Makale

Cami ve Mescitlerimiz

CAMİ VE MESCİTLERİMİZ
Müctebâ Uğur

Muhterem Müslümanlar,
Allah’ın birliğine şehadet eden işaret parmakları gibi göğe yükselen minareleriyle camiler, yüce dinimizin sembolleridir. Mescit de dediğimiz bu mübarek binalar, mermeri balmumu gibi yoğuran, taşa ince ruhunun sanat zevkini nakşeden, tahtayı dantel gibi işleyen atalarımızın göz nuru, alın teridir ve bize birer emanettir. Yeryüzünde Allah’a secde eden mümin kullar bulunduğu müddetçe bu emanetler de kıyamete kadar duracaktır.
Ulvî bir maksatla, sıcak-soğuk demeden, uzak-yakın düşünmeden koşup gelerek sıcak çatısı altına sığındığımız şu mabedimize biliyorsunuz "Allah’ın evi" deniliyor? Allah Teâlâ evi olmaktan, bir yerde bulunmaktan münezzeh olduğu hâlde acaba camilere, mescitlere niçin "Allah’ın evi" denilmiştir. Bunu hiç düşündünüz mü? Sorumuzun cevabını önce bir kudsî hadiste arayalım:
Yüce Rabbimiz Hz. Peygamber (s.a.s) aracılığı ile bakınız neler buyuruyor:
"Yeryüzünde benim evim (mesabesinde olan yerler) mescitlerdir. Oralarda beni ziyaret edenler o mescitleri imar (ve ibadetle) ihya edenlerdir."01 Görülüyor ki Allah Teâlâ Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’nın diliyle camileri, mescitleri bizzat kendisi "yeryüzündeki evi mesabesinde olan yerler" olarak tavsif ediyor. Hakikatte bu mübarek yerlerde riyadan, gösterişten ve her türlü menfaat kaygısından uzak olarak yalnızca Allah’a ibadet edildiği için binası "Allah’ın evi"ne benzetilmiştir. Yoksa Allah, tekrar söyleyelim, evi olmaktan tamamen uzaktır. Bir ayet-i kerimede de bu hususta "Mescitler Allah’ındır. Artık oralarda Allah ile beraber sakın başka birisine dua etmeyiniz."® buyurulmuştur.
Aziz Müminler!
Bir eve gelen misafiri ev sahibi nasıl ağırlarsa mescitlere camilere koşup İlâhî huzura gelen müminlere de Allah lütfü, keremi ile sayısız ikrâmlarda, ihsanlarda bulunur. Onun için mescitlerde cemaatle kılınan namazların sevabı başka yerlerde ve yalnız kılınanlardan fazladır. Burada Allah’a ihlâsla yapılan ibadetler İlâhîjfeyz ile bereketlenir. O’na açılan eller, yalvaran diller, asla boş çevrilmez. Bundan dolayı mescit olsun, cami olsun mabetlerimizi ibadetle, taatle, Kur’an-ı Kerim tilâvetiyle, vesair güzel amellerle canlandıralım. Bu mübarek yerlerin ihtiyaçlarını gözetelim, noksanlarının tamamlanmasına, inşaasına, gerektiğinde tamirine, tefrişine yardım edelim. Unutmayalım ki, Allah "Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a, ahi- ret gününe iman edenler, namazı gereğince kılanlar, mallarının zekâtını verenler ve Allah’tan başkasından korkmayanlar imar (ve ibadetler ihya) ederler. Umulur ki onlar hidayete erenlerdir..,"(3) buyuruyor, mabetlerimize yararlı olanların, hizmeti dokunanların ecrini müjdeliyor.
Öyle ise değerli mü’min kardeşim, camileri, mescitleri sev. Gönlün bu mübarek yerlere bağlı olsun. Evini, eşyanı nasıl itina ve dikkatle koruyorsan, temiz tutuyorsan mabedine de aynı dikkatle itinayı göster. Vaktin ve işin müsaitse namazdan önce erkenden gel, sâkince, telâş etmeden ön safa doğru yürü. Kimseyi rahatsız etmeden geç, namaz vaktine kadar Allah’ın huzurunda olduğunu hatırdan çıkarmadan vakar ve ciddiyetle otur, kendini dinle, yaptıklarını düşün. Huzuruna geldiğin Allah’a dua et, niyazda bulun. Mescitte, camide sakın konuşma, gülme, sereserpe oturma. Va’z veya Kur’an-ı Kerim tilâveti varsa can kulağı ile dinle ve faydalanmaya çalış. Unutma ki, aldığın her nefes sayılıdır ve boş geçirecek bir saniyen bile yoktur. Hutbeye de iyi kulak ver. Bilhassa hutbenin cuma ibadetinden bir parça olduğunu düşünerek hareket et. Allah’ın huzurunda ibadette olduğun, camiye yalnızca feyizli bir vazife görmek için geldiğin düşüncesi namazın başından sonuna kadar hatırından çıkmasın.
Allah’ın selâmı, selâmeti üzerinize olsun...
1- H. Hüsnü Erdem, İlâhi Hadisler, 42.
2- Cin, 18.
3- Tevbe, 18.



Dr. YAŞAR YİGİT
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
Birlikteliğimizi perçinleyen kutsal mekanlar
Camiler

Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir. Böyleleri oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.

(Bakara, 114)


Dünya milletlerine şöyle bir göz atıldığında, gerek Allah’a inanan semavî din mensuplarının gerekse bâtıl din mensuplarının hemen hepsinin kutsal kabul ettikleri mekânlarının mevcut olduğu görülür. Mabet geleneğinin kökeni ilk insana kadar dayandırılmaktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de insanlar için inşa edilen ilk mabedin Kâ- be olduğu bildirilmektedir.1" Onun ilk bânisinin Hz. Adem olduğu rivayeti esas alınırsa, mabet geleneğinin ilk insanla başlamış olduğu ifade edile- bilir.’21
İslâm dininde, müminlerin kardeşliği temel ilkelerden biridir. Kur’an-ı Kerim ve hadisi şeriflerde değişik vesilelerle inananların kardeşliği,<3) birlik ve beraberlikten ayrılmamaları,<4) birbirleriyle maddî ve manevî alanlarda yardımlaşma ve dayanışmaları(5) vurgulanır, ihtilâfların, bölünme ve gruplaşmaların ise, Müslümanların zayıf ve güçsüz konuma düşmelerine neden olacağı ifade edilir. “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Allah sabredenlerle beraberdir.”,(6> “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın.,.”(7) gibi ayetler, belirtilen gerçeklere işaret etmek suretiyle Müslümanları birlik ve beraberliğe çağırmakta ve onların ayrılığa düşmemelerini emretmektedirler. Yüce dinimiz İslâm, mensupları arasında sevgi ve şefkati temin, toplumsal birlikteliği, yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak amacıyla değişik kurumlar vücuda getirmiştir. Bu kurumların başında da camilerimiz gelmektedir.
Cami, Asr-ı Saadet’ten başlayarak, on dört asır boyunca bütün İslam diyarında Müslümanların ibadet, ilim ve meşveret durağı olmuştur. İbadet için toplanan cemaat, din ilmini orada öğrenir, dünya işlerini orada görüşürdü. Ancak dünya işleri çoğalıp çeşitlendikçe, cami sadece ibadet ve ilim merkezi olarak kalmış ve bu durum günümüze kadar böylece devam ede gelmiştir.
Asr-ı Saadet’te cami, pek çok etkinlik ve faaliyetlere sahne olmuş, çok yönlü bir mekân hüviyeti arz etmiştir. Hz. Peygamber’in insanları cemaata bu derece teşviki belki de mescidin işlevsel olarak o gün çok yönlülüğünden herkesin payına düşeni alması amacına yönelikti. Günümüzde olduğu gibi toplumun bilgilendirilmesinde fonksiyonu inkâr edilemeyecek boyutta olan basın ve yayın organlarının bulunmadığı bir dönemde, caminin toplumun bilgilendirilmesinde üstleneceği misyon hakikaten kayda değer ağırlıkta olsa gerek. Bunun yanında diğer her yer ibadete elverişli olmakla birlikte, Allah’ın zikredildiği mescidlerin, manevî bir atmosfere sahip olduğu da bir gerçektir. Müminler, huzu’ ve huşu’ içinde “Allah’ın evi” olarak nitelendirilen bu mekânlarda, dünyanın aldatıcı ve insanı bunaltan ortamından kendilerini azıcık da olsa uzak tutarak Rableriyle baş başa kalma, O’nun huzurunda durma imkânını bulurlar. Orada dertlilerin dertleri dinlenir, hastaların şifa bulması, borçluların borçlarını edası temenni edilir, göz yaşı dökenlerin göz yaşına ortak olunur, günahkârların, isyankârların pişmanlık dilekçelerine hep beraber “Amin” diyerek ortak imza atılır, sevinçler paylaşılır, doğanlar orada karşılanır, ölenler oradan uğurlanır. Dostlukların temeli, bir sevgi ve barış sözcüğü olan “Selâm” ile orada atılır. Hasılı orası bütün Müslümanların âdeta ortak evi konumundadır. O ev,
Müslümanların ortak kalbi gibidir. O kalpte hayat varsa, Müslümanlar- da da hayat vardır. Kalbe, toplardamar kirli kan getirir. Kalpte temizlenen kan atardamarlar vasıtasıyla tekrar vücuda kanalize edilir, işte camiye gelen insan dışarıda her ne kadar kötü davranış veya duygulara sahip olursa olsun, bu kutsal mekânlardan temizlenerek topluma döner/dönmelidir. Oradan çıkan cemaat, kalpten vücuda pompalanan taze kan misali, topluma başka bir ifadeyle insanlığa kazandırılmış yeni bir güçtür, güzelliktir, erdemdir, değerdir.
Müslümanlar, kardeş oldukları bilincini hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıdırlar. Ayrıca İslâm’ın, sevgi, dostluk, yardımlaşma, birlik ve beraberlik gibi mesajlarına da kulak vermeleri gerekmektedir. Kâinatın efendisi, “iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek mânâda iman etmiş olamazsınız.”(8>, “Birbirlerini sevmekte, birbirlerini acımakta ve birbirlerine şefkat hususunda müminler adeta tek bir beden gibidirler. Ondan bir uzuv şikâyet ederse, uykusuzluk ve ateşle bedenin diğer uzuvları da ona iştirak ederler.”(9) buyuruyor. Hz. Peygam- ber’in bu sözleri doğrultusunda her mümin, diğer Müslümanlara bakış açısını şöyle bir daha gözden geçirmelidir.
Peygamber (s.a.s.), müminleri daima cemaata davet etmiş, hatta cemaate gelmeyenleri kınamıştır.’10’Bir hadisinde cemaatle kılınan namazın ferden kılınan namazdan daha faziletli olduğunu ifade etmiştir."110 halde peygamberimizin teşvik ettiği cemaatin niteliği ne olmalıdır? Sosyolojide cemaat; aralarında diyalog bulunan organize topluluk şeklinde tanımlanmaktadır. Buna karşılık, aralarında diyalog bulunmayan, birbirinden kopuk kitle de kalabalık olarak nitelenmektedir. Peygamberimizin birçok hadisinde teşvik ettiği ve hedeflediği kitle, tanımlandığı şekliyle kalabalık değil, cemaat terimiyle örtüşmektedir. Buradan hareketle bugün camilerimizi dolduran kitlenin bu niteliğe sahip olmasını temenni etmek durumundayız.
Müslüman, namaza giderken karşılaştığı kimseye selâm verir, onun hâlini sorar, ona güler yüz gösterir, işte bunların hepsi dinimizde sevaptır. Bu tür davranışlar sebebiyle kılınan namazın sevabı artacaktır. Müminin sevgisini, şefkatini, içinde bulunduğu huzursuzlukları, bunalımları bir tarafa iterek toplumda sevgi ve şefkat mahrumu insanlarla paylaşması ne kadar da güzel olsa gerektir. Bu bağlamda Peygamber (s.a.s.)’in, “Güzel söz sadakadır”’121 ifadesi ne kadar anlamlıdır. Nice yüklü paraların, malın, tamir edemeyeceği kırık kalpleri, dünyası kararmış insanları, selâm gibi, nasılsınız gibi bir sevgi ve şefkat sözcüğü hayata dön- dürebilmektedir. Buradan hareketle camilerimiz bizlerin moral kaynağı olmalıdır.
Mabetlerimizin tezyin ve tefrişine gösterdiğimiz özenden daha fazlasını gençlerimizin, insanlarımızın, ruh ve gönüllerini tezyin ve tefrişte göstermek zorundayız. Zira ülkemizin ve mabedlerimizin geleceği, vatanını, milletini seven ve kutsal değerlere saygı duyan çocuklarımıza, gençlerimize bağlıdır. Haramı, helâli, imanı, küfrü, dünyayı, ahireti, insanımız öncelikle camilerden öğrenmektedir.
Camiler, mikro plânda müminlerin dünyasını şematize ve temsil etmektedir. Onlar orada ibadetlerinin sıhhat ve fazileti için nasıl İslam’a aykırı hususlardan kaçınmak zorunda iseler, dış âleme (toplumsal hayata) çıktıklarında da bu davranışlarını sürdürmeleri gerekir. Daha açık bir ifadeyle camide kazanılan güzel hasletler, elde edilen bilgiler, dış âleme de yansıtılmalıdır. Müslümanlığımızı zedeleyecek ve lekeleyecek her türlü davranıştan uzak durmaya özen göstermeliyiz. Camide, nasıl dünya ve ahirete faydası olmayacak davranışlardan uzak kalmak gerekiyorsa, büyük mescit konumunda olan dünya hayatında da bu tür davranışlardan uzak kalınmalıdır.
Camilerde saf düzeniyle zengin, fakir, köle, efendi arasındaki fark ortadan kalkar. Herkes bir safta Allah’ın huzurunda rükua varır, secdeye kapanır. Bütün bu hareketler tek bir komutla gerçekleşir. Bu komutun cemaat üzerindeki yansıması sosyolojik açıdan birçok yoruma tâbi tutulabilir. İnsanlarda, birlikte hareket etme duygusu, toplumdan kopmama, toplumun uyum ve düzenini bozmama, idareciyi dinleme, bütün insanları eşit görme gibi birçok mesajlar çıkarılabilir.
İnsanların birbirinden âdeta kaçmaya çalıştığı, kimsenin hâl ve hatırını dahi sormaya tenezzül etmediği şu günlerde, camilerimiz toplumumu- zun zayıflayan bu değerlerini yeniden canlandırabilir. Aynı apartmanda oturan komşular, bayramlarda bile birbirlerine gelip gitmemektedirler. Sonuçta bireysel bir yaşam tarzının hakim olduğu bir toplum biçimi ortaya çıkmaktadır, işte bütün bu zedelenen değerlerin tamiri ve ihyası yine camilere düşmektedir.

1 Âl-i Imran, 96.
2 TDV Islâm Ansiklopedisi, “Cami” maddesi.
3 Hucurât, 10.
4 Âl-i Imran, 103, 105.
5 Maide, 2.
6 Enfal, 46.
7 Âl-i Imran, 103.
8 Müslim, İman, 93; Ebu Davud, Edeb, 131; Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyâme, 45.
9 Buhari, Salat, 88; Müslim, Birr, 65.
10 Buhari, Ezan, 29, 30, 32, 34; Müslim, Mesâcid, 251, 255, 278; Ebu Davud, Salat, 47, 48.
’’ Buhari, Ezan, 30,39;Müslim, Mesâcid, 245.
12 Buhari, Sulh, 11, Cihad, 72; Müslim, Zekât, 56; Ebu Davud, Tatavvu, 12.



Dr. MUHLİS AKAR
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Huzur iklimi olarak
Camilerimiz

Camiler, Müslümanların cemaatle namaz kıldığı, topluca Allah’a ibadet ettiği yerler- I /dir. Yeryüzünün en hayırlı ve Allah’a karşı en sevimli mekânlarıdır. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Allah’ın adının anıldığı ve O’na karşı kulluk görevinin yerine getirildiği yerler olarak “Mescitler/secde edilen yerler, Allah’a en sevimli olan mekânlardır” (Müslim, Mesacid, 288) buyurmuşlardır.
Yüce Allah, ilk mescidi “evim" (Bakara 125; Hac 26) ifadesiyle yüceltmiş ve "bu beytin rabbi” (Kureyş, 3) diyerek onu kendi zatına nispet etmiştir. Bundan dolayı Kâbe’ye "Beytullah" denilmiştir. Hz. Peygamber bu ifadeyi diğer mescitler/camiler için de kullanmıştır.
Şüphesiz, camiler sadece mekân ve yapılarla sınırlı değildir. Geniş anlamda bütün yeryüzü Müslümanlar için cami ya da mescittir. Temiz olmak kaydıyla yeryüzünün her tarafını Allah’a ibadet için elverişli mekân olarak kabul eden Islâm, toplu hâlde yapılan ibadetlere, cami ve mescitlere de özel bir önem vermiştir.
Camilerin birçok fonksiyonu vardır. Ancak biz bu yazımızda camilerin huzur ve maneviyat yönü üzerinde duracağız:
Camiler barış ve kardeşlik mekânları, yaygın eğitim ve öğretim müesseseleridir
Islâm toplumlarında camiler, insanları huzur ve sükûna kavuşturmak bakımından önemli görevler üstlenen sosyal kurumlardır. Huzur ve maneviyat iklimi olan camilere gelen Müminler; amiri-memuru, işçi- si-işvereni, öğretmeni-öğrencisi, kü- çüğü-büyüğü, siyahı-beyazı, kısaca toplumun her kesiminden gelen insanları olarak aynı safta omuz omuza, diz dize ve gönül gönüle Allah’ın huzurunda kıyam eder, secdelere kapanır, gerçek mânâda eşitlik duygusunun tadına varırlar. Böylece kardeşliğin, barışın, sevgi ve saygının en güzel tablosunu ortaya koyarlar. Camilerden çıkışlarında da bir- birleriyle selâmlaşır, sevinçlerini paylaşır, dertlerine ortak olur ve problemlerini karşılıklı olarak çözmeye çalışırlar.
Camiler, minber ve kürsülerinden verilen vaaz ve hutbeleriyle inananlara ilim, irfan, edep, terbiye, sevgi, saygı, hak ve hukuk dersi verilen birer yaygın eğitim müessesidir. içlerinde imana, Kur’ân’a ait meselelerin müzakere edildiği, hayata yön ve istikametin verildiği ilim ve irfan ocaklarıdır.
Camiler insanları manevî huzura kavuşturan mekânlardır
insanın zaman zaman tefekkür etmesi, kendisi ve evrenin başlangıcı ve sonu hakkında düşüncelere dalması, Yüce Yaratıcı ile manevî olarak irtibat kurması doğal bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın giderildiği en asude (sessiz, sakin) mekânlar camilerdir. Günde beş kez camilere koşarak Allah’a karşı görevlerini yerine getiren, onun huzuruna yönelen Müminler, her namaza duruşlarında Allah’la beraber olmanın manevî zevkine ererler. Böylece camiden kazandıkları manevî enerji ile servet, şöhret ve şehvetin esiri olmaktan kurtulur, gerçek kulluk, sevgi ve kardeşlik iklimine girerler.
Camiler, maddî sıkıntılar içerisinde kıvranan, sosyo-ekonomik problemlerin kıskacı altında inim inim inleyen, teknolojik gelişmeler karşısında adeta başı dönen insanları huzur ve mutluluğa çağıran manevî çekim alanlarıdır. Sezai Karakoç’un ifadesiyle “Camiler bir emme-basma tulumba gibi müminleri toplar, onlara huzur ikliminde maneviyat aşısı yaparak yine toplumun içerisine dağıtırlar.” (s.k, Şutun ıi) Böylece insanların imanları tazelenmiş, caminin huzur ve maneviyat iklimi hayata taşınmış olur. Bu da hayatın her alanında sevginin, kardeşliğin, birlik, beraberlik ve barışın hakim olmasını sağlar. Yine bu durum maddî ve manevî olarak insanların verimliliğini ve üretkenliğini arttırarak sosyo-ekonomik yönden de toplumun ilerleme ve gelişmesine katkı sağlar.
Camiler manevî sığınaktır
Sevgili peygamberimiz zaman zaman beş vakit namazın dışında, sıkıntılı zamanlarda, rahatlamak için abdestini alır ve mescide gidip namaz kılardı. Özellikle şiddetli bir fırtına çıktığında kaygılanır, yapmakta olduğu işleri hemen bırakıp kıbleye döner: “Ya Rabbi! Gelmesi muhtemel olan felâketlerden Sana sığınırım” derdi. Hava açıldığı zaman da Allah’a hamd ü senâ ederdi. (Tirmizi, Deavât, 87)
Burada anlatılmak istenen şudur: Beş vakit namazda camilere gitmenin yanı sıra olağanüstü zamanlarda da camiler manevî birer sığınak fonksiyonu icra etmektedirler. Nitekim günümüzde olağanüstü durumlarda insanların camileri manevî sığınak olarak değerlendirdiklerine, sıkıntılarını camilerin manevi ikliminde namaz kılarak giderdiklerine şahit olmaktayız. Yüce Rabbimiz; “Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.”(Bakara, 153) buyurarak sabredip, namaz görevimizi yerine getirdikten sonra kendisinden yardım talebinde bulunmamızı istemektedir.
Camilerin bu manevî havasından teneffüs eden ve namazlarını kılan insanlar, stres atmak için İslâmî açıdan onaylanmayan birtakım yöntemlere başvurma ihtiyacı içinde olmazlar. Dinle ve bilimle ilgisi olmayan başka kurtarıcılara sığınmaz, sabır ve namazla Allah’a sığınır, hem Allah’a karşı kulluk görevlerini yerine getirir, hem de Allah’tan yardım isterler. Çünkü namaz bütün Müs- Iümanlara farz kılınmış bir ibadettir. Namaz Müslümanı sağlıklı, disiplinli ve düzenli bir hayata alıştırır. Namaz öncesi alınan abdest, maddeten ve manen arınıp temizlenme; namaz için ayağa kalkma, diz çökme, secde ve oturma işlemleri ise vücut için bir egzersizdir. Yine zihni günlük meşguliyetlerden belirli bir süre uzaklaştırarak, Allah’a ve O’nun emrine konsantre olmak, kendini O’na teslim etmek de kişiye tarifi imkânsız bir huzur ve mutluluk verir. Özellikle camide cemaat hâlinde kılındığı takdirde namaz, kişi üzerindeki bu fonksiyonunu daha iyi icra eder.
Bir başka ayet-i kerimede de “O hâlde Allah’a koşun. Şüphesiz ben, size O’nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım. Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin” (Zârîyât, 50-51) buyrularak her türlü maddî ve manevî sıkıntılardan kurtuluş için yalnızca Allah’a sığınılması, Allah’tan başkasının kurtarıcı olarak Allah’a ortak edilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır
Camiler, İlâhî çağrı ve davetin yapıldığı yerlerdir
“Allah esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.” (Yunus, 25) Allah, kullarını peygamberi aracılığıyla esenlik (cennet) yurduna davet ediyor. Minarelerden günde beş vakit okunan ezanlarla bu davet tekrarlanmakta inanç iklimine henüz girememiş, Yaratıcı’sını tanıyamamış olan kişiler imana, müminler de namaza, dünya ve ahirette kurtuluş ve mutluluğa, dolayısıyla cennete davet edilmektedirler.
Şimdi, ülkemize turist olarak gelip ilk kez ezan sesini duyan bir şahsın hislerini ve hayatındaki değişimi sizlerle paylaşmak istiyorum: İstanbul’daki Selâtin camilerimizden birinin İmam-Hatibi bir hocamız anlatıyor: “Bir gün ikindi namazını kıldırmıştım. Arkada uzun boyluluğu ve sarışınlığıyla, tipik bir Amerikalı olduğunu tahmin ettiğim birinin namaz kıldığını gördüm. Hanımı da yanındaydı. Namazlarını bitirdiklerinde onlara doğru yürüdüm. Karşı karşıya geldiğimizde çok heyecanlanmıştım. Selâmlaşıp, sohbete başladık. Cami içinde olduğumuz için cemaatten de gelip sohbetimizi dinleyenler oldu. Cemaatimizden birisi kendisinin Müslümanlığı seçmesinin nedenini sordu. O ise, ilk heyecanını şöyle anlattı: “Türkiye’ye ilk geldiğimde bir otele yerleştim. Yorgun olduğum için hemen yatmış ve yatar yatmaz da uyumuştum. Bir muhteşem sesle rüyam bölündü. Hayatımda ilk kez bu kadar güzel bir ses duymuştum, içimden bir ses âdeta bana şöyle sesleniyordu; ‘daha ne duruyorsun, kalkıp o güzel sesin geldiği tarafa koşsana!’ Kalktım otelden çıktım ve o güzel sesin geldiği tarafa doğru koştum. Meğer burası bir cami imiş. Gelenler saf tutuyordu. Ben de aralarına durdum. Onlar yattı ben de yattım, onlar kalktı ben de kalktım. Namazdan sonra hoca efendiden duyduğum sesin anlamını, mesajını, caminin, cemaatin ve namazın hikmet ve gayelerini sorup öğrenince anında kararımı verdim ve Müslüman oldum. Meğer gün o günmüş, sanki dünyaya yeni gelmiş, hayata yeni gözlerimi açmış gibiydim. Sevinçten âdeta göklerde uçuyor gibiydim.. Çünkü yıllardır aradığım huzur ve mutluluğu bulmuştum.”(zarnan Gazetesi, 16 Aralık, 1990)
Evet Camilerimiz günde beş vakit minarelerinden okunan ezanlarıyla tüm insanlığı tevhide, namaza, kurtuluşa, huzur ve mutluluğa, gafletten uyanmaya ve manen dirilişe çağırmaktadırlar. Nitekim bir ayeti kerime’de de bu çağrı şöyle ifade buyrulmaktadır: “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resulü’nün çağrısına uyun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.’’(Enfâi, 24) Şüphesiz insanlara hayat verecek, onları maddeten ve manen diri tutacak, gönüllerini manevî ölümden kurtaracak şey Allah ve Resulü’nün emir ve yasaklarına bağlılıktır. Namaz ibadeti de bunların başta gelenlerindendir. Özellikle cemaatle kılındığı takdirde bu amaca daha kolay ulaşılır.


Dr. AHMET ONAY
Dini Yayınlar Dairesi Başkan Vekili

Hayalimdeki Cami

İslâm dininde ibadetlerin, sosyal ve toplumsal yönleri vardır. Kelime-i tevhit, namaz, oruç, zekât, hac, iyilik, itaat, dürüstlük vs. gibi. İyiye, güzele, doğruya, Allah’a yönelen sosyal ve beşerî münasebetlerin de bir ibadet yönü vardır. Kişinin helâl yönden geçimini temin etmesi, sınırda nöbet beklemesi, insanlara zarar verebilecek olan şeyleri ortadan kaldırması, hayvanlara iyi muamele etmesi, güzel bir şekilde eğlenmesi, çoluk çocuğunu eğlendirmesi vs...
Bir toplumdaki dinî inanç ve sosyal anlayış seviyesi, kültür ve medeniyet düzeyi ile orantılı olarak, bunlar birbirine yaklaşır ve birbirini kapsar. Bu da, İslam’ın toplumsal ve sosyo-psikolojik yönü ile anlayış ve hoşgörü sınırlarının ne derece geniş olduğunu ortaya koymaktadır.
Nitekim bir hadis-i şerifte, cemaatle kılınan bir namazın, ferdî olarak kılınan namazdan yirmi yedi derece daha fazla iyi (faziletli) olduğu ifade edilmiştir. Yani toplum, birbirine yaklaşmaya, kaynaşmaya neticede cemaate ve camiye davet edilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu daveti yaparken salt sözde kalmamış, bilâkis bunun için günün şartlarına göre gerekli ortamı da hazırlamıştır.
Ben bir cami hayal ediyorum: Hepimizi her yönüyle kucaklayan. Bana, ben olarak hitabeden. Salt bir mabet olma yanında, “İslam” kelimesinin ifade ettiği mânâ genişliğinde sosyal pratikleri de olan bir cami.
Bir tatil günü evdeyim. Okula giden çocuklardan birisi kütüphaneye gitmek istiyor. Küçük kardeşini, ağabeyini ve annelerini de alarak, hep birlikte camiye gitmeliyiz. Ağabeyleri, caminin halı sahasına veya kapalı spor salonuna gitmek için eşofmanlarını alıp ayrılırken, öbür kardeşi caminin kütüphanesine, biz de annesiyle birlikte en küçüklerinin elinden tutarak çocuk bahçesine doğru ilerlemeliyiz. Onların neşeli ve çocuksu oyunlarında bizler de çocukluk günlerimizin anılarını tatlı tatlı canlandırırken, namaz vakti olunca, caminin mescit kısmına geçip hep birlikte ibadetimizi, cemaatle yapmalıyız. Allah’a kulluk vazifemizi yerine getirmenin huzuru içerisinde mescitten çıkıp, şef garsonların itina ile sen/is yaptıkları lokanta kısmına geçmeliyiz. Ailece hep birlikte yemeğimizi yiyip meşrubatlarımızı ferah bir ortamda içtikten sonra caminin market kısmından gerekli ihtiyaçlarımızı alarak evimize dönmeliyiz.
Evden ayrılıp başka bir il veya ilçeye gittiğim zaman öncelikle camiyi arayıp bulmalıyım. Zira o caminin, temiz ve huzurlu misafirhanesinde kalıp, lokantasında yemeğimi yiyip, çay salonunda çayımı içmeli, bu arada yeni dostluklar kurmalıyım. Sonra da odama çıkıp, ılık bir duşla yol yorgunluğunu üzerimden atmış bir vaziyette kendimi kuşlar gibi hafif hissederek daha ezan okunmadan camiye girip ön saflarda yerimi almalıyım. İş görüşmelerimi caminin uygun salonlarında yaparak, gerekli takipleri yaptıktan sonra geri dönerken de; "Piyasaya göre oldukça ucuz, verilen hizmet ve konfor gayet iyi, üstelik huzur içindeydim ve oldukça da rahat ettim" düşüncesiyle evime gelmeliyim.
Her namaz vaktinde ben camiye koşmalıyım. Orada namazımı kılıp, caminin çok amaçlı salonunda konferanslar, paneller, sergiler izlemeliyim. Yine o caminin salonunda yapılan düğünlerde, mahallemin mürüvvete eren ailelerinin sevinçlerine ortak olmalıyım. Dünya evine camiden girilmeli ve hep birlikte camide hoşça vakit geçirip eğlenebilmeliyiz. Oturma salonunda sohbet etmeli, günlük gazeteleri okumalı, konuşmalı, dertleşmeli, ülkemi ve dünyayı izlemeliyim. Sevinçlere ortak olmalı, üzüntüleri paylaşmalıyım. Yardımlaşma sandığına üye olup, ihtiyaç sahiplerine yardımcı olabilmeliyim. İktisat sandığına üye olup, elimdeki parayı ve sermayeyi işletmeli, gerçek mânâda kârına da, zararına da ortak olmalıyım.
Yani cami, beni her yönüyle kucaklamalı. Günün şartlarına göre benim meşru olan her türlü ihtiyaçlarıma cevap vermeli. Benim hayatıma girmeli. İşte ben o zaman, camide ibadet edememekten, cemaatten ayrı kalmaktan, kıldığım her namazdan yirmi yedi derece daha fazla sevap alamamaktan kurtulmalıyım. Camiden bir vakit ayrı kaldığım zaman gönülden muzdarip olmalıyım.
işte bu şartlarda geniş düşünen, İslam’ın özünü kavrayan, dinimizin esaslarını ve müsamaha sınırlarını bilen, birinci hedefi insanlara hizmet etmek olan bir kardeşimiz bu caminin imamı, müezzini olmalı. Bu camiyi imam yönetmeli ve namazları o kıldırmalı, hutbeleri o okumalı. Cemaatini vaazlarıyla iyiye, güzele o yönlendirip, bilgilendirmeli. O yerde, en saygın ve örnek insan onlar olmalı.
Tekrar ben düşünüyorum ki; bugün hangi imam veya müezzin kardeşim cemaatinin azlığından şikâyet ediyorsa, şu veya bu sebeple hâlinden memnun değilse, kendisini bu caminin imamı veya müezzini olmaya hazırlamalı. Hangi mimar, mühendis, tekniker arkadaşım böyle bir camiyi özlüyorsa, hatta daha iyisini düşünüyorsa, projelerini hazırlamalı. Yine hangi ekonomist, pazarlamacı, psikolog, işletmeci vs. bu camiyi, hatta daha güzelini düşünüyorsa, plânlarını hazırlamalı. Ben de bir cemaat olarak, hayalimdeki bu caminin gerçek olacağı günü iştiyakla bekliyorum. O bizi her yönüyle kucaklayacak, şefkatle okşayacak, mutlu bir yüzle Huzuru Ilâhi’ye çıkmamıza vesile olacaktır.


ABDURRAHMAN AKBAŞ
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Bir eğitim merkezi olarak
Camiler


Hz. Peygamber döneminde mescitte eğitim İslam tarihine göz attığımızda, cami ve mescitlerin sadece ibadet maksadıyla değil, aynı zamanda birer eğitim, kültür ve sosyal dayanışma merkezleri olarak inşa edildiğini görürüz. Öyle ki, camilerimiz mihrabıyla bir mabet, minber ve kürsüsüyle bir mekteptir. Gerçek eşitliğin, dostluk ve kardeşliğin, yardımlaşma ve dayanışmanın yaşandığı merkezlerdir, iman ve ibadetin, ahlâk ve faziletin, sevgi ve şefkatin menbaı, ilim ve kültür ocaklarıdır. Bu duruma en güzel örnek. Hz. Peygamber’in isteği doğrultusunda inşa edilen Medine’deki Mescid-i Nebevi’dir. Mescit, ev, ibadet mahalli, suffe olarak üç ana üniteden oluşmuştur. Bu ünitelerin birini teşkil eden suffa, eğitim ve öğretim faaliyetleri için tahsis edilmiştir. Bu ise İslam’ın eğitime verdiği değeri göstermesi açısından son derece önemlidir. Ayrıca suffa, gündüzleri okul, geceleri kimsesiz fakir sahabelerin kaldığı bir sosyal hizmet müessesi olarak hizmet sunmuştur.
Örgün ve yaygın eğitim merkezi olan suffada Hz. Peygamber (s.a.s.) eğitim ve öğretim yapmıştır. Zira Yüce Allah, Hz. Peygamber’i aynı zamanda bir muallim olarak da göndermiştir.111 Hz. Peygamber (s.a.s.), ortaya koyduğu eğitim ve öğretim metotlarıyla örnek bir eğitimcidir. O, eğitim ve öğretim metodunun hedefini erdemli birey ve toplum olarak belirlemiştir. Metot olarak tedricilik, itidal, usandırmama, aralıklı tekrar, ferdi farklılıklara özen gösterme, temsil ve teşbih vb. yolları kullanmıştır.12 Bugün milyonlarca Müslümanın onun sözlerini okuyup ortaya koyduğu prensipleri öğrenmeleri, onu örnek alıp Yüce Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmaları gerekir.
O, hayatı boyunca gerek cami gerekse cami dışında eğitim ve öğretim faaliyetine devam etmiştir. Özelikle ilim halkaları Hz. Peygamber tarafından sabah namazından sonra mescitte tertip edilirdi. Bu meclislerde sahabe, Hz. Peygamberin etrafında iç içe daire şeklinde otururdu. Bu ilim halkaları gayet disiplinli, düzenli olup, bu halkalarda oturuş ve soru sorma adaplarına dikkat edilirdi. Hz. Peygamber’in Mescid-i Nebevi’deki bu derslerinin sahabe yanında özel bir yeri vardı. Ashab, onun derslerini kaçırmamaya özen gösterir, ziraat ile meşgul olduklarında, ticaret için yolculuğa çıktıklarında akılları Hz. Peygamberin mescitteki derslerinde kalır, derslerde geçen söz ve hikmetleri kaçırmamak için komşusu ya da ortağı ile nöbetleşe dersleri takip etmeye çalışırlardı. Bu ilim halkalarına katılan sahabe, söylenenleri sadece dinlemekle kalmaz, dersin sonunda aralarında müzakere eder, pratikleşmesi gereken hususları yerine getirmeye özen gösterirlerdi. Bu cami derslerinde cinsiyet ayrımı güdülmezdi. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) erkeklerin eğitimine önem verdiği kadar kadınların da eğitimine önem veriyordu.
Kadınların özel günleri dolayısıyla ve erkeklerin bulunduğu ortamda mahrem konuları çekinmeden sorabilmeleri için Hz. Peygamber, haftada bir gün, mescitte onlara yer tahsis etmiştir.13’ Medine dışındaki vilayetlerden gelenlere ise Hz. Peygamber (s.a.s.) mescitte yatılı, kısa süreli temel dinî eğitim vermiştir.
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in rahle-i tedrisinden geçen sahabeler, daha sonraları Hz. Peygamber (s.a.s.)’den görüp öğrendiklerini aktarmak, dinî, ahlâkî ve sosyal bazı konularda görüş ve tercihlerine başvurulan önemli bir kaynak olmuşlardır. Hz. Peygamberin mescitte yetiştirdiği öğrencilerden intikal eden bilgiler ise bugün yapmakta olduğumuz İlmî çalışmalarda paha biçilmez bir değere sahiptir.
Hz. Peygamber sonrası camilerde eğitim
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ahirete intikalinden sonra da camilerde eğitim faaliyetleri artarak devam etmiştir. Mekke ve Medine’deki mescitlere ilâve olarak fetihlerle birlikte Küfe, Basra ve Şam’daki mescitler birer okul gibi hizmet görmüştür. Bu mescitlerde Kur’an ve hadis öğretiminin yanı sıra Arap edebiyatı, mantık, öğrenimi yapılmıştır. Kelâm ve fıkıh ilimlerinin temeli bu camilerde atılmıştır. İslam fıkhının otorite şahsiyetleri, bu camilerde yetişmiş ve buralarda dersler vermişlerdir.14’ Imam-ı Azam Ebu Hanife, kendi mescidinde ders okuttu, imam Şafiî küçük yaşlarda mescitlerdeki ders halkalarına katılarak fıkıhta otorite oldu. İmam Malik Mescid-i Nebevi’de; Hasan-ı Basri Basra Camii’nde dersler verdiler. Taberî gününün bir kısmını eser yazmaya, bir kısmını mescitte ders vermeye ayırırdı. Abdulatif el-Bağdadî Kahire’de, Ezher Camii’nde her gün öğlen üzeri tıp ders verirdi.
Camilerin eğitim öğretim mahalli olarak kullanılması OsmanlIlar döneminde de devam etmiş, özellikle XVII. asırdan itibaren “Dersiye” adı verilen yeni tip medreseler camilerde açılmıştır. Sıbyan mektebi olmayan yerlerde camiler, çocukların eğitimi için okul olarak hizmet vermiştir. İstanbul’da Fatih, Süleymaniye v.b. camiler, geleneksel dersleriyle meşhur olmuştur.
Mescitlerin yaygın eğitim merkezi olması
Mescitlerdeki İlmî halkalarının çoğalması, öğrenim esnasında seslerin birbirine karışması, bilgi çeşidinin artması, bazı bilgilerin özel ihtisas gerektirmesi vb. nedenlerle öğretim, mescitlerden ağırlıklı olarak medreselere kaymıştır. Ancak mektep ve medreselerin açılması, caminin eğitim fonksiyonunu ortadan kaldırmamıştır. Camilerimizde örgün olmasa da yaygın eğitim faaliyeti günümüze dek devam ede gelmiştir.
Yaygın eğitim en az örgün eğitim kadar önemlidir. Okul dışı eğitim diyeceğimiz yaygın eğitim vesilesiyle halkımıza dinî, ahlâkî ve millî değerler aşılanmakta, kardeşlik, fedakârlık, hoşgörü gibi meziyetler kazandırılmakta, ibadetlerin usulüne uygun bir şekilde yerine getirilmesi sağlanmaktadır.15’
Yaygın din eğitiminin öğretmenleri olan imam ve vaizlerin öğrencileri her yaş ve kültür seviyesindeki cemaattir. Halkla iç içe olan imamlar rehberdirler. Her yönden örnek konumundadırlar. Camiler, cemaatleriyle ve din görevlileriyle bütünlük arz eder. Cemaat ve din görevlisi birbirlerinden etkilenir, aynı zamanda birbirlerini de eğitirler. Bu açıdan din görevlilerinin bilgi ve kültür düzeyi, meslekî formasyonlarının yeterli oluşu ayrı bir önem arz etmektedir. Bununla birlikte ecdat yadigârı camilerimizde olduğu gibi, yeni yapılacak camilerin kültür merkezi şeklinde inşa edilmesi, camileri sosyal ve kültürel hayata katkılarını çoğaltacaktır. Dolayısıyla camilerin yanında sohbet odası, dershane, konferans salonu, kütüphane ve bir takım el sanatları kursları açılmasına gayret gösterilmelidir. Böylelikle camilerimiz, sadece ibadet mahalli olmakla kalmayacak kültürel ve sosyal etkinlikler bağlamında tarihî kimliğine yeniden kavuşacaktır.

1 Ibn Mace, Mukaddime, 17.
2 Bkz. Abdullah Özbek, Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed, Konya 1988, s.138-284.
3 Nevzat Aşık, Sahabe ve Hadis Rivayeti. İzmir, 1981. s.79.
4 Fahri Kayadibi, Yaygın Din Eğitiminde Cami ve Görevlileri. D.I.B. Yayınları, Ankara. 2000, s. 61.
5 Mehmet Bulut, “Yaygın Din Eğitimi” Diyanet İlmi Dergi, Cilt: 29, Sayı: 3 ,

YÜKSEL SALMAN
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Toplumun manevî Rehberleri

İslâm’ın, birleştirici, sosyal dayanışma ve kaynaşmayı sağlayan bir din olduğunun açık göstergelerinden biri de camilerimizdir. Camiler, toplumun her kesiminden insanın, hiçbir ayrım gözetmeden ortak bir şuurla, aynı heyecan ve aynı gaye ile bir araya geldikleri, kardeşlik ve birlik şuurunun zirveye çıktığı kutsal mekânlardır. Tarihî süreç içerisinde üstlendikleri pek çok fonksiyonun yanı sıra, İslâmî kimliğin oluşmasında ve korunmasında camilerin yeri inkâr edilemez. Bu kutsal mekânların, belirtilen işlevi etkin bir şekilde ifa etmesinde, samimiyet ve özveriyle hizmet eden örnek cami görevlilerinin payı büyüktür. En küçük yerleşim birimine kadar ülkenin her köşesinde hizmet veren cami görevlileridir. Yine, cemaat ile doğrudan muhatap olan ve ilk elden ihtiyaçlarına cevap verenler de onlardır. “Cemaatle kılınan namaza önderlik eden kişiler” olarak tanımlanan imamlar, başta gelen görevleri olan namazın topluca eda edilmesinden, cemaatin dinî konularda aydınlatılmasına, görev bölgelerinde kardeşliği zedeleyen olumsuzlukların giderilmesinden, birlik ve beraberlik şuurunun oluşmasına, hatta yerine göre pek çok konuda rehberlik görevi yapan kişilerdir. Din görevlilerinin sosyal hayattaki birleştirici ve olumlu katkıları yanında, ülke barışının ve güvenin sağlanmasındaki hizmet ve katkılarını da unutmamak gerekir. Bu katkılar için yakın tarihi okumak yeterlidir. Günümüzde de metropol illerden, en ücra köylere kadar ülkemizin her yerindeki camilerde görev yapan binlerce din görevlisi, dinî konulardaki yanlış telâkkilerin ortadan kaldırılması, birlik ve beraberlik şuurunun güçlendirilmesi açısından önemli bir fırsattır.
Peygamber mesleği de denilen bu vazifenin, günümüzde de kendisinden beklenen işlevi etkin bir şekilde yerine getirebilmesi nitelikli, liyakatli ve özverili görevlilerle mümkündür.
Din görevlilerinin; yaşları, kültür seviyeleri ve birikimleri birbirinden çok farklı olan kitlelere hitap etmeleri sebebiyle, meslekî yeterlilikleri yanında, iletişim, eğitim metotları, insan psikolojini tanıma gibi pek çok alanda yeterli olmalarının gerekliliği açıktır. Halkın, din görevlilerini aynı zamanda önder ve rehber kişiler olarak görmeleri, onların sosyal hayatlarında da yaşantısıyla örnek olma, örnek kişiliğe ve üstün ahlâkî değerlere sahip olmalarını zorunlulu kılmaktadır.
Din görevlileri öncelikle örnek kişiliğe ve güzel ahlâka sahip olmalıdırlar. Sevgili Peygamberimiz, kendisine peygamberlik görevi verilmesinin ilk dönemlerinde, üstlendiği görevin ağırlığını ve karşılaşabileceğini tahmin ettiği gelişmelerin kaygısını çekerken, Hz. Hatice’nin kendisine söylediği şu sözler, kişiliğin ve güzel ahlâkın tebliğdeki etkisini ortaya koyması açısından oldukça önemlidir: “...Vallâhi, Allah seni utandırmaz. Çünkü sen, akrabalarına bakarsın, sözün doğrusunu söylersin, fakir ve muhtaçlara elinden gelen yardımı yapar, hiç kimsenin kazandırmayacağını kazandırırsın. Misafirlere ikram eder, onları ağırlarsın, Hak’tan gelen felâketler karşısında insanlara yardım edersin.”01 Resulullah’ın düşmanları, onu atalarının dinini terkettiği, şair, mecnun ve sihirbaz olduğu yönünde çok çeşitli iddia ve iftiralarla halkın gözünden düşürmeye çalışmışlardır. Ancak, Allah’ın Resulü’nde asla ahlâkî bir kusur bulamamışlardır. Din hizmeti veren kişiler de doğruluk, güvenilirlik, hoşgörü, affedicilik, sabır ve alçak gönüllük gibi güzel hasletlerle bezenmeli, beşerî ilişkilerdeki tutumu, azim ve kararlılığı, istikrar ve tutarlılığı ile toplumda örnek olmalıdır. Yaptığı hizmette Allah’ın hoşnutluğu dışında bir şey beklememeli, peygamberlerin kavimlerine söyledikleri, “Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’tır”’21 sözü kendilerine rehber olmalıdır.
Görevini yaparken, hiçbir ayrım gözetmeden herkesi kucaklamalı, kolaylığı, müjdelemeyi ön plâna almalı, muhataplarının seviyesine göre hitap etmeli, ifrat ve tefritten, katı tutum ve davranışlardan kaçınmalı, yumuşak bir üslûpla, hikmet ve güzel öğütle yaklaşmalıdır. Deyim yerindeyse, yaralamadan tedavi etmeli, kırmadan düzeltmeli, azarlamadan uyarmalı ve kibirlenmeden aydınlatmalıdır. En zor ve sabredilmesi güç olan zamanlarda bile, Yüce Allah’ın, Hz. Musa ve kardeşine hitaben, “Firavun’a gidin, doğrusu o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin..”13’ buyruğu hizmet anlayışlarında ilke olmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Peygamberin İlâhî bir lütuf sayesinde insanlara yumuşak davrandığı; kaba ve katı kalpli olsaydı, insanların çevresinden dağılıp gidecekleri açıkça bildirilmiştir14’ ki, bu ilke, din görevlilerinin halka yaklaşımları noktasında oldukça önem taşımaktadır.
Belirtilen ahlâkî meziyetlerin yanı sıra, günümüzün getirdiği teknik imkânları iyi değerlendirmeli, bilgi birikimi, kültürü, girişkenliği, göreve bağlılığı ve temsil kabiliyetiyle görev yaptığı toplumda saygınlığını muhafaza etmelidir.
Özetle ifade etmek gerekirse, din görevlileri hizmet anlayışlarında Hz. Peygamber’in tebliğ ve irşat metodunu çok iyi tahlil etmeli ve ilkelerini kendisine rehber edinmelidirler. Peygamberimiz, yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda, tarihte eşine rastlanamayan muazzam bir değişiklik meydana getirmiş; çok basit meseleler yüzünden bile birbirlerini kolayca öldürebilen, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen bir kavimden, dönemlerinden “Asr-ı Saadet (mutluluk çağı)” diye söz ettiren örnek bir toplum meydana getirmiştir. Madem ki, Hz. Peygamber “En güzel örnek” tir, onun bu örnekliğinin, hayatın her alanında olduğu gibi, tebliğ metodu açısından da iyi bilinmesi ve ilkelerinin uygulamaya konulması, din görevlilerinin hizmetteki başarısına güç katacak ve onları toplum içindeki hak ettikleri saygınlığa ulaştıracaktır.

1 Buhari. Bed’ül-Vahy, 3; Müslim. İman, 252, Ahmed b. Hanbel, VI, 223.
2 Şuarâ, 109,127,145,164,180.
3 Tâhâ, 43-44.
4 Âl-i Imran, 159.

Dr. EKREM KELEŞ
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

İslâm yurdunun kimlik belgesi

Renkleri, ırkları, dilleri ve coğrafyaları farklı bir buçuk milyar Müslümanın ortak dili ezan, İslâm’ın belirgin simgelerinden biridir. Müslüman kimliğinin bu temel şiarının dilini, her Müslüman anlar. Gelin endamlı minarelerin, bu zaman zaman sevimli, zaman zaman hüzünlü sesine, her Müslüman âdeta aşıktır. Onsuz yaşayamaz.
Allah’ın evrene yerleştirdiği İlâhî düzen çerçevesinde yerküre kendi ekseninde dönerken, her an yeryüzünün bir yerinde güneş doğar, bir başka yerinde batar. Bir yerinde gece yarısı iken diğer bir yerinde öğle vakti olur. Böylece yeryüzünün her yerinden ezan sesleri yankılanır. Ezan sesleri, kesintisiz bir şekilde Tevhit ilkelerini ilâna devam eder.
İlk defa Seyyidü’l-müezzinîn Bilâl Efendimizin ’Allahü Ekber.. Allahü Ekber!...’ nidalarıyla Medine’de yankılanan ve insanları kurtuluşa, tevhide çağıran gür sesinde kendini gösteren İslâm’ın bu vazgeçilmez şiarı, o gün bugündür hiç susmadan kesintisiz bir şekilde semaları inletmeye devam etmiştir. Artık yeryüzünde ezansız bir zaman geçmemektedir. Mehmet Akif merhum da, şehit kanlarıyla sulanmış aziz vatanımızda bu sevimli çağrının ebediyen kesilmemesi niyazını, ilmik ilmik istiklâl Marşı’na işlemiştir.
“Mânâ ve muhtevası bakımından ezan, hem namaz hem de Islâm için bir çağrıdır. Yani ezan vasıtasıyla insanlar bir taraftan namaza çağrılırken diğer taraftan bununla, Islâm’ın üç temel ilkesini oluşturan Allah’ın varlığı ve birliği, Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğu ve asıl kurtuluşun (felâh) ahiret mutluluğunda bulunduğu gerçeği açıklanmış olur. (DİA, Ezan Mad.)
Ezan-ı Muhammedî, aynı zamanda bir özlemdir. Ezan-ı Muhammedi’ye duyulan hasret, en çok ondan mahrum kalınca anlaşılır. Bunu da en iyi, doğar doğmaz kulaklarında yankılanan bu sevimli çağrıdan mahrum kalan Müs- lümanlar anlayabilir. Ezan sesinden mahrum olan her Müslüman, bu özlemi duyar. Tıpkı 1947 yılı sonbaharında Paris’te, Sen nehri kıyılarında cesedi bulunan ve üzerinden çıkan evraktan yurdundan sürgün edildikten sonra, Paris’te çok fakir bir hayat yaşadığı anlaşılan bir Kırım Türkü’nün cebinde bulunan şu dizelerde olduğu gibi:
Bu kent her şeyiyle bana yabancı,
Caddeler, binalar, bütün insanlar...
Öyle hasretim ki ezan sesine,
Ararım çevremde minare, cami,
Lâkin takılırım çan kulesine.
Bazı ezanlar vardır, asırlar geçse de unutulmaz. Bilal-i Habeşî’nin Mek- .
ke’nin fethinde Kâbe-i Muazzama’da okumuş olduğu ezan gibi. Bu ezanın yankıları, tarihin sayfalarına kazınmıştır. Daha sonraları, Hz. Bilâl’in iki ezanı daha, gözyaşları arasında hiç unutulmayan ezanlar dizinine eklenmiştir.
Hz. Bilâl, Peygamber Efendimizin vefatından sonra Medine-i Münevvere’de kalmaya tahammül edemedi.
Rasulullah (s.a.s)’dan ayrılık ona çok ağır gelmişti. Son ezanını, Allah Elçi’si Yüce Dost’a kavuştuğu gün okumuştu. Onun yokluğunda Medine ona bomboş gibi geliyordu. Hz. Ebu Bekir’den izin istedi. Cihada iştirak için Şam tarafına hicret etti. Hz. Ebu Bekir döneminde buralarda yapılan cihad faaliyetlerine katıldı.
Hz. Ömer zamanında da aynı şekilde cihadı sürdürdü. Hz. Ömer Şam’a geldiğinde onu karşılayanlar arasındaydı. Hz. Peygamber’in vefatından bu yana hiç müezzinlik etmeyen Hz. Bilâl, Hz. Ömer’in ısrarına dayanamayarak ilk defa Kudüs’te ezan okudu. Tevhidin bu dokunaklı sesi, ezan okumaya başlar başlamaz Hz. Ömer ve orada bulunan bütün sahabiler hüngür hüngür ağlamaya başlamışlardı, âdeta herkes kendinden geçmişti. Bu göz yaşları, Hz. Peygamber’e duyulan özlemin ifadesiydi. Çünkü Hz. Bilâl’in ezanı, âdeta Asrı Saadet’le özdeşleşmişti. İşte bu ezan da tarih kitaplarına geçti ve unutulmayan ezanlar dizinine eklendi. Fakat Hz. Bilâl’in âdeta yeri yerinden oynatan esas ezanı, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Medine-i Münevvere’de ilk defa okuduğu ezan olmuştur.
Hz. Bilâl, Şam’da bir gün rüyasında Resul-i Ekrem’i görmüş, Peygamber Efendimiz kendisine: ‘Beni ziyaret etmeyecek misin?’ demişti. Uyanır uyanmaz hemen yol hazırlığına başladı ve Medine’nin yolunu tuttu. Ravza-i Mu- tahhara’ya varır varmaz çok yoğun bir duygu yaşadı. Göz yaşlarına bir türlü hakim olamıyordu. Medine’de eski hatıraları yeniden canlandı. Resul-i Ekrem’le beraber yaşadığı günleri hatırladı. Onu burada gören Peygamber Efendimizin sevgili torunları Hz. Haşan ve Hüseyin, ondan bir gün fecir vakti ezan okumasını istediler.
Hz. Bilâl, çok sevdiği, Peygamberimizin sevgili torunlarının bu ricasını geri çeviremedi ve bir seher vakti Hz. Peygamber’in mescidinde ezan okumaya başladı. Medine’de âdeta yer yerinden oynadı. Sanki Isrâfil sura üfürmüş gibi kadın, erkek, büyük, küçük...Bütün Medine halkı Mescid-i Nebevî’ye koştu. Rasulullah’ın dirilip tekrar hayata döndüğünü zannedenler olmuştu. İnanılmaz bir duygu seli yaşanıyordu. Hz. Bilâl, ezanın, ‘Eşhedü enne Muhammede’r- Rasulullah’ cümlesini okurken, etrafı hıçkırıklar kaplamıştı. Rasulullah’a duyulan özlem bütün canlılığıyla yeniden depreşmişti. O sabah Medine’ye risa- let devrini bütün canlılığıyla yaşatan, herkesin duygularını coşturan, Müslümanların Rasül-i Ekrem’e karşı duydukları sevgiyi tam anlamıyla ortaya seren Bilâl-i Habeşî’nin bu ezanı da hiç unutulmadı. (Bak. seyyid Süleyman Nedvî, Asrı Saadet, Hazırlayan. Eşref Edip, Sebilürreşad Yayınları, lst.1969, VII/130)
Unutulmayan ezanlardan söz edince, ülkemizde ezanın aslî şekliyle okunması yasağının kalkmasıyla birlikte ramazan ayında minarelerden yükselen ezanların meydana getirdiği büyük coşkuyu hatırlamamak olmaz. O gün büyük bir sevinç yaşanmış, selâtin camilerinin minarelerinde çifte ezanlar ve salâlar okunmuş, sabah ezanlarını dinlemek için camilerin etrafında toplananlar secdelere kapanmış, herkes hüngür hüngür sevinç gözyaşlarına boğulmuş, ülkenin her tarafında kurbanlar kesilmiştir.
Ezan bir kimliktir. Müslüman kimliğidir. Bir aidiyeti ifade eder. Ezan bir özgürlük bildirisidir. Müminleri Allah’a itaat etmeye, şuura, uyanıklığa, takvaya ve İslâmî dirilişe davet eden bir bildiridir bu. Ezan, bu kimliğe sahip olanların, Allah’tan başka hiçbir gücün önünde eğmelerinin söz konusu olmadığının, bütün dünyaya duyurulmasıdır.
Günde beş vakit kulaklarda yankılanan ezan; İslâm’ın şiarı ve sembolüdür. Birkaç cümle ile İslâm’ın temel ilkelerini anlatan bu mübarek sözler, insanların devamlı Allah ile bağlarını canlı tutmaları gereğini ilân eder. Kelime-i Tevhit ve Kelime-i Şehadet nasıl ki İslam’a girişin bir belirtisi ise, ezan da bir beldenin veya milletin İslâm’la olan bağını anlatan bir şiardır. Tevhidin sembolü bu mübarek sözler, Allah’ın varlığını ve birliğini, mutlak hakimiyetini, Hazreti Muhammed’in elçiliğini ilânın yanında insanları kurtuluşa ve huzura davet eder.
Diğer taraftan ezanın, çoğu zaman akılla açıklanamayacak inanılmaz bir etkisi vardır. Samimi müezzinlerce seslendirildiği zaman bu çağrı, hayatında İslâm’dan hiç haberi olmayan nice insanların Müslüman olmasına vesile olmuştur. Bunun için bu İlâhî çağrıyı seslendirecek müezzinlerin, insanların sevip saydığı, güzel ve gür sesli, güvenilir, İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış kişiler olmaları, fıkıh kitaplarımızda hep dile getirilmiştir.
Son söz Bayrak şâirinin:
Biz, kısık sesleriz...minareleri,
Sen, ezansız bırakma Allah’ım!

ABDULBAKİ İŞCAN

Şu taşların Dili Olsa

Yıkılmak değil beni asıl korkutan, taşlarımın oyuklarını mesken tutan yosunlarla bütünleştim ben.
Dört duvar arasında yalnız kalmaktan bezgin bir halde varacağım yer canımı sıkıyor.
Nedir ki yıllar, asırlar.
Yapraklı takvimin gösterdiği tarih hiç de gözümü korkutmuyor, ne depremler gördüm ben, ne sarsıntılar yaşadı binbir emekle işlenen şu taşlarım.
Mihrabımın yanıbaşında asılı duran, yıllardır sarkacıyla benimle birlikte zamanı tutan saatin aldığı yol çok değil, inanın çok değil.
Hele minarelerimden beş vakit şehrin dört bir yanına yayılan ezanın sesiyle bana hiç gelir zaman.
Zamanın ne yaman bir değirmen olduğunu biliyorum.
O da değil beni hüzne boğan.
Bahçemdeki çınar ağacının kökleriyle bütünleşen bedenimin köşelerini, yanıbaşımda mantar gibi biten yığınların gölgelemesi de beni endişelendirmiyor.
Kederim bundan da değil.
Bakmayın duvarlarımın kalınlığına, metrelerce uzunluktaki sütunlarımın ağırlığına da aldanmayın.
Secdeye kapandığında insanlar, hafifleyen ruhumdur tesellim.
Bazen kopuveriyor işte zincirleri yaşamın, ince bir iplik gibi ansızın.
İnce ince dökülüyor kumlarım, göz
yaşı gibi ve yerde küçük tepecikler oluşturuyor.
Gün be gün bitişim bundan da değildir.
İnsan dediğin ne bekler ki zamandan, hayattan.
Ne bekler hayat insandan.
Hoyratça tükettiğinde zamanı, hoyratça tüketir zaman insanı.
Şöyle bana uzaktan baktıklarında neler hisseder insanlar?
Hey burcu burcu kokularla yanımdan akıp giden zaman!
Hayatın kısır döngüsü içerisinde kaybolup giden insan, beni anlayan olmaz mı?
Kubbelerimin en tenha köşelerinde sakladığım yakarışlarla sizlere yalvarıyorum. Allah billah aşkına, nedir harabeye dönen bedenimin sizlerde bıraktığı?
Bu bedenin ne kadarı benim, ne kadarı beni ihmal eden sizlerin?
Binlerce kez ufuklarda izlediğim seherler aşkına, kandiller aşkına,
Pencerelerimden süzülen ışık huzmelerinin aydınlatmaya hasret kaldığı yüzler neredesiniz?
Tek tük baston tıkırtılarının cılız yankılarıyla, avlumda kuytu köşelere yuva kurmuş güvercinlerin kanat çırpışları arasında kaybolan ayak sesleri ve kapımı beş vakit açan birkaç beli bükük, gözü yaşlı ihtiyar...
Şimdi bu kadar çevremdekiler.
Bunları seyrediyor yıllardır gözlerim.
işte, bu yüzdendir üzüntüm, bu yüzdendir hüznüm!...