfaat karşılığı ve gösteriş için ibadet edenleri şöyle tavsif eder: Nice kişiler vardır ki, ibadetlerini menfaat karşılığı yaparlar da sapıtırlar, ibadetleri ile sevap kazanmaya ve dolayısıyla cenneti elde etmeye çalışırlar. Böylece onların ibadet diye yaptıkları işler, birer gizli günah olmaktadır. Çünkü Hak’tan gayrıyı hedef tutan ibadet suçtur. Gösteriş için, kılınan namaz, dıştan temiz, saf görünürse de içi gizli şirkle bulanmaktadır. (II, 3384-85.)
Başkaları tarafından takdir edilme ve beğenilme, nefse hoş gelen bir durumdur. Kişi bu duyguyu kontrol edemezse davranışlarını bu arzu doğrultusunda gerçekleştirmeye çalışır, zamanla insanların yanında başka türlü, yalnızken başka türlü davranmaya başlar ve ikiyüzlü bir kişiliğe bürünür. Hâlbuki insanları bu şekilde aldattığını düşünen riyakârın bu sahte tavrı, ahirette ortaya çıkacaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “…Kim, görsünler (riya) ve duysunlar (süm’a) diye bir kişiyi yüceltirse Allah da kıyamet günü onun gösteriş ve insanlara duyurma niyetini ortaya çıkarır.” (Ebu Davud, Edeb, 35; Darimî, Rikâk, 35.) buyurmuştur. Dolayısıyla kişinin riya duygusundan kurtulabilmesi için Allah’a yerde ve gökte hiçbir şeyin gizli kalmadığını (Âl-i İmran, 3/5.), O’nun, kulların bütün yaptıklarını gördüğünü (Alak, 96/14.) ve hangi niyetle yaptıklarını bildiğini (Hud, 11/5.) hatırdan çıkarmaması önemlidir. Peygamber Efendimiz bu hakikati şöyle dile getirir: “Allah sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, bilakis kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34.) “Ameller ancak niyetlere göre değer kazanır. Herkes niyet ettiği şeyin karşılığını alacaktır.” (Ebu Davud, Talak, 10-11.) hadisi de niyetin güzel amellere ibadet değeri kattığını ifade eder. Öte yandan Efendimiz (s.a.s.) “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmektir. Sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” (Tirmizi, İman, 4.) buyurarak kulun da Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmesinin önemini vurgular.
Gerçek mümin, Allah’a gönülden bağlanır. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in ifadesiyle din samimiyettir. (Müslim, İman, 95.) Bu nedenle samimi mümin, dinin inanç, ibadet ve ahlak boyutlarını özümsemiş, bunları içselleştirmiş, gündelik hayatına yansıtmış ve ahlaki açıdan olgunlaşmış insan demektir. Bir gün Efendimiz (s.a.s.)’e gelen bir bedevi, “Bir adam var, ganimet elde etmek için savaşıyor, bir adam da kahramanlığı duyulsun diye, diğeri de görülsün diye savaşıyor. Bunlardan hangisi Allah yolundadır?” diye sordu. Allah Rasulü de ona, “Kim Allah’ı (tevhidi) yüceltmek için savaşırsa işte o, Allah yolundadır.” (Buhari, Farzu’l-humus, 10.) buyurdu. Burada asıl olan, insanın dışa yansıyan tutum ve davranışları değil, bunların kaynağında yer alan iyi niyet ve samimiyettir. Nitekim Allah Teala, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in şahsında bütün müminlerden dosdoğru olmalarını istemektedir. (Hud, 11/112.)
İslam’ın müminlerden istediği, riyakârlık olarak tanımlanan ve münafıkların özelliklerinden olan gösteriş merakını hayatlarının dışına itmeleridir. Bu nedenle insan, ibadetlerine ve amellerine riya bulaşmaması için dua etmeyi de ihmal etmemelidir. Nitekim Efendimiz (s.a.s.)’in de bu amaçla dua ettiğini biliyoruz. Enes b. Malik’in naklettiğine göre, bineğinin üzerinde (mütevazı bir şekilde) hacceden Efendimiz (s.a.s.) şöyle dua etmişti: “Allah’ım riyasız ve gösterişsiz bir hac eyle.” (İbn Mace, Menasik, 4.) Efendimiz (s.a.s.)’in ibadetlerin eda edilişinde gizliliği tavsiye ve teşvik etmesi, ibadetlere riya karışmasını önlemek açısından önemlidir. (Buhari, Ezan, 36.)
Kaynaklarda dünyevi konulardaki riyakârlıklara yer yer değinilse de (Mesela bk. Muhasibi, er-Riaye, s. 183-184; Gazzali, İhya, III, 297-299.) daha çok yukarıda da ifade edildiği gibi “ihlas” ve “sıdk” kavramlarının karşıtı olan riya üzerinde durulmuştur. Zira ayet ve hadislerde bildirilen manevi tehlikeleri dolayısıyla ahlak ve tasavvuf kitaplarında riya konusuna özel bir önem verildiğini görüyoruz.
Riya konusunu sistemli bir şekilde ele alan Haris el-Muhasibi, er-Riaye adlı eserinde konuya geniş bir bölüm ayırmıştır. (s. 153-306.) Ona göre riyanın ağır ve hafif dereceleri vardır. Ağır olanı, kulun Allah için yapılması gereken ameli insanlara gösteriş için yapması; hafif olanı ise sırf Allah için yapılması gereken ibadeti hem Allah’ın hem de kulların hoşnutluğunu kazanmak için ifa etmesidir. (s. 163-167.) O, riya duygusunun dışa yansımasının beden, dış görünüş, söz, amel ve sosyal çevreyle ilişkilere dindarlık süsü verme gibi beş şekli olduğunu söyler. Mesela, bir kimsenin ahiret endişesi taşıdığını göstermek için yüzüne kederli bir görüntü vermesi; oruçlu olduğu bilinsin diye sesi kısılmış, gözlerinin feri sönmüş bir hâl takınması; âbitler ve zahitler gibi saçı başı dağınık görünmesi; konuşmalarında hikmet sahibi, âlim ve zikir ehli bir kimse olduğu izlenimi uyandırmaya çalışması; oruç ve hac gibi ibadetlerinde titiz bir dindar görüntüsü sergilemesi; ilim ve din ehlinden olduğunu, ilimde ve dinde yüksek bir mertebede bulunduğunu hissettirmek amacıyla âlimler ve âbitlerle düşüp kalkması gibi hususlar riyanın dışa yansıma örnekleri arasında zikredilebilir.
Gazali ise insanlardaki mevki tutkusunu ele alıp inceledikten sonra bu tutkunun bir neticesi olarak gördüğü riyanın, amellerin kabul edilmesine etkisi bakımından farklı derecelerini sıralamıştır. O, gösteriş kastı arttıkça riyanın zararının artacağını, Allah rızası, ibadet niyeti ve sevap beklentisi arttıkça da riyanın zararının azalacağını ifade etmiştir. En tehlikeli riyayı ise kalpte yalnız Allah’a gösterilmesi gereken tazimi Allah’tan başkasına gösteren kişinin riyası olarak belirtmiştir. Zira ona göre böyle bir kişi Allah’a itaat ediyor gibi görünse de gerçekte başkasına itaat etmektedir. Riyanın bundan dolayı gizli şirk olarak kabul edildiğini söylemiştir. (İhya, III, s. 274-335.)
Amellerde esas olan gizliliktir. Çünkü gizlilik ihlaslı olmayı ve riyadan kurtulmayı sağlar. Nitekim Efendimiz (s.a.s.) sadakasını gizli veren kişinin Allah Teala’nın en sevdiği üç kişiden biri olduğunu buyurmuş (Tirmizi, Sıfatü’l-cenne, 25.) ve yalnız başına kaldığında Allah’ı zikredip gözyaşı döken kişiyi de Allah Teala’nın ahirette kendi himayesine alacağı yedi kişi arasında saymıştır. (Tirmizi, Zühd, 53.) Ancak amelleri açıktan yapmanın sakıncasının bulunmadığı, hatta faydalı olduğu durumlar da vardır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Sadakaları aşikâre olarak verirseniz bu ne güzel! Eğer yoksullara gizlice verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/271.) buyurulmuştur. Hac, cihat ve cuma namazı gibi gizlenmesi mümkün olmayan ameller de vardır. Namaz, oruç ve sadaka gibi gizlice yapılabilen amellerin insanlara örnek olup onları da hayırlı faaliyetlere teşvik etmek amacıyla açıktan yapılabilir. Nitekim bir adam, “Ey Allah’ın Rasulü! Bir kimse bir amel işler ve onu kimse görmesin diye gizli tutar, fakat sonradan onu başkalarından öğrenince hoşlanır. (Bu kimsenin durumu nedir?)” diye sorunca Rasulüllah ona şöyle cevap verir: “O kimseye iki mükâfat vardır: Biri, (amelini gizlediği için) gizlilik sevabı, diğeri de (başkalarının onu örnek almasına sebep olacağı için) işlediği amelin açığa çıkmasının sevabı.” (Tirmizi, Zühd, 49.) Öte yandan amel açıktan yapılabilirse de gösteriş tehlikesinden kaygı duyulduğu durumlarda gizliliğin daha faziletli olduğunda ittifak edilmiştir. Sufiler, ayrıca amellerden önce, amel esnasında ve amellerden sonra riya duygusuna kapılmanın ibadetlerin kabul edilip edilmemesini ne ölçüde etkileyeceği konusu üzerinde de durmuşlardır. (Muhasibi, er-Riaye, s. 208-213; Gazzali, İhya, III, 307-318.)
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Müslümanlar olarak bizler ilim, amel ve ihlas bütünlüğünü hayatımızın her safhasında her iş ve ibadetimizde gözetmek durumundayız. Buna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. İlimsiz amel ne ise ihlassız amel de odur. Riyadan korunmanın en kestirme yolu, -kanaatimizce- yaptığımız amel ve ibadetleri sadece Allah rızası için yapmaya çalışmak ve başkaca bir amaç gütmemektir. Aksi hâlde ihlas yerine riya ile amel ve ibadet edenler, Kur’an ve sünnetin ifadesiyle, çeşitli vesilelerle tenkit edilmiş ve hatta azaba duçar olacakları bildirilmiştir. Şehitlik, namaz, oruç, sadaka vb. hususlarda olduğu gibi ayet ve hadislerdeki uyarılar, niyet, ihlas, sıdk ve samimiyetin önemine güçlü bir şekilde dikkat çeken hususlardır. Birey olarak gösterişi ne ölçüde terk edebilirsek o ölçüde samimi, dürüst, ihlaslı ve şirkten uzak bir toplum olabileceğimiz izahtan varestedir.