Makale

Hayata Dair

Hayata Dair

Mehmet Erdoğan

İçinde yaşadığımız dünyanın şikâyet edilecek tarafları hiçbir zaman tükenmez. Her an kafamızı karıştıran, ruhumuzu daraltan bir olayla karşılaşabiliriz. Bu durum, dünya kuruldu kurulalı hep böyle olagelmiştir ve gelecekte de böyle olmaya devam edecektir. Bunu görmek ve olduğu gibi kabul etmek gerekir.

Aylar ayları, yıllar yılları kovalıyor; derken ömrümüz tükenip gidiyor. Dönüp geriye bakıyoruz, elimizde ne kalmış? Hiçbir şey. Meğer yaşadığımız dünyadan ne çok şikâyetçi olmuşuz; bir türlü tatmin olmamışız. Mızmızlanmak ruhumuzu esir almış. Olur olmaz her şeye bir kulp takmaya kendimizi âdeta zorlamışız. Peki şikâyetçi olmaktan elimize ne geçmiş? Yine hiçbir şey. Öyleyse böyle bir dünyada yaşamaya değer mi?

Sanatçıları karamsar, bilim adamları umutsuz, politikacıları kısır döngü içinde ve insanları yorgun bir ülkede yaşamak işkence değil de nedir? Her sabah yatağımızdan yorgun kalkıyor ve yeni bir güne böyle başlıyoruz. Aman Allahım, nereye gidiyoruz? Oysa her sabah güneş yeniden doğuyor ve bütün canlılar hayata yeniden uyanıyor. Her gün taptaze bir başlangıçtır. Hayatı böyle bir başlangıcın üzerinde kurmak çok mu zor? Elbette hayır; ama önce hayata ve kendimize bakışımızı yenilememiz gerekir.

Şimdi birlikte düşünmeye çalışalım; Allah’a şükürler olsun ki sağlığımız yerindedir. Yine Allah’a binlerce şükürler olsun mutlu bir aile yuvasına sahibiz. Eşimizi ve çocuklarımızı seviyoruz. Çevremizde az da olsa her şeyimizi paylaşan ve her şeyini paylaştığımız dostlarımız vardır. Hayata dair inançlarımız, ülkülerimiz ve sevgilerimiz küllenmiş olsa bile özünde canlıdır. Kendimizi bunlara adamalıyız. İşte o zaman, günlerin nasıl geçtiğini anlamayız. Bazen neden karamsar, umutsuz ve yorgun oluyoruz? İdeallerimizi gerçekleştirmek için hiçbir mesafe katetmedik mi? Nasıl olur, bugün düne göre çok daha farklı bir yerde değil miyiz? Belki her şey istediğimiz gibi olmuyor, ama yüzde yüz olması gerekmez ki, diye de düşünebilmeliyiz.

Bazen kafamız karışsa da olan biteni eğrisiyle doğrusuyla, haklısıyla haksızıyla, güzeliyle çirkiniyle belli ölçüde anlayabiliyoruz. Ruhumuzun kıpır kıpır olduğu anlar vardır. O zaman her şey gözümüze farklı görünüyor. Dokunuyoruz ve hissediyoruz, bakıyoruz ve görüyoruz. Bir dostun konuştuğu kelimeleri ilk kez duyuyormuşuz gibi heyecanlanıyoruz. Küçük şeyler mutlu ediyor bizi. Tabiata ve nesnelere karşı çoğu defa çocuk gibi oluyoruz. Çünkü içimizde uyuyan bir dev yok; içimizde sürekli çocukça kalan bir şeyler var! Kar yağıyor, dışarı fırlıyoruz; bir kartopu yapıyoruz. Sonra caddenin karşısındaki ağaca fırlatıyoruz. Yağmur yağıyor, şemsiyemiz bizi korumaya yetmiyor; sırılsıklam oluyoruz. Ah, yağmurda ıslanmak ne kadar güzelmiş meğer! Baharda, bahçede gelişi güzel açan çiçeklere dokunuyoruz. Ne kadar da canlılar! Bir papatyayı, bir menekşeyi koparıyor ve kokluyoruz. Caddede, karşıdan karşıya geçmek isteyen yaşlı bir bayana yardım ediyoruz. Yavrum, bugünlerinin kıymetini bil; ömrün bereketli, gönlün engin olsun, diye dua ediyor bize. Ömrün bereketli olsun... Bereket ne demek? Bu duayla yeniden uyanıyoruz. Gözlerimiz her şeye âdeta yeniden açılıyor. Ömrün bereketli olsun! Ömrümüzün bereketi bizim elimizde mi acaba? Ne ekersen onu biçmiyor muyuz?

Allah’a sonsuz şükürler olsun ki sevgimiz nefretimizden daha büyüktür. İnsanların ve dahi kendimizin âcizliğini görebiliyoruz. Her şeyi kendimize göre düzeltmek ne haddimize, iyi ki böyle bir yeti verilmemiş insanoğluna. Varlık, gerçekte yokluktadır. Sonu, yokluğu, yok oluşu bilmeyen varlığı ve varoluşu bilebilir mi? Yoklukta varoluşu yakalamak! İşte asıl mesele bu değil midir?

Mücadelemiz yanlışları düzeltmek, haksızlıkları gidermek ve güzellikleri göstermek için olmalıdır. Mücadelemizi bu şuurla sürdürecek ve kendimize olan inancımızı, güvenimizi sarsmayacağız. Yani kendimizi mücadelede kaybetmeyeceğiz. Sevgilerimizi hiçbir şey köreltemeyecek. Sevginin atmosferinden çıktığımız zaman nefes alış verişimiz zayıflar. Sevgiyle bakmak, sevgiyle dokunmak; unutmamalı ki bu ulvî sıcaklık, ömrümüzün en büyük bereketidir.

Ey haris duygularının zebunu olan insanlık ve ey kendi kuyusunu yine kendi elleriyle kazan çokbilmişler korosu! Sizin zararınız ancak kendinizedir. Biz, teneffüs ettiğimiz havanın, içtiğimiz suyun, bastığımız toprağın ve içimizdeki hayat ateşinin farkındayız. Arada bir gaflet içinde oluşumuz sizi umutlandırmasın. Aklımızı ve gönlümüzü sizin ihtiraslarınıza kurban etmeyeceğiz. Çünkü yaşamak umurumuzdadır ve her şeye rağmen hayatı çok, ama sizin anlayamayacağınız kadar çok seviyoruz. Şairin dediği gibi:
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne hâlden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
-Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!
(Cahit Sıtkı Tarancı)

Bu sabah görünmez olanı ve görülmesi gerekeni bir defa daha gördük. Yataktan kalkınca doğru pencereye koştuk. O temiz havayı doya doya içimize çektik. Âdeta bütün dünyayı içimize çekmiş gibi olduk. Dostlarımıza selâm verdik, onlar bize merhaba dedi.
Ey hayat, bugün farklı bir duyguyla sana teslim oluyor ve seni her zamankinden daha çok hissediyoruz. Şükürler olsun, bu duygularımız hiçbir zaman ölmesin diyoruz.