Makale

Kara Gün Dostu Kızılay

Kara Gün Dostu
KIZILAY

Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
Ankara Ü. Ilâhiyat Fakültesi

"ilk anılarımdan birini, belki de birincisini 1953 Gönen depremi sonrasında Kızılay çadırında, annemin, dizi dibinde geçirdiğim günler-geceler oluşturmaktadır. Şefkat pınarı anneciğim, aslında beni hayatın bütün depremlerinden korumaya çalışmıştır. Bu nâçiz çalışmamı ona ithaf ediyorum".
Kolaylıkla anlaşılacağı üzere tırnak içerisinde verdiğim üç cümle, bir kitabın ithaf yazısıdır. Ocak 1898 Balıkesir Depremi ve Sonrası (Ankara, 2003) adlı araştırmamın başında yer almaktadır. Bu kitabın basım çalışmaları sırasında rahmetli annem benim yanımda, yaşlılığın verdiği sıkıntılarla baş etmeye çalışıyordu. Kitap basıldığında ise ona bu cümleyi, hasta yatağında ancak bir defa okumam mümkün olabildi. Birkaç gün sonra da Rabbine kavuştu, işte Kızılay’la benim tanışıklığım da böyle, yani ta çocukluğumun ilk senelerinde başlamıştı. Sonra aradan yıllar geçti. 1977 senesinin soğuk bir İstanbul gecesinde ilk oğlum doğduğunda, az bulunan gruplardan bir ünite kan ihtiyacımız olmuştu. Kızılay’ın Çapa’daki Kan
Merkezi’ne telefon etmiş, aradığımız kanın bulunamadığını öğrenmiştim. Fakat iki saat kadar sonra, belki de veren olmuştur, bir defa daha sorayım dediğimde, büyük bir çaresizlik içerisinde aramakta olduğum kanın bu arada geldiğini öğrenmiştim. Bunlar Kızılay’la benim en önemli karşılaşmalarım olarak gönül dünyamın derinliklerinde yer alan iki hatıradır. Daha sonra değişik yer ve zamanlarda Kızılay’ımızın gönüllerimizi aydınlatan, kararan günlerimize ışık veren çok sayıda ve değişik muhtevadaki faaliyetlerini görmüş, dinlemiş, okumuşuzdur.
Bunlardan bir örnek olmak üzere, Ragıp Akya- vaş’ın muhtelif gazetelerde yayınlanmış yazılarının derlenmesinden oluşan Tarih Meşheri I (Ankara, 2002, s. 192-207)’den bir iktibas yapabiliriz. Merhum R. Akyavaş, kızı Beynun Hanım tarafından düzenlenen külliyâtının bu kısmında, genel olarak tarihî muhtevalı hatıralarına yer vermektedir. Bu arada da Hicaz’dan Çanakkale’ye, oradan Romanya içlerine uzanan bir genişlikte, muhtelif cephelerdeki askerlik hayatından görünümler ortaya koymaktadır. Yazıların değişik zamanlarda kaleme alındıkları düşünülürse onun, aynı olayı veya hayatının muayyen bir dönemini, farklı tarihlerde birkaç defa anlatmış olmasını tabiî karşılamanın gereği ortaya çıkar. İşte bu durumdaki anlatımlardan biri de, I. Cihan Harbinin önemli cephelerinden birini oluşturan Kanal Sefe- ri’yle ilgili olarak yazdıklarıdır. Çanakkale gibi zaferler, Sarıkamış gibi facialar gördüğümüz ve sonunda bir devleti enkaz hâline getirip, yıkıntılarından Türkiye Cumhuriyetini çıkardığımız bu cihan harbinin, bizim açımızdan başarıyla sonuçlanmayan kanlı vuruşmalarından biri de, Süveyş kanalını geçerek Mısır’a hakim olma uğruna, İngilizlerle yaptığımız savaştır.
Ragıp Akyavaş, iyi düşünülmemiş, yeterince hazırlanılmamış ve neticesi binlerce şehit ve gaziye, ülkenin imkânlarının heder edilmesine mâl olan Kanal Seferi’ni, Şam’dan hareketle Tih sahrasının, diğer ismiyle Sînâ çölünün aşılması, cepheye varış ve dönüş de dahil olmak üzere sekiz yazısında anlatır. "Gıda olarak nasibimiz bir matara su, bir avuç kırık peksimet ve birkaç hurmadan ibaretti. Top çeken hayvanlara da beş litre su verilirdi ki, bu kurtlanmış, kokmuş yağmur suları o cefâkeş hayvanların dahi hayvanlık haysiyetine dokunur, koklar koklar tiksinerek içmezlerdi. Bu yüzden birçok mekkâre ve topçu hayvanı telef oldu, işte bu minval üzere bata çıka on beş günde Kanal’a vâsıl olduk". R. Akyavaş, yolculuğun zahmetini, Şubat ayı olmasına rağmen gündüzlerin tahammülü güç sıcaklığı, buna mukabil gecelerin dondurucu soğuğunu, susuzluk dolayısıyla çektikleri sıkıntıları uzun uzun anlatıyor. Nihayet Kanal’a varılmış, bu defa da çok şiddetli bir kum fırtınasına maruz kalınmıştır. Sayı olarak kat kat fazla ve mücadeleye iyi hazırlanmış ingilizler karşısında başarılı olunamamış, binlerce vatan evlâdı şehit olup oralarda kalırken, R. Akyavaş ve diğer yaralılar, Tih sahrasını bu defa da develerin sırtında geçmişlerdir. Şimdi bir defa daha onun anlatımına dönelim; "Bu sefalet içinde az gittik uz gittik, çölün kenarında Hafîretüloca denilen bir noktaya vâsıl olduk. Burası ne bir şehir ve ne de bir köydür. Ne ağaç, ne su ve hattâ ne de yaşayan bir böcek var! Birden gözlerimiz şıkır şıkır ışıklarla aydınlandı. Her biri ufak bir koğuş cesâmetinde beyaz çadırlar kurulmuş bizi bekliyor! Tepelerinde Hilâliah- mer’in şefkat timsali olan bayrağı dalgalanıyordu.
Kızılay’ın insaniyetli doktorları, hemşireleri, hastabakıcıları bizleri güleryüzle karşılayıp develerden indirdiler. Bu heyet tâ İstanbul’dan gelmiş! Süveyş im- dad-ı Sıhhiye Hey’eti! Yaralılara temiz çamaşırlar giydirdiler, vücudumuzu sabunlu sularla temizlediler ve sakız gibi beyaz çarşaflar yayılmış yataklara yatırdılar. Rüya mı görüyorduk acaba? Hayır rüya değil, hakikatin tâ kendisi idi.
Derken efendim, güler yüzlü, beyaz gömlekli bir hemşire bizlere yemek getirdi. Gözlerime inanamadım, sordum:
-Bunlar nedir, kim gönderdi, nereden geliyor?
Gayet mütevazı ve munis bir sesle cevap verdi:
-Hilâliahmer’in efendim!
Gözlerim yaşardı. Nâil olduğum bu nimet, bu ikram, yalnız ve yalnız yurttaşlarımızın yardımları ile temin edilmişti". Ragıp Akyavaş’ın anılarında Hilâliahmer, her sıkıntının yanı başında, gülümseyen müşfik bir annenin yüzü misali defalarca karşımıza çıkmaktadır.
Bilindiği gibi gerek İslâm Tarihi’nin genelinde ve gerekse millî tarihimiz olarak Türk-İslam Tarihi’nin muhtelif sayfa ve safhalarında, farklı yardımlaşma ku- rumlarıyla karşılaşırız. Bunların çoğu vakıf kuruluşlardır ve kelimelerin tam anlamıyla, hayatın bütününü kapsarlar. Nitekim atalarımız doğmamış çocuktan, ölenlerin mezarlarına kadar, bir insanı ilgilendiren hayatın ve hayat sonrasının bütün devreleri için vakıflar kurmuşlardır. Müslüman Türklerin şefkat ve merhametleri, canlıların hepsinin Yüce Yaratıcı tarafından yaratılmış ve korunmaya hak sahibi oldukları gerçeğinden hareketle, hayvanları ve bitkileri de kuşatmış, onlar için de vakıflar tesis edilmiştir. OsmanlIları göz önünde bulunduracak olursak, klâsik dönemde geçerli olan ve hatta zorunlu olarak zamanın değişimine ayak uydurmakla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nde bugün de varlığını devam ettiren vakıflar yanında, başka bir kısım yardımlaşma müesseselerine de gereksinim duyulduğunu ve bunların kurularak, geliştirildiklerini ifade etmemiz yerinde olacaktır.
Müslüman gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın ülkenin bütün yetim çocuklarına hizmet vermek üzere ilki Midhat Paşa tarafından, bugün sınırlarımızdan çok uzakta kalmış olan Niş’te 1863 sonlarında kurularak, bütün Osmanlı ülkesi genelinde yayılma imkânı bulan, tarihimizin ilk sanat okulları Islahhâneler, bu alanda çok dikkat çekici bir örnek oluştururlar. Cemi- yet-i Tedrîsiye-i islâmiye’nin önceleri Kapalıçarşı’da çalışan çıraklara yönelik sabah kursları şeklinde başlattığı çalışmalarının nihaî noktası olan ve Müslüman yetim çocukların okutuldukları, döneminin en modern eğitim öğretim kurumu Galatasaray Sultanîsi ayarındaki Daruşşafaka ise, 28 Haziran 1873’ten günümüze ve Allah’ın izniyle daha uzak geleceklere kadar hizmetlerini sürdürecek bir diğer örnektir. Faaliyetlerini yardımseverlerin bağışlarıyla devam ettirmektedir. Dârüleytâmlar, II. Meşrutiyet’te ortaya çıkan ve gerek Balkan ve gerekse I. Cihan Savaşı’nda kimsesiz kalan çocukları öncelikle barındırmayı, sonra da birer meslek sahibi yaparak hayata hazırlamayı hedefleyen kurumlardı. Sivil bir girişim olarak 6 Mart 1917’de kurulan Himâye-i Etfâl Cemiyeti’ni de bu vesile ile hatırlamamız yerinde olacaktır. Günümüzdeki durumu dolayısıyla çoğumuzun yalnızca yaşlılara hizmet ettiğini düşündüğümüz Dârülaceze ise, din farkı gözetmeksizin çocuk, genç veya yetişkin bütün bakıma muhtaçlara yardım amacıyla kurulan ve 2 Şubat 1896’dan itibaren faaliyetini sürdüren bir diğer sosyal yardım kurumumuzdur.
Genel olarak ülke çapında teşkilâtlanma imkânına kavuşan, hiç değilse farklı yörelerinden gelen ihtiyaç sahiplerine hizmet veren bu kurumlar yanında, hemen her bölgede kurulmuş, çok sayıda mahallî yardım müesseseleri bulunmaktadır ki, bunların kısmî bir envanterini vermek için bile, ciddî araştırmaların yapılmasının gerektiğine şüphe yoktur. Biz yalnızca örnek olarak hatırlanması dileğiyle birkaçının isimlerini şu şekilde gösterebiliriz. 1911 tarihli nizâmnâmesinden tanıdığımız, Bayburt Müslüman Dilendirmezler Cemiyeti, 24 Temmuz 1916 tarihinde vakfiyesi düzenlenmiş olan, Bursa’nın Çekirge semtindeki İnegöllü-oğlu Hacı Safvet Erâmilhânesi (Dullar Evi), Edremit’te 26 Ocak 1918’de açılan Yetimler Yuvası, yine bir devrede Balıkesir’de görev yapan, tâşe-i fukara Komisyonu, Kastamonu’da 8 Ocak 1909’dan itibaren Cemiyet-i ilmiye’ye mensup ulema tarafından esnaf çıraklarına yönelik olarak faaliyete geçen dinî bilgiler kursu... vb.
Fakat bunların içerisinde hiç şüphesiz Kızılay’ımızın çok özel ve özellikli bir yeri bulunmaktadır ki, şimdi onun geçmişine kısaca bir göz atmamız yerinde olacaktır. Kızılay’ın kökleri 11 Haziran 1868’de Mecrûhîn ve Marzâ-yı Askeriyeye Muâvenet Cemiyeti’ne kadar uzanmaktaysa da, bu cemiyetin yeterli performansı gösterememesi dolayısıyla esas olarak Kızılay (Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti), 14 Nisan 1877’de dönemin padişahı II. Abdülhamid’in himayesinde kurulmuştur. Fakat bundan sonra da çeşitli nedenlerle ve muhtelif defalar, Kızılay’ın çalışmaları yavaşlamış, aksamış veya tamamen durmuş, bu sebeplerle de onun için yeni başlangıçlar yapılması gerekmiştir. Bu yolda 24 Mayıs 1897 tarihi, ikinci kuruluş, 20 Nisan 1911 tarihi ise üçüncü ve günümüze kadar hizmetlerinin kesintisiz sürdüğü üçüncü kuruluş olarak değerlendirilmektedir.
Kızılay veya başlangıçtaki ismiyle Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti ile ilgili olarak hatırlanması gereken birçok husus varsa da, bizim bakış açımızdan ihmal edilmemesi gereken noktalar içerisinde, teşkilâtın kuruluş ve gelişmesinde, Müslümanlarla beraber gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarının katkılarının da unutulmaması gerektiğidir. Yani bu İnsanî çabanın içerisine Müslüman Osmanlı yurttaşları yanında, Müslüman olmayan yurttaşlarımızdan da katılanlar bulunmuşlardır. Bir diğer husus, hizmetin gereği olarak ortaya konan güzellikte, erkeklerle birlikte kadınların da çok etkili bir biçimde rol sahibi olduklarıdır. Üçüncü konu, cemiyetin kendisi için kabul ettiği isimde yer alan "Hilâl-i Ahmer/Kızılay" terimi ve bu terimin göstergesi olan beyaz zemin üzerindeki kırmızı hilâl işareti/resminin genel kabul görür hâle gelmesidir ki, bu sonuncunun kısa da olsa açıklanması yerinde olacaktır.
Bilindiği gibi başlangıcında Kızılay, savaşlarda yaralanan askerlere hizmeti hedeflemişti. Bu hâliyle de kendisinden daha önce Avrupa’da kurulmuş olan Kızılhaç organizasyonuyla paralel hizmet vermekte idi. Aslında Kızılay’ın kuruluş ve gelişmesinde, Avrupa’da teşkilâtlanan Kızılhaç’ın bir örnek oluşturmuş bulunduğunu ifade etmemiz yerinde olacaktır. AvrupalIlar bizden önce düşünmüş ve kurmuş, biz de doğrunun böylesi olduğunu kabul etmiş ve benzer kurumu ülkemizde oluşturmuşuzdur. Tabiatıyla burada karşımıza isim konusu çıkmaktadır. Madem bunun ilk örneği Avrupa’da çıkmış ve milletlerarası kabul gören bir kuruluş olarak Kızılhaç isim ve sembolüyle tanınmışsa, farklı dinlerdeki milletlerden benzer organizasyonu oluşturanlar da bu isim ve sembolü kabul etmeliydiler. Avrupalılar bunun dinî düşüncelerin uzağında bir konu olduğunu, nitekim Çin, Siyam, Japonya gibi halkı Hıristiyan olmayan devletlerin de Kızılhaç isim ve sembolünü kabul ettiklerini ifade etmekteydiler. Halbuki konu bizim açımızdan çok farklı idi. Çünkü biz, yüzyıllarca hilâlin gölgesinde yaşamış, hilâlin yüceltilmesi uğruna çaba göstermiş, haça karşı savaşmış, haçı yüceltenlerle cihat etmiştik. Bizim durumumuz ne Çinlilere, ne Japonlara ve ne de başkalarına benzerdi. Bu nedenle de 1877’de Kızılay’ın kuruluşuyla birlikte, sembol olarak beyaz zemin üzerine kırmızı hilâlin seçilmiş olduğu gerekli yerlere bildirilmiş ve bunun takibi ısrarla yapılarak, 1907’den itibaren bütün devletler tarafından kesin olarak kabulü sağlanmıştır.
Kuruluşundan günümüze Kızılay, kendisi için belirlenen ulvî hedefler istikametinde, çok sayıdaki başarılı hizmette yer almıştır. Onun, sıkıntıda bulunanlara, katiyen din ve etnik köken ayırımı yapmadan ve hiçbir şekilde karşılık beklemeksizin yaptığı yardımlar, dün de bugün de millî sınırlarımızla kayıtlı olmamış, bütün insanlığı kapsamıştır. Kuruluş yıllarında savaşlarda yaralanan askerlerin tedavisine öncelik vermesi dolayısıyla, Osmanlı son döneminin bütün savaşlarında etkin roller üstlenen Kızılay’ın bu yoldaki faaliyetleri arasında sırasıyla; Doksan Üç Harbi diye isimlendirilen 1877/78 Osmanlı-Rus Harbi, 1897 Osmanlı-Yunan Harbi, Atatürk’ün de bizzat katıldığı Italyanlara karşı Afrika’daki son vatan toprağı Trab- lusgarb’ı savunduğumuz savaşta, Balkan savaşlarında, I. Cihan Harbi’nin muhtelif cephelerinde değişik milletlere karşı verdiğimiz savaşlarda, nihayet Kurtuluş Savaşı’nda Kızılay’ı hep yanımızda, yakınımızda bulduk. Zaman içerisinde Kızılay’ımızın faaliyet alanı hemen bütün sıkıntıları içerecek derece de genişletildi. Artık yangında, selde, kuraklıkta, kıtlıkta, sıcakta, soğukta... kişilerin veya toplumların üstünden gelmekte güçlükle karşılaştıkları her yerde Kızılay’ımız vardır. Bizler onun şefkat ellerinin, ihtiyacımızın olduğu bütün zamanda üzerimizde olacağının huzurunu duymaktayız.
Satırlarıma son verirken haklı olduğuna inandığım bir temennimi, Kurumlar Tarihçisi kimliğimle de teyit ederek, dile getirmek istiyorum. Kızılay, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal ederek, ihtiyacın, hizmetin ve ona gönül verenlerin varlığı oranında müesseselerin de hayatiyetlerini sürdüreceklerinin güzel bir göstergesini oluşturmaktadır, ihtiyaç ve hizmetin bitmesi mümkün değildir. Öyle ise buna gönül verenlerin sayılarının artarak devamını sağlamak gerekir. Bu ise onların feragat ve fedakârlıklarının takdiri, yani isimlerinin lâyıkıyla yaşatılmasıyla mümkündür. Hâlbuki günümüzde Kızılay’ımızın Etimesgut’taki Arşivi bizlere bu imkânı yeterince verememektedir. Kızılay yöneticileri hizmet imkânı bekliyorlarsa, buna katkıda bulunanların isimlerini yaşatacak, kendi kurumlarının geçmişinin araştırılmasına kolaylık sağlayacak Arşiv ve kütüphane düzenlemelerini de yapmak zorundadırlar. Bu onların ufuklarını açacaktır.