Makale

Bireysel ve sosyal Bir Erdem Olarak Güven

Bireysel ve Sosyal Bir
Erdem Olarak
Güven

Şükrü Özbuğday
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Güven, bütün sosyal ilişkilerin temelidir. Güven duygusu sayesinde insanların çatışma- sız, korkusuz ve kaygısız yaşamaları mümkün olur. Güven duygusunun zayıf olduğu birlikteliklerde, kişilerin enerjisi boşa harcanmış olur.
Güven, ancak bir sosyal birliktelik içinde gelişen, yeşeren ve meyve veren bir ağaç gibidir. İnsansız güven olmayacağı gibi, insan ilişkilerinden kopuk olarak gelişmesi de mümkün değildir. Güven ilişkisinde artık hiç kimse tümüyle kendinden ibaret bir adacık değildir; herkes anakaranın bir parçası, okyanusun bir kısmıdır, insanların biraraya gelmelerini ve birbirleriyle bağlantılar kurmalarını sağlayan mekân ve zaman, güven ilişkisinin toprağı ve suyudur.
Güven, insan ilişkilerinde en zor kurulan ve kolay yıkılan bir duygudur. Bunun içindir ki, güvenin sarsılmamasına çok dikkat etmek gerekir. Sarsılması durumunda da güvenin tekrar onarılması ve tazelenmesi lâzımdır. Tazelenmezse zamanla kaybolur gider.
Önceden "söz senettir" ilkesi ve güven duygusu, toplumda son derece geçerli iken, daha sonra söz yerine senetler geçerli olmuş, ama bugün senetler de güven vermediği için çeklere itibar edilmektedir. Çekler de bazen karşılıkları olmadığı için güveni sarsmaktadır. Kişi güvenilir olmadığı zaman, yemin etse bile yeminine itimad edilmemektedir. Onun için atalarımız: "Bir emin (güvenilir kimse), iki yeminden evlâdır." "Boyasına güvenen halı, güneşten korkmaz" demişlerdir. Hz. Ali de: "Eğrinin, gölgesi de eğri olur" demiştir.
Güven duygusu, toplumun her kesiminde ve her alanında bulunması gerekir. Anne -babanın çocuğa, çocuğun anne babasına; eşlerin birbirine, amirin memura, memurun amire; işçinin işverene, işverenin işçiye; satıcının müşteriye, müşterinin satıcıya güven duyduğu bir toplum, sağlıklı bir yapıya kavuşmuş olur.
Sağlam bir aile yapısı için güven, son derece önemlidir. Eşlerin güvenilir olmaları ve birbirlerine güvenmeleri, aile huzurunun vazgeçilmez şartlarındandır. Eşlerin birbirine güvenmediği veya güvenemediği bir aile ortamında, huzurdan söz edilemez. Güvensizliğin en önemli sebebi de, doğru sözlü ve dürüst olmamaktır. Bu noktada Hz. Peygamberin aile hayatındaki güven duygusu, ideal bir örnek olarak verilebilir. Hz. Peygamber, herkese verdiği güveni, aile ortamında da en ufak bir şüpheye meydan vermeyecek açıklıkta sağlamış ve böylece Ehl-i Beytte her yönden örnek bir güven ortamı oluşmuştu. Zaten Ehl-i Beytte böyle bir güven ortamı kurulamamış olsaydı, her şeyden önce onun üyeleri birbirlerine güvenemez ve onlar birbirlerinden emin olamaz, böylece diğerleri onlardan hiç emin olamazdı. Hâlbuki Ehl-i Beytin, diğer insanlar üzerinde ne kadar büyük bir güven sağladığı tarihçe sabittir.
Burada Hz. Peygamber’in çok önem verdiği "alış-verişteki güven" üzerinde de durmak gerekir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, alışverişin özü karşılıklı güvendir. Alışverişte güven ortadan kalktığı ve güvensizlik yaygınlaştığı zaman, insanlarda her şeyi şüphe ve ihtiyatla karşılama duygusu gelişir, insanlar arasındaki manevî bağlar zayıflar. Çekingenlik ve sevgisizlik meydana gelir. Kendisini aldatan veya aldatmaya çalışan insana karşı, kimsenin sevgi ve saygı duymayacağı ve hatta nefret edeceği kesindir. İnsanlar, sözüne ve işine güvenilmeyen kimselerle irtibat kurmaktan çekinirler. Şayet bu kişi ticaretle uğraşıyorsa alışveriş yapmaktan, müşteri ise mal vermekten, sanatkâr ise iş sipariş etmekten kaçınır. Dolayısıyla bu tür kişilerin mallarına ve çalışmalarına rağbet azalır, kazançları artmaz, işte, "Hainlik fakirlik getirir" sözündeki incelik burada yatmaktadır. Ama tersi olursa, yani herkes birbirine güvenirse kazanç, üretim ve tüketim artar. Bu da bolluğa ve zenginliğe vesile olur.
Ticaretle uğraşanların topluma yaptığı hizmetler inkâr edilemez. Çünkü herkes malın üretildiği yere kadar gidip ihtiyacını karşılayamaz. Nitekim Hz. Peygamber, ticaret erbabının kişiye ve topluma yaptığı hizmetler nedeniyle büyük manevî mükâfatlara erişeceğini müjdelemiştir, (bk.
Tirmizî, Büyü’, 4) Her türlü aldatmayı, hileyi ve karşıdaki insana zarar vermeyi yasaklamıştır. O, bir gün yiyecek maddesi satan birinin yanına uğrar. Elini ürünün içine daldırdığında parmakları ıslanır. Sonunda ürünün üstü, yani müşterinin göreceği kısmın kuru, alt kısmının ise yaş olduğu anlaşılır. Tahılın sahibine, "Bu ne" diye sorar. Satıcı, yağmur yağdığını söyler. Bunun üzerine Peygamberimiz şunları söyler: "Islak kısmı, insanların görebilmesi için yiyeceğin üzerine neden koymadın? Bizi aldatan bizden değildir." (Müslim, İman, 43)
Güven duygusu, bir milletin kendi bireyleri arasındaki ilişkilerinde önemli olduğu gibi, uluslar arası ilişkilerde de önemlidir. Kendisine güvenilmeyen bir ulusun, uluslararası ilişkilerde, ekonomiden siyasete hiçbir alanda başarıya ulaşması mümkün değildir. (Prof. Dr. İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, D.İ.B. Yayını, Ankara, 2003, s. 273-274)
işte bu noktada: "Tarihin sonu" teziyle dikkatleri üzerine çekmiş olan Japon asıllı ünlü Amerikalı düşünür Francis Fukuyama’nın, "Güven, Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması" İsimli kitabı (Türkçe çev. Ahmet Buğdaycı, Ankara, 1998) önem kazanıyor. Fukuyama; toplumların kalkınmasının ve gelişmesinin temelinde güven duygusunun yattığını, güven duygusu olmadan, sosyal refahın sağlanamayacağını belirtmektedir.
Toplumları "yüksek güvenli", "düşük güvenli" olmak üzere ikiye ayıran düşünüre göre, yüksek güvenli toplumlar; bireylerine güvenen, bireylerin kendilerine özgüveni olan, bu nedenle de hakkaniyetin, özgürlüğün, şeffaflığın egemen olduğu toplumlardır. Bu toplumlarda sosyal refah yaygınlaştığı gibi, serbest rekabet ortamında gelişen ekonomi de çok canlı ve dinamiktir.
Ona göre, sosyalleşmenin gelişmesinde ve toplumsal refahın yaygınlaşmasında asıl itici güç, kültürdür. Bu nedenle toplumların geçmişten tevarüs ettikleri kültürel değerlerini yaşatmak için büyük çaba sarfetmeleri gerekir. Akılcı yaklaşımlar ve pozitif değerler yalnız başına çözüm olamazlar, bunun yanında mutlaka ahlâkî ve manevî değerlerin de bulunması gerekir. Bu değerler de, bilgi ve becerilerin kuşaklar boyunca birbirine aktarılmasını sağlayan ve toplumsal dayanışmanın ilk basamağını oluşturan aile kurumu içerisinde gelişmenin ilk basamağını oluşturan aile kurumu içerisinde gelişme imkanı bulabilir.
21. yüzyılda toplumlar arasında güven artırıcı önlemlerin alınması zorunludur. Bu da ancak geleneksel kültürler ile modern kurumların, uyumlu bir sentez içerisinde bir araya getirilmesiyle mümkün olabilir. Güven duygusu, ortak ahlâkî normlar veya değerlere dayalı olarak gelişen köklü bir anlayışın ürünüdür.
Modern demokrasinin işleyebilmesi için rasyonel değerlerle, ahlâkî değerlerin birlikte yaşaması gerekir. Yasa, sözleşme ve ekonomik rasyonalite, sanayi sonrası toplumla- rın zenginleşmesi ve istikrarı için gerekli, fakat yeterli olmayan unsurlardır. Bunların yanı sıra rasyonel çıkarımlardan ziyade, alışkanlıklara dayalı, karşılıklı ilişkiler, ahlâkî yükümlülükler, topluma karşı görev ve güven gibi değerlerle bezenmiş olmalıdır. Bu değerler hiç de modası geçmiş şeyler değildir. Aksine modern toplumun başarısı için vazgeçilmez unsurlardır.
Genellikle gelişmemiş olan "düşük güvenli" toplumlarda ise, demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı, bireylerin özgüveninin en az düzeye indirildiği, buna bağlı olarak da teknolojik kalkınmanın ve ekonomik gelişmenin asgarî seviyede kaldığı görülmekte olup, ülkeler iç ve dış sorunlar sarmalıyla karşı karşıya kalmakta ve güvenli toplumlar için âdeta bir oyuncak durumuna düşmektedirler. Yine bu toplumlarda kültürün ve aile kurumunun paradoksal bir konum kazandığı, zaman zaman gelişme ve refahın itici gücü, zaman zaman da tutucu gücü hâline geldiği görülür.
Günümüzde güven bunalımı, çağdaş uygarlığın en önemli sorunlarından biri hâline gelmiştir. İnsanlar birbirine güvenini yitirdiği gibi, toplumlar da birbirine güvenini yitirmiş durumdadır. Güven kaybının temel nedeni ise, adalet, eşitlik, özgürlük ve dürüstlük gibi temel erdemlerin göz ardı edilmesidir. Kısacası bilgi çağı daha şimdiden bütün insanlık için mutluluk ve ümit yerine, korku ve endişe getirmiş gibi gözüküyor. Çünkü tek başına bilgi, teknik, ekonomi ve refah, hiçbir zaman için mutluluk getirmez. Mutluluk, ancak "erdem" ile elde edilir. Erdemin oluşması için bilgi ile eylemin örtüşmesi gerekir. Bu örtüşme ancak adalet ile sağlanabilir ki, eski çağlardan beri filozoflar, özellikle de Eflatun, Aristo ve Farabi bunu "altın orta" olarak tanımlamış ve "hikmet" diye ifade etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de hep hikmete vurgu yapılmış (bk. Bakara, 269; Ahzab, 34), peygamberlerin kitabı ve hikmeti getirdikleri belirtilmiştir. (bk. Nisa, 113) Ayrıca, Hz. Peygamber’in sünnetinde hikmetin, mü’minin yitik malı olduğu ve bulduğu yerde alması gerektiği ifade edilmiştir. (Tirmizi, İlim, 19; Ibn Mâce, Zühd, 15)
Dünyadaki gelişmelere paralel olarak, son yıllarda ülkemiz de her alanda büyük bir değişim içerisine girmiştir. Birey olarak, toplum olarak, büyük bir tahribatla yüz yüze gelmiş bulunuyoruz. Halkımızın sahip bulunduğu bütün iyi ve güzel hasletler bir bir aşındırmaktadır. Ahlâkî değerlerin yozlaştırılması nedeniyle şahsiyet bozuklukları belirmiş ve toplumsal kirlenme bir hayli artmıştır. Bu gelişmelerin neticesinde ortaya çıkan güven bunalımı, ulusal yapıda birtakım yaralar açmaktadır.
Bu olumsuzlukların bertaraf edilmesi için yeni bir atılıma ihtiyacımız vardır. Ahlâkî arınmayı esas alan ve eğitimde, kültürde, ekonomide ve bürokraside yeniden yapılanmayı amaçlayan bu atılımın; adalet, eşitlik, özgürlük, liyâkat, güven ve dürüstlük ilkeleri üzerine bina edilmesi gerekir. Bu kalkınmanın temel hareket noktası, gerek ulusal, gerekse uluslararası etik değerler olmalıdır. Ancak böylece güvenli ve erdemli bir toplumun inşâsı mümkün olabilir.
Bu bağlamda; uluslararası normlara uygun biçimde toplumsal, ekonomik, hukukî... alanda en geniş anlamıyla yeniden bir yapılanmaya gidilmeli ve sosyal dengesizlikler ortadan kaldırılmalıdır. Her alanda liyâkat ön plana çıkarılmalı, birer ahlâkî değer olan "iyi" ve "kötü"nün göreceli bir norm hâline dönüştürülmesi önlenmelidir. Bireyin gelişmesi için bütün imkânlar seferber edilmeli, manevî duygular güçlendirilmeli, "özgüven" artırılmalı, kişiliğe saygı gösterilmeli, "oto kontrol" mekanizması yaygınlaştırılmalı, vazife şuuru verilmeli ve iş disiplini istenmelidir. Özel hayata karışılmamalı, inançlara saygı gösterilmeli, aile hayatı güçlendirilmeli ve gelenekler yaşatılmalıdır. (Prof. Dr. Bekir Karlığa, "Güven Toplumu" Zaman, 15.04.2004)
Bireylerin ve toplumların birbirine güvendiği bir dünyada yaşamak dileğiyle.