Makale

Adalet, hakkı diri tutar

Adalet, hakkı
diri tutar

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi


Adaletin temeli/aslî kaynağı bu
sonsuz dengeyi
var eden Allah’tır.
Burada O’na ait “adl”(mutlak adalet kaynağı) sıfatını hatırlamak gerekiyor. Beşerî plândaki adaleti ise insan, sevgi ve merhamet yönelişleri gibi doğuştan
verili bulur.

Kâinatın denge ve ölçü esasına dayalı bir sistemi var. Bu denge varlığını, kendi içinde var olan itme ve çekme kuvvetlerinin buluştuğu noktaya borçludur. Farkında olalım veya olmayalım, hayranlık verecek bir dengeler sistemi içinde yaşıyoruz. Her şeyi ile insan için var olan bir sistemdir bu. İnsan için var olan ve ancak insanla kemale eren bir sistem. Bu karşılıklı ilişki insanı da bu büyük denge ve ölçü sisteminin bir parçası hâline getirmiştir. Söz konusu durum maddî olarak insanın vücut yapısı üzerinden apaçık ortadır. (Ahsen-i takvîm /en güzel kıvam) Düşünce ve eylem noktasında ise bu nitelik potansiyel haldedir.

İşte adalet duygusunun buradan kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü ne şekilde tanımlanırsa tanımlansın, adalet temelde bir ölçü, bir denge meselesidir. İnsan da tabi olduğu genel uyum ve denge kuralının bir yansıması şeklinde bu duyguyu kendinde verili olarak bulmaktadır. Bu noktadan hareketle şu tespiti yapabiliriz:

Adaletin temeli/aslî kaynağı bu sonsuz dengeyi var eden Allah’tır. Burada O’na ait “adl” (mutlak adalet kaynağı) sıfatını hatırlamak gerekiyor. Beşerî plândaki adaleti ise insan, sevgi ve merhamet yönelişleri gibi doğuştan verili bulur.

Sosyal hayatımızda düzen fikri büyük ölçüde adalet ilkesinin meyvesidir. Adalet ilkesi, iyi, doğru ve güzel olana bağlanıp itaat etme yönelişini besleyip destekleyerek anarşinin hâkim olması önler. “Bir ülkede adaletsizliğin varlığı kişilerin başına buyruk davranışından anlaşılır.” (Fransız atasözü) Toplumun organize bir hayat yaşaması da bu ilkenin meyvesidir. Konmuş kurallar ve çıkarılan kanunlar yaptırım gücünü bu ilkeden alır. Topluma yönelik yaptırımlar doğrudan ya da dolaylı, hakikaten ya da hükmen toplumun ürünü olduğu için prensip olarak doğru ve adildir. Bu algının uluorta yıpratılması, toplumda adalet kavramını zedeleyici bir etkene dönüşebilir. Bu yüzden olmalıdır ki Pascal; “İnsanlara kanunların adil olmadığını söylemek tehlikelidir, çünkü onlar kanunlara yalnızca doğru ve adil olduklarına inandıkları için itaat ederler” der. (Düşünceler, s. 36)

Adaletin bütün dillerde en çok kullanılan kavramalar arasında yer aldığında şüphe yok. Başlangıcından çağımıza, düşünce ve felsefe dünyası adalet ve onu çevreleyen ortam üzerine az kafa yormamıştır. Yine de, çağlardır hiç tükenmeyen güncelliğine rağmen adaletin tam olarak ne olduğu sorusu cevap aramaya devam ede gelmiştir. Soyut kavramların kaderidir bu. Ancak, içerdiği bütün anlamların bir ortalaması, bir sonucu olarak adaletin “Başkalarının gelişi güzel isteklerinden etkilenmeyen, istikrarlı bir doğruluk ve ahlâk kanununa itaatle gerçekleşen denge ve ahlâkî kemal” (Mustafa Çağrıcı, TDV İslam Ansiklopedisi, “Adalet”, I. 342) hali olduğunu söylemek mümkündür.

Elbette bu dengeyi tehdit eden “yabancı unsurlar” vardır. Başta, Kur’an’ın nefs-i emmare diye nitelediği asıl kaynak olmak üzere, insanî hırslar ve menfaat duygusu bunların ilk akla gelenleridir. Bütün bu tür negatif güçler “beşer”in insanî yönünü çepeçevre kuşatma eğilimindedir. Çok kere istenmeyen olur ve insan “duygularının esiri” durumuna düşer. Artık dünyanın merkezinde “ben” vardır, başka her şey “teferruat”tır. Bu sebeple “Benlik davasına düşmeden nasıl yükseleceğini bilen pek az insan bulursunuz.” (Pascal)

İnsanda “denge”yi bozucu etkenler, başkalarının rastgele arzularına (heva) uymakla da gerçekleşir. Hz. Peygamber’e dosdoğru olması yolunda yöneltilen emrin ardından şu uyarı da eksik bırakılmıyor: “Onların heva ve heveslerine uyma ve şöyle de: ‘Ben Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve bana aranızda adaleti gerçekleştirmem emredildi.’ “(Şuara, 15) Daha net ve genel bir uyarı: “Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın…” (Nisa, 135)

Temelindeki denge unsuru iyi değerlendirilemediği için adalet kavramı çok kere eşitlik şeklinde algılanır. Oysa eşitliğin körü körüne sağlanmaya çalışıldığı durumlarda hikmetle bağdaşmayana çarpık durumlar ortaya çıkmıştır hep. Hayatı ayakta tutan bütün maddî unsurların bireyler arasında müşterekliği esasına dayanan komünist dünya görüşü bu konuda en güzel örnektir. Kendini /amacını nasıl tanımlarsa tanımlasın, bu dünya görüşünün tek hedefi şüphesiz adaleti sağlamaktı. Ne var ki adalet sadece muhayyel bir eşitlik olarak algılanmış ve başarısızlığının temel sebebi de bu olmuştur. Oysa bu yaklaşım adaletin yalnızca bir yüzünü temsil ediyor, eşitlik adaletini. “Adalet mefhumunda insanı tamamıyla şaşırtan ikiz bir mana vardır” diyor Alain. “Bunun başlıca sebebi de, aynı kelimenin, dağıtıcı adaletle karşılıklı adalet mefhumlarını ifade etmek için kullanılmasıdır. Oysaki bu iki şey birbirine hiç benzemez. Birincisi eşitsizliği, ikincisi eşitliği içine alır.”(Alain, Söyleşiler, I-III, Çeviri Fehmi Baldaş, M.E.B. Batı Klâsikleri, İst. 1998, I, 237)

Alain’in zikrettiği bu iki tip adalet, kendi kültürümüze ait ifadelerle “liyakat adaleti” ve “eşitlik adaleti”dir.

Bir işe başvuranlar arasında o konuda en iyi olan kişinin tercih edilmesi liyakat adaletinin gereğidir. Belli zamanda aynı işi eşit miktarda yapanlara eşit ücret vermekle de eşitlik adaletine uygun davranılmış olur. “İkisi de lüzumlu. Ama öyle geliyor ki, dağıtıcı adaletin gayesi nizamdır, bunun için bir vasıtadan başka bir şey değildir. Karşılıklı adalet ise bizatihi idealdir. Yani her dürüst iradenin gayesidir. Böylece, birincinin gerçek adı inzibat olur, o güzelim adalet ismi ancak ötekine uygun düşer. Ama geçmişte birinciye tapıldığını, yalnız ondan medet umulduğunu görüyorum. İkincisine gelince onu, bugün bile pek öyle tanıyan, bilen yok (Alain, Söyleşiler, I, 239-240)

Söz buraya gelmişken bir soru soralım: Son zamanlardan sıkça duyar olduğumuz “Pozitif ayrımcılık” düşüncesi adalet ilkesine aykırı düşmüyor mu?

İlk bakışta cevabı “evet” olan bir soru gibi duruyorsa da gerçekte öyle değildir. Çünkü ortada sadece bir “dış görünüşü ile ayrıcalık” vardır. Söz gelimi, toplumun ekonomik bakımdan geri kalmış kesimlerine devletin teşvik uygulaması, yeni iş alanlarının geliştirilmesi için faizsiz kredi vermesi, bu imkândan yararlanmayanlar açısından adaletsizlik olarak algılanamaz. Tam aksine ileriye dönük olarak bu kesimin, hatta bir bütün olarak toplumun yararı gözetilmiş olmaktadır. Zira toplum kesimleri arasında yaşanan ekonomik uçurumlar, ileride ortaya çıkacak kargaşanın, ekonomik dengesizliğin, dahası, çatışmaların ve düşmanlıkların potansiyel kaynağı durumundadır. Bu günden uygulanacak “pozitif ayrımcılık” işte bu kaynağı kurutacak, bireyler de doğacak olumlu durumdan paylarını almış olacaklardır. Esasen pozitif ayrımcılık ihlâl edilmiş olan eşitlik adaleti ilkesinin bir tür tamiri niteliğindedir. Devlet/toplum, ülkenin her bölgesine, topulumun her kesimine eşit hizmet götürmekle yükümlü iken bu böyle olmamış ve sosyo ekonomik refah düzeyinde çarpık görünüm ortaya çıkmıştır. Zaten kavrama verilen ad da bu noktaya işaret eder gibidir. Ayrımcılık, olumsuzluk çağrıştıran bir kavram. Bunu “pozitif/olumlu” sıfatı ile birlikte kullanmak suretiyle söz konusu ayrımcılığın gerçek bir ayırım/haksızlık, hakkaniyete aykırı bir uygu-lama olmadığına işaret edilmek istenmiştir.

Adalet kavramına en çok eşlik eden bir kavram da hak kavramıdır. Bu kavram da düşünce dünyasını adalet kavramından daha az meşgul etmiş değildir.
Hak kelimesi Kur’an dilinde “bâtıl”ın zıddı, “vakıaya uygun söz” (Araf, 169; Sâd, 84) “doğru haber” (Mümin, 62) “Doğru yol, (msl. Yunus, 36) “Delil”, (Yunus, 51) “Bir olayın iç yüzü” (Yusuf, 51) “Adalet” (msl. A’raf, 89) gibi anlamlarda kullanılmıştır. Kelime ayrıca, “mutlak gerçek”, “varlığı kesin olan”, “hikmete uygun olarak icat eden” anlamları ile Allah’ın sıfatlarından birini ifade eder. (msl. En’am, 2) Görüldüğü üzere bu anlamların özü ve özeti, ortalama anlamı “mevcut ve sabit oluş”tur. İşte bu anlam, hak deyince aklan gelen “olması gereken” fikrinin kaynağıdır.

Adalet tam olarak uygulanırsa hak ayakta kalır, diri tutulur. Hak, Allah’ın isim-sıfatlarından biri olduğuna göre bu anlamda hakkın ayakta tutulması nasıl olacaktır? İşin özü şudur: Adalet ilkesinin yaptığı şey, bütün anlamları ile hak bilincini örneğimizde Allah bilincini, diğer anlamları ile hakikat bilincini, kişisel haklar bilincini ve kul hakkı bilincini diri ve ayakta tutar.

Adalet ile hak arasındaki bağıntı da burada ortaya çıkar: Sonuçta pratik adalet, hakkın hak sahibi ile buluşmasını sağlayacak nitelikteki eylemdir. İslâm ahlâkında hakların Allah hakları ve kul hakları diye sınıflandırıldığı olgusu dikkate alınacak olursa, adaletin çok daha geniş bir anlam kazandığı görülür. Bu noktada hakkaniyet adil olmakla eş anlamlıdır.

Ancak beşerî ortamda adaletin tam olarak gerçekleşmesi nerede ise mümkün değildir. Adaletin önündeki sayısız engellerin kuşatması altında olan beşerî ortamda ancak, “aşınma ve yıpranmalardan olabildiğince korunmuş bir adalet”ten söz edebiliriz. Hakkaniyet dediğimiz kavram bu gerçeğin yansıması olabilir mi?

“İnsan düşüncesinin derinliklerinde her zaman mevcut bulunan “olması gereken” fikri, hak kavramının fikrî ve felsefî boyutunu, toplum hayatına, beşerî ilişkilere yansıyan ve hukuk düzeni tarafından kişilere tanınan yetki ve imtiyazlar da bu kavramın maddî ve pozitif (vaz’î) boyutunu temsil eder. Bu iki boyut arasında olanla olması gerekenin uyumu veya uyumsuzluğu sürekli gündemdedir. Ancak İslâm hukuk düşüncesinde yasaların ve diğer hukukî-pozitif düzenlemelerin temel ilkelerde ve bazı özel alanlarda Kur’an ve sünnet metinlerine (nas) dayanmakta oluşu ve kısmen dinî karakter arz etmesi sebebiyle olanla olması gereken arasındaki bu çelişkinin asgari seviyede kaldığı söylenebilir.” (Ali Bardakoğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, Hakk, XV, 139)

“Hak, hukuk, adalet” üçlemesi şeklinde çıkar ortaya çok kere. Son derece geniş kapsamlı bir kavram olarak hak, bu üçleme içinde baş yeri alıyor. Çünkü hukuk pratik yolla, adalet ise genel kabul gören felsefî ve teorik bir yöneliş olarak hakkın himayecisi konumundadırlar. Merkezde insan, onu çevreleyen (ve bir türevi de hukuk olan) hak dairesi vardır. En dışta ise tüm kuşatıcılığı ile adalet ilkesi yer alır. Burada adalet ile hakkın doğrudan ilişkisi gözden kaçırılmamalıdır. Adalet yoksa hak da yoktur, zulüm ve haksızlık vardır. Demek ki adaletin “hak” ile at başı giden bir yönü bulunuyor. Adaletin/ hakkaniyetin olmadığı yerde kuvvetli olan haklıdır. Hak yerlerde sürünür. Problemin asıl kaynağı Mutlak Hakk’ın iradesine aykırı tutumlardır. “Halikın namütenahi adı var en başı Hak / Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak”, “Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım / Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım” diye feryat edişi, böle bir ortamın ürünüdür.
İşin en acı yönü ise, “Hak namına haksızlığa tapmak”tır.