Makale

Tarihin ve Coğrafyanın Tapusu: Mezarlıklar

Tarihin ve Coğrafyanın Tapusu: Mezarlıklar

Kâmil Büyüker
Behram Çavuş Camii Müezzini-İstanbul

“Yeryüzünde bulunan her şey fânidir.” (Rahman, 26)

Geçmişi olmayan, tarihi olmayan milletlerin mezarlıkları da yoktur. Mezarlıklar geçmişin sigortaları, tarihin, coğrafyanın tapularıdır. Aslında dışarıdan bakanlar, bu sessiz ama “en büyük vaiz” olan ölümü ve mezarlıkları anlamakta güçlük çekerler. Çünkü geçmiş ve gelecek algılarımız gibi, modernleşme ile beraber hayatın dışına itilen mezarlıklar da insanlara hep korkutucu, ürkütücü gelmiştir. Artık mezarlıklar şehrin en uzak yerindedir, şehirden tecrid edilmişlerdir. Şehrin sakinlerini bir daha rahatsız (!) etmemek üzere ölümün yazgısında olan garipliği kendisine yol edinircesine en kuytuya, en ıssız mekânlara itilmişlerdir. Ecdadımızın gözünün önünden hiç ayırmadığı, en küçük mescidinden en büyük selâtin camilerine kadar mihraba bakan tarafını mezarlarla yani hazirelerle süslediği bir vakıadır. Ölünün –tabiri caizse- alnının çatına yazılmış olan “Hüve’l-Bâki” (bâki olan ancak O’dur) yazısı da bu gerçeği haykırırcasına –taşa- nakşedilmiştir.

Mezarlar neden bize uzak?
Neden mezarlarımız bu kadar ıssız, terk edilmiş, neden sakinleri olan ehl-i kubûra bir selâm veren yok ve neden sarhoş, berduş, evsiz barksızlara sığınak olmuştur mezarlıklar? Bu soru kafamızın bir köşesinde bizi kemirir durur. Cevap çok açık: Biz mezarlarımızı terk ettiğimiz için, geçmişimizi ve de tarihimizi… Ve geçmişe dair hafızamızı bir daha geri dönüp bakmamak üzere sildiğimiz için. Mezarlıkları bu kadar ürkütücü kılan, bizim oraları kendimize uzak bilmemizdir. Bu toprakların gerçek sakinlerini aslında “ölü” saymamızdır. Evet “gidenler memnun ki dönen yok seferinden” ama ya kalanlar… Kalanlar hallerinden çok memnunlar ki gidenlerin gidip geri dönmedikleri mecraları, yolları ve bıraktıklarını özlemiyorlar, özlemek ne kelime hatırlamak bile istemiyorlar… Efendimiz (s.a.s.), mescidinin karşısında yatan eşlerini, çocuklarını, dostlarını, arkadaşlarını sık sık ziyaret ederlerdi. Onlarla hasbihâl eder ve derlerdi ki; “pek yakında biz de geleceğiz” ayrılık hüznü gözlerinden yaşlarla dile gelirdi. Bazen gece yarısı Hz. Aişe validemiz Efendimiz’i yatakta bulamayınca arar, durur. Görür ki, Efendimiz yine Cennetü’l-Bâki’dedir. Mekke’de kaldığı yıllarda da Cennetü’l-Muallâ’da Hatice Validemizi ve sevdiklerini daima ziyaret ederdi. Ziyaretlerinde, gözyaşı, hüzün, hasret, vefâ, dostluk hepsi bir aradadır. Örnekliği, rehberliği bizim hayatımızı kuşatması gereken Kâinatın Efendisi’nin ölüm ve mezarlar karşısında duruşu böyle…
Fark: Yerin altındakiler ve yerin üstündekiler

Yahya Kemal kendisine İstanbul’un nüfusunu soranlara ölüleriyle birlikte hesaba katarak cevap verirmiş. Soru soran bu yanlışı (!) düzeltmeye kalkınca Türk şiirinin kudretli şairi “İstanbul’un yerin altında yatanlarla birlikte İstanbul” olduğunu söylermiş. Yerin altındakileri yok sayarak ve mezarlıklardan kaçarak, mezarın ve mezarın çağırdığı ölümün hakikatinden kaçamayız. Ölümü “âsûde bir bahar ülkesi” bilenler ile dünya cennetinin sona erişini haber veren yok oluş çağrısı olarak görenler arasındaki ayrımı varın siz hesap edin.

Bugün Eyyüp Sultan Mezarlığı, Yahya Efendi Mezarlığı, Merkez Efendi Mezarlığı, Sahray-ı Cedîd Mezarlığı, Edirnekapı Mezarlığı gibi mezarlıkların sakinlerini kısmen ziyarete gelenler olsa da bunlar unutulan, unutturulan mirasımızın ancak çok küçük bir kısmını karşılıyor. Eski İstanbul deyince, akla gelen güzel hasletlerden bir tanesi de bu anlamda mezarlıları ziyaret değil midir? Perşembe günleri, bayram arifeleri, bayram günleri, kandil günleri, sene-i devriyeler… Ama heyhat! Şairin dediği “ne gelen, ne soran var.” Bırakın mezar ziyaretlerini, evde televizyon izlemeyi, bilgisayar başında chat yapmayı bayramlaşma, tebrikleşme merasimlerine tercih edenlerden olduk.