Makale

Batı Dünyası ve İnsan Hakları Çelişkiler ve Zaaflar

Batı Dünyası ve İnsan Hakları
Çelişkiler ve Zaaflar

Doç. Dr. Berdal Aral
Fatih Üniv. Uluslararası
İlişkiler Bölümü


Toplumsal değerler hiyerarşisinde bireyi ve bireyin hak ve özgürlüklerini çıkış noktası olarak kabul eden insan hakları doktrini, adalet, ahlâk ve sosyal dayanışma gibi hemen hemen her toplumda en temel toplumsal değerlere tekabül eden önceliklere asla üstün bir konumda değildir/olmamalıdr.

İnsanın izzet sahibi değerli bir varlık oluşu, başta İslâm olmak üzere hemen hemen her dinin yaslandığı temel bir aksiyomdur. Bu anlamda bu yaklaşımın evrensel bir ilkenin ifadesi olduğu söylenebilir. Liberal değerler düzleminde ortaya atılan, geliştirilen ve bugünkü biçimi verilen insan hakları doktrini ise evrensel değildir. Toplumsal değerler hiyerarşisinde bireyi ve bireyin hak ve özgürlüklerini çıkış noktası olarak kabul eden insan hakları doktrini, adalet, ahlâk ve sosyal dayanışma gibi hemen hemen her toplumda en temel toplumsal değerlere tekabül eden önceliklere asla üstün bir konumda değildir/olmamalıdr. Liberal bir siyasi çerçeveyi ve kapitalist üretim ilişkisini esas alan insan hakları doktrini, Batılı devletler ve/veya Batı nüfuzu altındaki uluslararası örgütler eliyle, bugün de geçmişte olduğu gibi Batılı hayat tasavvurunu, insan - toplum - tabiat ilişkisini ve siyasal projeyi evrensel-liği kuşku götürmeyen bir dogma olarak Batılı olmayan toplumlara sunulmakta ve/veya dayatılmak-tadır. Bizim de içinde bulunduğu-muz Müslüman dünya ise, halen bir bütün olarak kendi medeniyet tasavvurundan kaynaklanan kendi dilini oluşturamadığından, bu doktrinin tasallutu altında yalpala-maktadır.

Meselenin bir boyutu buysa, bir başka boyutu ise – Batının uhdesin-deki - insan hakları doktrininin ve pratiğinin çok vahim çelişkilerle malûl olduğu gerçeğidir. Bu çelişkilerden en önemlisi, bu doktrinin bireyi eksen almasına rağmen, bireyin anlamlı bir şahsiyet sahibi olmasını temel bir kaygı olarak görmemesidir. Liberal kapitalist toplumlar, bireyin kendisine anlamlı bir varlık alanı oluşturmasını sağlayacak bir top-lum, cemaat, aile, gelenek ve din tasavvuruna sahip değillerdir. Bireyin yalnızlaşması, alkolizme düçar olması bu toplumlar için herhangi bir sorun teşkil etmez. Liberal tasavvurdan neş’et eden insan hakları doktrinine

(ya da modeline) göre, önemli olan, bireyin tercihlerine başkalarınca müdahil olunmamasıdır. İnsanın bütüncül kimlik oluşturmasının âdeta imkânsız kılındığı liberal toplumlarda, o nedenle, sağlıklı bir toplumsal dokunun ortaya çıkması çok zordur.

Batılı insan hakları doktrininin bir başka çelişkisi ise ifade özgürlüğü alanında ortaya çıkmaktadır. Batı devletlerinin anayasalarında ve Batılı devletler grubunun öncülüğünde kabul edilen uluslararası insan hakları belgelerinde, ifade özgürlüğünün başkalarına hakaret hakkını içermediği hususiyetle belirtilmesine rağmen, bu hüküm İslâm dinine ya da İslâm büyüklerine hakaret söz konusu edildiğinde bugün rahatlıkla göz ardı edilebilmektedir. Meselâ Hz. Peygamber’e hakaret içeren karikatürlerin Danimarka’da koğuşturmaya uğramaması, bu çelişkinin ve ikiyüzlülüğün önemli göstergelerindendir. Hakarete konu olan din, Hristiyanlık ya da Yahudilik değil de İslâm dini olduğunda, Batı’nın özgürlükçü söylemi bir anda tuzla buz olmaktadır. Müslüman hayat tarzı konusunda Batı’nın, hususiyetle de Avrupa’nın, “özgürlük” vurgusundan ziyade “Batılı hayat tarzına yönelik tehdit” söylemini öne çıkarması, İslama ve Müslümanlara karşı bugün de tarihi bir husumet olduğunu göstermektedir.

Batılı anayasal sistemler bireyin hak ve özgürlüklerini öne çıkarır ve hak ihlâllerini minimize etmek için kılı kırk yaran kurum ve mekanizmalar oluştururken, Batılı devletlerin ve batılı bölgesel örgütlerin soğuk savaş sonrasında çeşitli bölgelerde yaşanan soykırımlar, katliamlar ve savaş suçları karşısında genel olarak sergilediği kayıtsızlık ve umursamazlık, hakikaten şayan-ı dikkattir. Avrupa, Bosna’da hususiyetle Müslümanları (1992-95), Ruanda’da ise Tutsileri (1994) hedef alan soykırımlar karşısında kılını bile kıpırdatmamış denilebilir. Bazı batı-dışı coğrafyalardaki insan hakları ihlâlleri genellikle görmezlikten gelinirken, bazı ülkelerdeki ihlâller abartılarak uluslararası toplumun ve örgütlerin gündemine sokulmaktadır. Bütün bunlar Batı dünyasının insan hak ve özgürlüklerinin evrensel düzeyde korunması konusunda samimi olup olmadığı üzerinde düşündürmektedir.

İnsan haklarının bir bütün olarak küresel düzeyde yaygınlaşmasının ve bu yolda uluslarüstü yargısal mekanizmalar kurulmasının önündeki en önemli engel teşkil edenler kimlerdir? Meselâ bugün üçlü bir kategoriye tabi tutulan insan haklarının son iki kategorisini; iktisadi, sosyal ve kültürel haklarla, kollektif insan haklarını asla insan hakkı olarak kabul etmeyen, bu hakları düzenleyen hiçbir uluslararası belgeye imza koymayan ülkenin insan hakları anlayışı düşündürücüdür. Buna karşılık, Avrupa, iktisadi, sosyal ve kültürel hakları insan hakkı olarak kabul ederken, “üçüncü kuşak haklar” da denen kollektif insan haklarının bağlayıcı niteliğini reddetmektedir. Oysa bugün, yoksulluğu, savaşları, halklara yönelik her türden tasallutu ve çevre felâketlerini bertaraf etme potansiyeli itibariyle âdil olmaktan çok uzak olan uluslararası sistemi dönüştürme istidadı en yüksek olan haklar kümesi, bu üçüncü kuşak kollektif haklardır: Her halkın kendi gelece-ğini belirleme hakkı, barış hakkı, kalkınma hakkı, çevre hakkı, demokratik yönetim hakkı, vs. Batılı devletler grubu, böylece, insan haklarının daha yaşanabilir bir dünyanın kurulması sürecinde oynayabileceği dönüştürücü rolü engellenmek istenmektedir.

İnsan hakları konusundaki samimiyetsizliğinin bir başka göstergesi ise, işgallerin yaşandığı bu süreçte sürdürülen genel tavrın ne “askeri saldırganlığın yasaklanması ilkesi” ile ne de insan hakları ile bağdaşmadığıdır.

11 Eylül sonrasında “terörle savaş” kisvesi altında Batı’daki Müslüman azınlıkların hem yasal planda hem de fiili tacizler yoluyla ciddi haksızlıklara maruz bırakıldığı da acı bir gerçektir. “Zaman ve mekândan bağımsız olarak insan haklarının evrenselliği”nden dem vuran kimi devletler, 11 Eylül terör saldırılarından sonra birdenbire ağız ve tavır değiştirerek, hususiyetle Müslümanların özel hayatlarının taciz edilmesine ve sorgusuz sualsiz tutuklanabilmelerine zemin hazırlayan yasaları birbiri ardınca çıkarmaya başlamışlardır. Yine, pek çok Avrupa devleti, “terör zanlısı” olduğu gerekçesiyle keyfi olarak tutuklananlara uygulanan işkenceler karşısında sessiz kalma hususunda birbirleriyle âdeta yarış içinde olmuşlardır. Bu keyfiliğin ve samimiyetsizliğin anlamı açıktır: insan hakları, Batı dünyası için kendi başına bir amaç olmaktan ziyade, kendi jeopolitik algısının ve tehdit değerlendirmesinin yedeğinde bağımlı bir değişken olarak manipüle edilmeye müsait bir araçtır.

İşte bu yüzdendir ki, soykırıma uğratılan, işgalci güçlerce tecavüze uğratılan, işkence edilen, yurdunu terke zorlanan Müslüman halklarla siyahî halkların çığlıkları çoğu zaman Batılı başkentlerde duyulmamaktadır. Bu başkentler ve oralardaki sivil toplum kuruluşlarının ve bu çevrelerin yerkürenin farklı köşelerindeki işgallere, soykırımlara, katliamlara ve toplu tecavüzlere ayıracak pek fazla mesaileri yok mudur?