Makale

ATEŞİN HÂRINDA GÜLÜMSEYEN ÇİNİ

ATEŞİN HÂRINDA
GÜLÜMSEYEN
ÇİNİ

Ayfer Balaban

Bir tür beyaz topraktan yapılan ve ışığa tutulduğunda ışığı göstermeyen seramik işlerine verilen bir isim olan, Orta Asya ve Türkistan’da "kaşi" olarak tanımlanan çiniler, Türkler tarafından özellikle süsleme amacıyla kullanılmıştır.
Geçmişi 9. yüzyıllarda Uygurlara kadar dayandığı kabul edilen, rengi, kalitesi, deseni ile farklılıklar göstererek günümüze ulaşan çini sanatı, Türk- İslâm sanatları arasında müstesna bir yere sahiptir.
11. ve 12. yüzyıllarda Karahanlı ve Büyük Selçuklu mimarisinde ilk örneklerini vermeye başlayan çini tezyinatı, Anadolu’da çok daha zenginleşerek gelişir. Selçuklu çini sanatı Türk- İslâm eserlerinde mimarî bir hamle olarak nitelenebilir.
Selçuklu devri yapılarında, düz firûze, az patlıcan moru ve kobalt mavisi çini plâkalardan meydana gelen duvar kaplamaları, bir iç tezyinat unsuru olarak kullanılmıştır. Üçgen, kare, dikdörtgen ve altıgen formlu çiniler, bazen altın yaldız veya varakla işlenmiş bitkisel kökenli desenlerle zenginleştirilmiştir. Duvarları, tonozlar ve kubbesi tamamen çini kaplanmış olan Konya Karatay Medresesi bu döneme ait güzel bir örnektir. Yine az da olsa tek renk firûze veya lâcivert zemin üzerine beyaz kabartma yazılı olarak kullanılan çini plâkalar veya kabartmalı bitkisel olarak işlenen çinileri, Konya II. Kılıç Arslan Türbesi Lahitleri ve Konya Alâattin Camii kitabesinde görmek mümkündür.
Anadolu Selçukluları döneminde "sırlı tuğla tekniği"nin kullanılması bir ilk olarak dikkatleri çekmektedir. Aynı şekilde ilk örnekleri Türkistan bölgesinde, Karahanlı ve İran’da görülen çini mozaik işçiliği, 1 3. yüzyılda Selçuklu devri çini süslemelerinde de özgün örnekleri ile görülmektedir. Anadolu Selçuklu dinî mimarisinde zengin bir şekilde kullanılan çini mozaik işçiliği, İslâm sanatına kazandırılmış önemli bir yeniliktir.
Çini mozaikler iç duvarlara, kemer, eyvan, pencere ve kapı alınlıklarına âdeta bir gelinlik gibi giydirilmiştir. Kubbe, kubbe kasnağı ve mihraplara genellikle firûze renk hakim olmakla birlikte, yardımcı renk olarak mor ve kobalt mavisi kullanılmıştır. Konya Karatay Medresesi ve Sivas Gök Medrese Mescidi, Selçuklu dönemi çini mozaik bezemelerinin önemli örneklerindendir.
1 3. yüzyıl ikinci yarısında renk olarak kobalt mavisinin kullanımı artmışsa da firûzenin hakimiyetini gölgeleyememiştir. Bu yüzyılın ortalarına kadar genellikle geometrik kompozisyon ve kûfî yazı bordürü dikkat çekmektedir. Ancak, daha sonra geometrik unsurlar ile bitkisel bezeme ve rûmîlerin yoğunlaştığı görülür.
"Ankara’daki Arslanhane Camii de firuze ve lâcivert renkli mozaik çininin kullanıldığı mihrabı ile 13. yüzyıl sonunda varılan zenginlik ve teknik gelişmeyi gösteren görkemli örneklerdendir.
İslâm mimarisinde çini mozaik bezemelerin mihrapta kullanılmasının ilk kez Anadolu Selçuklularıyla başlaması da önemli bir husustur.
Selçuklu mimarisinde ortaya çıkan çini mozaik tekniği, OsmanlI sanatının erken dönemlerinde, 14. yüzyıl sonlarına dek kullanılmıştır.
Selçuklu saraylarının ve köşklerinin sıraltı ve lüster tekniği ile işlenmiş çinileri, bu yönüyle dinî mimaride kullanılan çinilerden farklılık gösterdiği gibi, kompozisyon ve renklerindeki uyumuyla da özel örneklerdendir. Selçuklu saraylarından Beyşehir Kubadabat Sarayı çinileri incelendiğinde, hem bir mukayese imkânı bulunacak, hem de aradaki fark anlaşılacaktır.
Konya Alâattin Sarayı’nda kullanılan çiniler, teknik (çok renkli sır üstü ve sır altı boyama - minâi tekniği), renk ve şekil bakımından diğer Selçuklu sarayı çinilerinden farklıdır. Minâi tekniğinde çiniler saray hayatına dair, hareketli minyatür sahnelerinden oluşur. Buradan hareketle, Büyük Selçukluların bulduğu bir tekniğin Anadolu’da devam etmiş olduğu anlaşılır.
16. yüzyılda renkli sır tekniğinin kullanılması ile birlikte Osmanlı çiniciliğinde yeni bir tarz ve parlak bir dönem oluşmaya başlar. Mozaik çinide kullanılan renk ve desenler, yerini yeni desen ve renklere bırakır. Hatayî ve rûmî motifler, kıvrım dallı sular, çiçekler, çinilerimizide, sarı, mavi, turkuaz, yeşil, beyaz, hatta pembe tonlarda tebessüm etmeye başlar. Bu yüzyılda Bursa türbelerinde ve Edirne Muradiye Cami’inde görülen mavi-beyaz renkleriyle İznik çinileri bir yeniliktir.
16. yüzyılda Osmanlı sanatının klâsik döneminde sır altı tekniği keşfedilmiştir. Bu dönemde rûmî, bulut ve hatâîler yeşil, beyaz, firûze, mavi ve kısa bir süre de olsa mercan kırmızısı ile renklendirilmiş daha sonra sırlanarak fırınlanmıştır. Topkapı Sarayı’nda Türkalı diye de ifade edilen mercan kırmızısının yoğun olarak kullanıldığı dinî koleksiyon mevcuttur. Bu sarayda 16. yüzyılın ikinci yarısının en kaliteli çinilerinin bulunduğu bölümlerden biri de Hırka-i Saadet Dairesi’dir. Baharda açmış ağaçlar üzerinde kuşlu panolar, toprağın insan eli ve ateşle bulduğu biçimler, bu kutlu mekânın manevî atmosferinde estetik bir heyecan uyandırır ve kalbi En Güzel’e bu heyecenla açar. 70 kadar kompozisyonla 2000’den fazla çininin kullanıldığı İstanbul Sultan Ahmet Camii’nde, Türkalı- nın aynı canlılıkta olmadığı dikkat çekmektedir. Bu dönemde çini sanatı zirveye ulaşmıştır. İstanbul Takkeci İbrahim Ağa Camii ile Üsküdar Valide Camii 16. yüzyıl sonlarının eserlerindendir.
Bir çini merkezi olan İznik’teki atölyeler 17. yüzyıla kadar çalışmıştır. Ve yüzyılın ortalarında kalitenin düşmesiyle birlikte kırmızı da yerini kahverengiye terk etmiştir. Daha sonraları Kütahya, çinicilikte şöhret bulmuş, burada kurulan atölyeler 18. yüzyıl başlarında kapasitelerini artırmışsa da, İznik çinileri şöhretlerini teslim etmemişlerdir. Kütahya çini atölyelerinde farklı üslûplara yönelinmiş, motifler irileşmiştir. 1 718. yüzyılda Kütahya’da, Kâbe ve Medine-i Münevvere’yi tasvir eden çinilerin yapılması da dikkat çeken bir yeniliktir. Lâle devrinin sonlarında, Haliç’de, Tekfur Sarayı’nda kurulan çini atölyesi de uzun ömürlü olamamıştır. (Burada üretilen çinilerin sırlarının bozuk çıkması nedeniyle) 18. yüzyıl sonlarında inşa edilen 3. Ahmet Çeşmesi bu atölyenin eseridir. 19. yüzyıl batılılaşma dönemiyle birlikte, yapılarda çini kullanılması azalır. Yüzyılın yarısına doğru klâsik Türk seramiğinden uzaklaşılarak, modern bir anlayışa kayılmış ve 19. yüzyılda kalitede bir düşüş yaşanmıştır.
20. yüzyılda yeni arayışlar başlamış ve bir ara İznik motiflerine dönülmüştür (Eyüp Sul- tan’da 5. Mehmet Türbesi’nde görüldüğü gibi).
Bursa Yeşil Cami ve Külliyesi, Edirne Muradiye Camii (1436), dünyayı hayran bırakan Rüstem Paşa Camii (1561), İstanbul Kadırga’da Sokullu Mehmet Paşa Camii (1571), çinili mihrabının süslemelerinin dönemin kumaş desenlerine benzerliği ile şaşırtan İstanbul Piyale Paşa Camii (1573), 17. yüzyıl çini sanatına kaynak gösterilebilecek güçte Üsküdar Valide Atik Camii (1583), kayıtlara göre 21043 çininin kullanıldığı, Türk çini sanatının en ihtişamlı dönemine ait örnekleriyle İstanbul Sultan Ahmet Camii (1609-17) gibi şaheserler bırakmış bir milletin torunları, bugün, bunları aşmak şöyle dursun, aynı güzellikte eserler vücuda getirememektedirler.
Yeni yapılarda yüzlerce yıllık tecrübenin ne kadar kolay bertaraf edildiğini görmenin, çini panolarda lâlenin, karanfilin, kıvrım kıvrım dalların, rûmîlerin tam kalbine estetik yoksunu duvar saatlerini asmak, elektrik sayacı yerleştirmek için çakılan çivilerin kanattığı yüreğimden, şaheserlerimiz ve onları vücuda getirenlerden utangaçlığım adına, geçmişten geleceğe biraz merhamet duası , biraz ilgi, biraz gayret ola.