Makale

Doç. Dr. İsmail Kara “ İslâm dünyasında modernleşme aynı zamanda bir şekilde dinîleşmedir. “

SÖYLEŞİ

Doç. Dr. İsmail Kara

“ İslâm dünyasında modernleşme aynı zamanda bir şekilde dinîleşmedir. “

Söyleşi: Hafsa Fidan

Söyleşimizin başında bir giriş olması itibarıyla temel birtakım kavramları açmanızı istiyorum. "Modern, modernleşme, modernizm" dendiğinde ne anlıyorsunuz? Biliyorsunuz bu gibi felsefî kavramlar birbirinden oldukça farklı tanımlanmakta.
"Modern" kelimesini, biz felsefî ve İlmî terim olarak ele almak zorundayız. Yoksa lügatlere bakacak olursanız, belki "yeni", "çağdaş" gibi munis karşılıklar bulacaksınız. Türkiye’de özellikle son yıllarda, "modern" ile "modernizm" arasında ayırım yapalım diyenler var. Niçin bu ayırımı yapacağız? Psikolojik sebepler hariç tutulursa, bu sorunun cevabı bence tam olarak yoktur. Yani modern-modernizm ayırımını vurgulayarak, modernlik alanlarının bir kısmını içselleştirmek, benimsemek, normalleştirmek ve modernizm adına kendisine yönelik kabul edilemez uygulamaları, düşünceleri, politikaları geriye itmek, reddetmek temayülü var bunun arkasında.
Avrupa’da modern düşünce denildiği zaman, bunun tekâbül ettiği unsurlar bellidir. Bir defa modern düşüncenin geniş mânada dine -özel anlamda Hıristiyanlığa- karşı bir fikrî ve felsefî hareket olduğunu hesaba katmalıyız. Bir başka zaviyeden modernleşmenin bilim, akıl, tecrübe ve ilerleme merkezli bir düşünce olduğunu göreceğiz. Aydınlanma felsefesiyle örtüşen, aynîleşen yönleri var. Dolayısıyla kavram olarak modernleşme ile din arasında çok hayatî bir zıtlaşma ve gerilim alanı olduğu açık. Bu ifadelerimle, esas itibarıyla modernleşme ile modernizm arasında bir fark gözetmenin, bizi sağlıklı düşünme alanlarına götü- remeyeceğini de söylemiş oluyorum. Birileri modernleşmeyi sıradan veya tabiî, beklenebilir yenilik, yenileşme hâdisesi olarak görürse, o bizim konuştuğumuz alanın dışında bir şeylerden bahsediyor olmalıdır. Avrupa’daki modernleşme düşüncesinin belki başarısından bahsedilecekse, tekrar bir şekilde, kendi dinî kaynaklarını ve kültürünü içine almaya doğru bir seyir takip etmiş olmasıdır. Ama bu gün de modernleşme dediğimiz hâdise ile geniş mânada din arasında hâlâ felsefî bir karşıtlık ilişkisi vardır.
Peki bu modernleşme anlayışı bize nasıl gelmiştir?
İslam dünyasına ve Türk modernleşmesine intikal edersek, biraz farklı ve bizim için önemli bir manzara ile karşılaşacağız. Batı Avrupa’da modernleşme, dine karşı, dinden kurtulmaya dönük bir hareket olarak, bir felsefî ve İlmî hareket olarak teşekkül ederken; bizde modernleşme, aynı zamanda devleti ve dini kurtarmak için başvurulan bir düşünce süreci, bir müesseseleşme ve tavır alış süreci olarak ortaya çıktı ve gelişti.
Yani, tamamen kendi felsefesinden uzaklaşıp, yeni bir felsefe ile sunulan bir hareket mi oldu?
Aslında bizde modernleşmenin felsefesi var mı idi, bundan çok emin değiliz. Pratik unsurlar ve arayışlar, âcil tedbirler öne çıkmış gözüküyor. Bugün yaşadığımız problemlerin bir kısmı da bununla alâkalı. Modernleşme dediğimiz hâdiseyi, kaynağı, felsefesi ve tabiatı itibarıyla bizzat kendisiyle tam örtüşmeyen bir bakış açısıyla almaya, edinmeye çalışıyorsunuz. Siz devleti ve buna bağlı olarak dini kurtarmak için modernleşme projesine giriyorsunuz. Ama böyle girmiş olmanız İslâm dünyasında modernleşme süreçlerinin dinle çatışmadığı mânasına gelmez, gelmemiştir. Çünkü biraz önce söylediğimiz gibi modernleşmenin kendisinin bir tabiatı ve zemini vardır. Bunu sizin şu veya bu şekilde dönüştürerek, dönüştürmeyi düşünerek almanız, onun kendi mantığını ve argümanlarını tamamen ortadan kaldırmanız mânasına gelmez. Modernleşmenin bizde devleti ve dini kurtarıp kurtarmadığı da ayrı bir bahis tabiî.
Bu noktada gelenek tabirine de değinelim isterseniz? Meselâ İslâm dünyasının mütefekkirlerinden Seyyid Hüseyin Nasr’ın bir gelenek tanımı vardır. Nasr, geleneği din olarak anlar. Gelenek ve gelenekselcilik deyince ne anlıyorsunuz? Gelenek ve İslâm geleneği aynı şey midir?
Gelenekçi ekolün, Guenoniyen ekolün geleneğe yüklediği anlamlar, İslâm dünyasının şartları ve kültürüyle bence tam örtüşmez. Çünkü gelenekçi ekol, esas itibarıyla Avrupa’ya ve Ka- toliklere hitap ediyor. Bunu Rene Guenon açıkça söylüyor; diyor ki, "Şu anda bu işi anlayacak, iyi kötü gelenekle irtibat kurabilecek sadece Ka- tolikler olabilir, onun için biz onlara hitap ediyoruz." "Tradition"u da İslâm da dahil olmak üzere bütün dinlerin ve kültürlerin üstünde akan, onları belirleyen bir çerçeve hâline getiriyorlar. Onların gelenek yorumu kendileri açısından önemli bence. Ama biz geleneği konuşur ve tartışırken onların söyledikleri bize yetmez.
"Modern olan" ve "geleneksel olan" dediğimiz zaman, burada "geleneksel olan" en geniş mânâda "dinî olan" demektir. "Gelenek" bugün kullandığımız mânalarıyla klasik kaynaklarımızda var olan bir kavram değil. Ama bizde- ki karşılıklarına işaret ederek, meselenin biraz daha iyi anlaşılmasına ve tartışılmasına zemin açabiliriz. "Bizde geleneğin bir karşılığı olabilecek "anane", hangi ilim dalıyla alâkalı bir kavram?" diye bir soru sorsak. Hadis ilmiyle’ değil mi? Bu fevkalâde önemli bir şey. Modern İslâm düşüncesinin "kaynaklara dönüş" etrafında "anane"yi geriye itmesini veya "güçlü bir hadis anlayışını" devreden çıkarma temayülü taşımasını, modernleşme-gelenek çerçevesinde önemle zikredelim ve anlamaya çalışalım. Burada ananeye yönelik olan hareket hangi düzeyde olursa olsun, aynı zamanda dine yöneliktir. Halbuki "anane" burada temel dinî bir kavramdır. Yani vahyin ve vahyin yanında mutlaka ihmal edilmemesi gereken sünnetin intikali ile alâkalı çok temel bir kavram. İkinci olarak, fıkıh ve ahlâk kavramı olarak "örf", İslâm’ın ve bütün dinlerin meşru kabul ettiği bir dinî kaynaktır. Örf ve âdet dediğimiz zaman şimdi biz hayli sıradan bir şey anlıyoruz. Halbuki çok önemli ve dinin merkezinde kavramlardan biri. Yine İslâm modernizminin çok problemli olduğu "silsile" kavramı var. Silsile yani her şeyin bir hiyerarşik düzen içerisinde, bir zincirin halkaları gibi Hz. Peygambere, hadis-i şerife, Kur’an-ı Ke- rim’e, Yüce Allah’a çıkması. Silsile, modern İslâm düşüncesinin reddettiği veya hayli zayıflattığı bir şeydir. Hadisteki anane, fıkıh ve ahlâktaki örf, bütün ilimler ve sanatlar-zenaatlardaki silsile açısından, geleneğe ve gelenek-moder- nizm ilişkilerine bir daha bakalım. Modernleşme ve ıslahat hareketleriyle gelen anlayış ve tenkitler, gelenekle birlikte bizzat dinî alanı zayıflattı mı, tahkim mi etti?
Bu silsile anlayışı, dinî anlayış ve yaşantı açısından bir bütünlüğü ve dinamizmi de beraberinde getiriyor diyebilir miyiz? Kur’an, sünnet, örf vb. bir arada düşündüğümüzde bir bütün olarak yaşanan İslâm’a işaret ediyor. Bu silsile, hayatın pek çok yönünü çeşitli kaynaklarla sarmalayarak birlik oluşturuyor. Ama siz bunu parçalayarak örneğin, "sadece Kur’an’ı anlamaya çalışalım ve sadece Kur’an’la hareket edelim" dediğinizde, bu bütünlüğü ve dinamizmi yitirmiş oluyorsunuz.
Sadece dinamizmi yitirmiyorsunuz, kendinizi de kaybediyorsunuz. İslâm modernizmi tecrübesinin önümüze getirdiği hâdise şudur: Silsileyi -isterseniz buna dinî otorite de diyebiliriz- kaldıralım, tarihî sürekliliği önemsemeyelim, ulemânın müdevvenatının bağlayıcılığını kaldıralım, insanlar doğrudan kaynakla ve ilk tatbikatla yüz yüze gelsinler diyorsunuz. Niçin? Buradan mevcut şartlara daha uygun, daha uygulanabilir bir İslâm tasavvuru çıkacak ve "geri kalmışlıktan, ataletten" kurtulacağız. Şimdi biz bugün daha iyi biliyoruz ki, bu fiilî olarak mümkün olan bir şey değil, insanoğlu bunu yapamaz. İnsanoğlunun kafası ve zihniyet dünyası hafızasını silerek "beyaz bir sayfa" açamaz. Olsa olsa ortaya biçimsiz, sabiteleri olmayan, kaidesiz bir manzara çıkacaktır. Nitekim bugün İslâm dünyasının okumuş-yazmışlarının umumî manzarası budur. Netice itibarıyla modern Islâm düşüncesinin, kaynaklara ve asr-ı saadete dönerek, döndüğünü farzederek bize sunduğu hatta dayattığı "gerçek İslâm" düşüncesinin, ne kadar gerçek olduğu sorusuna benim vereceğim cevap menfîdir. Ne yazık ki bu önemli meseleyi, ortaya çıktığı zemin ve birbuçuk-iki asırlık tecrübe birikimi çerçevesinde olması gerektiği ölçüde konuşamıyor, tartışamıyoruz. İslâm modernizminin üst düzeyde muhasebesi henüz yapılmış değildir. Osmanlı-Türkiye tecrübesi ise hâlâ karanlıktadır.
Bilindiği üzere, "İslâmî modernleşme", geleneğin doğru yönden ve doğru yönü görebilme yeteneğinden, kısacası teoriden uzaklaştığını ve salt pratiklere dönüştüğünü ileri sürerek, kendi varlığına meşruiyet sağlamak istedi. Ve hâlâ kendisinin doğru yönü daha iyi gördüğü noktasında ısrar etmektedir. Sizce şu an hangi yöne niçin gittiğini bilen, yani teorisi olan bir İslâm modernleşmesinden söz etmemiz mümkün müdür?
İslâm modernleşmesini belli bir yere oturtabilmek için tarihî sürecine bakmak lâzım. Öncelikle çıkış noktasına ve şartlarına, ardından muhtevasına ve sonuçlarına ciddiyetle eğilmek gerekiyor. Ancak bu kapsayıcılıkta bir bakış açısı bizi hissî veya politik söylemlerden kurtarır. "İslâm modernleşmesi" dediğimiz hareketin, İslâm’ın tıkanıklığından kaynaklandığını söylemek bence mümkün değil, tarihen de doğru değil. İslâm modernizmi dediğimiz şey, aslında İslâm dünyasının kendisini Batı karşısında mağlup, geri durumda hissetmesinin akabinde, "niçin bu duruma düştük?", sorusuna verdiği cevaplardan biridir. Ve bu cevap bence tamamen yerli bir cevap değildir.
Verilen bu cevabın otantiklik sorunu mu var diyorsunuz?
Otantiklik sorunu var. İslâm modernizminin mayalandığı fikrî zemin, oryantalistik çevrelerin, "Islâm dünyasının geri kalış sebebi, İslâm’ın bizzat kendisidir" sloganı ile alâkalıdır. Şimdi bu hükmün, Müslüman bir hafıza tarafından, hem siyasî olarak hem de itikadî olarak kabul edilmesi mümkün olmadığı için, bu hüküm hafifletilerek şu hâle dönüştürülmüştür: "İslâm’ın bu günkü menfi durumda oluşunun sebebi, İslâm’ın bizzat kendisi değildir, İslâm’ın tarihidir, tarihteki yorumudur, Müslümanlıktır." Bu cümlede ifade edildiği şekliyle, "sebep İslâm’ın bizzat kendisi değil, İslâm’ın tarih içinde anlaşılmış ve yaşanmış hâlidir" demek, bunun oryantalistik söylemden bağımsız bir söylem olduğunu göstermez. Nispeten farklı fakat atıf kaynağı orası olan bir söylemdir. Peşi sıra bu söylemin dile getirdiği şey şudur: "Aslında İslâm, bugünkü Avrupa medeniyetinin geldiği noktayı kabule müsait bir durumdadır. Fakat İslâm’ın tarih içerisinde aldığı şekil ve zihniyet dünyası bunu kabul etmedi". Bugün "kaynaklara dönüş", "asr-ı saadete dönüş" söyleminin merkezinde bu bakış açısı vardır, İslâm modernizmi de buradan doğuyor. Bu noktada ben, İslâm modernizmi bugün bizim için elbette bir tarihî tecrübe olarak hususî bir öneme sahiptir, fakat her şey değildir diyorum. Bundan sonra yürüyeceğimiz yol itibariyle bunu zemin kabul edebilir miyiz denilirse, bu soruya verilecek cevap da bence menfî olmalıdır. Ciddî bir tetkik ve tenkit ameliyesi bizi bekliyor.
O halde İslâm modernizmi, İslâm düşünce geleneği için açılım sağlamıştır diyebilir miyiz?
Açılım sağlamış mıdır? bu tartışmaya açıktır. Eğer, "İslâm dünyası, bugün, İslâm modernizmi teşebbüslerinin ortaya çıktığı dönemden daha iyi durumdadır" diyebilirsek, bunun kendi mantığı içinde bir açılım sağladığını ve netice verdiğini söyleyebiliriz. Onun için, İslâm modernizmini birçok bakımdan değerlendireceğiz. Değerlendirme unsurlarından biri de iddia ettiği şeylerle, aldığı neticeler arasındaki ilişkiye bakmaktır. Bence bu bakımdan da yani iddialarıyla vardığı sonuçlar açısından da büyük bir yanılma ve başarısızlık söz konusudur. Yalnız bunu mutlaklaştırmayalım. Çünkü her doğru görüş, maddî ve fiilî olarak mutlak başarıya ulaşacak diye bir şey söz konusu değildir. Doğrulukla başarı arasında her zaman doğru orantı yoktur.
Bunu zikrettikten sonra İslâm modernizmi- nin iddialarının netice vermediğini söyleyebiliriz. Çünkü temel iddiası şuydu: Eğer kaynaklara ve asr-ı saadete bağlı bir İslâm yorumuna dönebilirsek, İslâm dünyasının muzaffer, me- sud, İlmî olarak çok yukarılara çıkmış bir dönemine tekrar kavuşabiliriz. Bu iddia gerçekleşmedi. Tam tersine, bana sorarsanız çöküşü süratlendirdi.
Bu noktada şimdi yapılması gerekenler sizce nelerdir?
Evet kaçınılmaz olarak geldik reçete yazmaya! Bugün gelinen merhale bizim için esas alınacak noktalardan biridir. O bakımdan diyoruz ki, modern İslam düşüncesi de bizim tecrübe hâzinelerimizden biridir. Bu merhalede bizim yapmamız gerekenlerin ilki, tevarüs ettiğimiz şeyleri, bize intikal eden bilgileri, hem yeniden gözden geçirmek hem de İslâm modernizmi öncesi klâsik İslâmî müktesebatı, -İslâm modernizminin sunduğu şekliyle değil farklı bir şekilde- tevarüs etme çabası içerisinde olmaktır. Bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bugün İslâm dünyasının okumuş-yazmışlarının kafasındaki İslâm algısı, klâsik İslâm algısı ile irtibatları fevkalâde zayıf bir İslâm algısıdır, modernleşme döneminin zalim süzgeçlerinden geçmiş bir İslâm algısıdır. Öncelikle İlmî ve fikrî bir çaba için vazgeçilmez olan tevarüs mekanizmalarının bizzat kendisini, meşru bir alan olarak bir daha gözden geçirmek ve hayli tahribe uğramış gözeneklerini temizlemek lâzımdır. Tabii öncelikle buna inanmak lâzım. Çünkü bugün bu işlerle uğraşan ilim ve fikir adamlarının azımsanamayacak bir kısmı bunun önemini kabul etmiyor, vakit kaybı veya geriye dönmek olarak görüyor. Ben ise şuurlu bir geri dönüşten yanayım, bu kadar da değil, şuurlu bir geriye dönüş gerçekleştirilemeden yeni bir yol açılamayacağını düşünüyorum.
Birinci aşama bir şekilde gerçekleştirilebilir- se, ikinci aşamada bugünün şartları içerisinde bir tenkit sürecini başlatma ve ısrarla sürdürme görevi veya bilinci devreye sokulabilir. İslâm kültürü içerisinde tenkit her zaman önemli bir alandır, meşrudur ve bir ahlâkı vardır. Tenkidin bizzat kendisi zaten yeniden bir üretimdir. Yalnız tenkit bir zeminin, meşru ve değerli kabul edilen bir birikimin üzerinde cereyan eder, etmelidir. Yoksa bu gün birçok örneğini gördüğümüz gibi bir karalama, küçümseme, reddetme ameliyesine dönüşür. Bu tenkit süreci, bizi tekrar kopan halkalara, silsilelere, muazzam İslâm ilim ve kültür mirasına taşıyacaktır. Eğer İslâm dünyası ve Türkiye’deki İslâmî ilimlerle uğraşan kişiler, kopan halkaları tamir ve tadil etme inancına sahip olmaz ve bu tamir ve tadili gerçekleştirecek bir irade gösteremez, netice itibarıyla da bunu sağlayamazsa, bundan kayda değer ürünlerin ortaya çıkacağını zannetmiyorum.
Peki bu tartışmalardan sonra, İslâmî modernliğin ve gelenekçiliğin ötesine giden ve kendi dinamiklerini yine kendisi oluşturmaya çabalayan -teorisi ile pratiği daha fazla uzlaşan- yeni düşünme, anlama ve yön bulma modellerini geliştirme imkânından söz edebilir miyiz?
Felsefî olarak, gelenekle modernleşme arasındaki boşluk tamamen kapatılamaz. Yalnız İslâm dünyası modernliği farklı bir şekilde anladığı için, ben sık sık şu cümleyi tekrarlarım: İslâm dünyasında modernleşme, aynı zamanda bir şekilde dinîleşmedir. Bu, İslâm dünyasına mahsus bir şeydir. Dolayısıyla felsefî zıtlığı hesaba katarak, fakat İslâm dünyasına has hususiyetlerinin imkânlarını da kullanarak, buradan bir çıkış yolu bulabiliriz, zaten bulmak zorundayız. Bu, bizim için bir entelektüel fantezi değil, hayat-memat meselesidir.