Makale

Toprak

Asuman Aysima
Kur’an Kursu Öğreticisi

TOPRAK

Nakkaştan bir iz düşümdür toprak…
İğne iğne, ilmik ilmik örer hayatın elbisesini. Süsler sürgünlerin boylarını vakti gelince… Hazandan kalma ağlamaklı bir hüzün siler gözlerini nevbaharda. Güler çehresi mevsimin…
Misali bir haşir bağrında filiz verir. Gömdüğü sırları aşikâr kılar, sakladığını dile getirir. Renk renk işler kanaviçesini intizarın…
Vefanın iskelesi, ölümün sırdaşı, doğumun elebaşısıdır…
Rahmet kapısı asıl yurt çağrısıdır…
Hayatın ayakları altına serilmiş… Rüzgârın kanatlarına binmiş zerreleriyle serpilmiş suskun bir yığın, gaybın edepli örtüsü, ebedi geleceğin perdesidir…
Anlamını ifade etmiş her şey onun sinesine dönüş yapar. Yapraklar kendilerini onun kucağına atar. Olgunluğunu tamamlamış meyveler onun bahtına düşer. Bitkilerin benzi onda atar…
Çekirdekler, nüveler, habbeler, daneler onun talihine sokulur… Cemreler ona koşar. Visale pervaz eden ruhlar libaslarını ona tevdi eder…
O hilkatin hamuru, varlığın takatidir…
Aynadır… Kesif, karanlık bir ayna… kendinde hiçbir şey olmayan bir aksin pırıltısını taşır. Vazifeli bir hizmetkâr, kaf-nun mazharı bir satıh, soylu bir zamirdir.
Yaşam ondan sağılır. Köklerini ona salar, onunla kıyamda durur ağaçlar. Çiçekler onunla gizler nazenin ayaklarını. Gül, lale onun bahçesinde esen nesim ile oynar. Bülbül onun ile şenlenir. Ayrılık tebdildeki hicranı onun nağmesiyle söyler. Hüzün oradan fırsat bulup sarsar efkârı.
Sanat onun yüzünde boyanır. Sâni-i âlem marifet zarfları onun sözleriyle açar dünyaya...
Muhabbet ondaki sıbga ile el verir gönüllere...
Hilkatin harmanı onda yapılır, semere onda öğütülür…
İstidat onun sahnesinde arz eder kendini enzara. Pazar onda kurulur, çadır onda sökülür…
Korku ona kaçışır, pişmanlık ona… Sessizlik ona sığınır, seslilik ona, ağıtlar onadır…
Eflak içini ona döker, şehirler ona boşaltır yüklerini…
Yorulur çatlar sabrı zamanla. Döndükçe mavi küre biraz daha çatlar. Yer yer yarılır olan biteni. Sökülür türabın dilekleri şecere-i temennadan. Emeller solar, kurur arzu bağının yedi verenleri…
Bilbedahe bergüzide mayasıdır, bütün esma kendisine bildirilen, hilafete namzet kılınan âdemin; âlem-i gayptan alemi şehadette bir vücutla seyran eyledikten sonra varış yeridir...
Zembereği boşalmış ömür onun kalbinde durdurur tik taklarını. Ve insan acbü’z-zeneb’inden dikilir toprağa ve oradan kalkarak yürür sonsuzluğa…
Şimdi o hüsnüaver bağrına sarılıp umut edilen bir bab-ı saadete varmayı bekler izni ilahi ile zaman nehrinde mütemadiyen akan mahlûkat...
Toprağın bu sırrına ermekten başka bir amaç güden istek, gerçek bir dua değil; delikleri çok önceden yırtılmış marazlı bir ağdır ve bu ağa sadece yararsız şeyler takılır.
Oysa onunla ölçülmez olan zamanı ölçmek isteriz. Ona ihtiyaç duyduğumuzda bize ses verir. Sevgiyle ekeriz amelimizi de elimizin emeğini de... Ve işte o sakladığı bütün sırları, kalplerde gizlenenleri ve bağrındakileri ortaya koyduğu zaman; insan hâlinin ne olacağını düşünür.
Şüphesiz Allah o gün onlardan tamamıyla haberdardır.