Makale

DİN GÖREVLİLERİNİN KÜLTÜREL STANDARDININ YÜKSELTİLMESİ

DİN
GÖREVLİLERİNİN
KÜLTÜREL STANDARDININ
YÜKSELTİLMESİ

Doç. Dr. Ramazan Altıntaş
Cumhuriyet Üniversitesi ilahiyat Fakültesi

İslâm dünyasının bugünkü konumu, hicrî I. yüzyılda dünyaya açılış sırasındaki konumuna çok benzemektedir. Çağımızda farklı semavî din ve ideolojilere bağlı olan ülkeler, İslâm gerçeğiyle yeniden yüz yüze gelmişlerdir. Çünkü çeşitli tarihî sebeplerle duraklayan, başkalarının etkisi veya yönetimine giren Müslüman toplumlar yüzyılımızın başlarından itibaren aktivite kazanmaya başlamış; siyasî, kültürel ve İktisadî bağımsızlık alanlarında büyük mesafeler almışlardır. Günümüzde İslâm dini ve dünya nüfusunun % 25’ini oluşturan bağlıları, çok defa dünya gündeminin birinci maddesini işgal etmektedirler. Dünya, İslâm dini ve Müslüman topluluklarla yeniden karşılaşmakta, yeniden tanışmaktadır. Bu karşılaşmanın gerçekleşmesinde Türkiye’nin büyük etkileri olduğu gibi, bundan sonraki gelişmelerde engin katkıları da olacaktır.
Böylece, genel anlamda İslâm dünyası ve özelde de ülkemiz açısından bir durum tespitinde bulunduktan sonra, özellikle gerek halkımız ve gerekse dünya halkları zemininde diyalog açısından ilâhiyatçılara büyük görevler düşmekte olduğunu söyleyebiliriz. Bu görevleri yerine getirebilmek için yeni bir ilâhiyatçı profiline ihtiyaç vardır. Çünkü bir defa daha İslâm dini ve bu dinin mensupları olan bizler, globalleşmenin getirdiği kolaylıklar ve mesafelerin ortadan kalkmasıyla birlikte, farklı din ve kültür kodlarına mensup milletlerle yeniden tarihi bir karşılaşmayı yaşayacağız. Burada, "ilâhiyatçı" kavramını tırnak içinde kullanıyoruz. Bu kavramdan kastımız, sadece ilâhiyat Fakültesi öğretim elemanları ve öğrencileri değil -bunlar da dahil- asıl, din hizmetlerinde istihdam edilen tüm elemanlardır.
Küreselleşen dünyamızda yeni bir bin yıla giriyoruz. Artık mekân kavramı anlamsızlaştı. Modern insanın zihninde zaman algısı değişti. Belki de bundan dolayı, küreselleşme, "mesafenin ölümü" ya da "zaman-mekan daralması" olarak tanımlanıyor. Günümüzde uzayda uydular, fiberoptikler ve elektronik asfaltlar aracılığı ile bilgi akışı hızı artmakla kalmadı, üstelik de ucuzladı. Sermaye on beş dakikada dünyayı dolaşıyor, işte bütün bu gelişmeler karşısında kalkınmış ülkeler, bütün kurumlarını kalite ve gelişmişlik düzeyi açısından 21. yüzyıla ve ötesine göre hazırlıyor. Bilindiği gibi, ülkemizde ilâhiyat Fakülteleri yüksek seviyede din eğitimi veren kurumlardır. Bizde de yeni bin yılın ilâhiyatçısını yetiştirmek için müfredat programlarında değişikliklere gidiliyor. Aynı durum, Diyanet işleri Başkanlığı bünyesinde de değişik çalışmalara konu oluyor.
Diğer taraftan Türkiye, Avrupa Birliği’ne (AB) girmenin eşiğinde. Bu sebeple Türkiye’de hemen hemen bütün kurumlar, kendilerini Avrupa Birliği normlarına göre adapte etmeye çalışıyor. AT’a girişle birlikte, özellikle farklı din mensuplarıyla ilişkiler daha çok artacaktır. Her şeyi tek tipleştirici bir öze sahip olan modernite krizine çözüm olarak, post-modemizmi üretti. Post-modernizm kendisini mozaik bir yapı ve çoğulculuk ekseninde sistemler bütünü olarak tanımlıyor. Çok dinli, çok dilli, çok kültürlü bir yaşam biçimi. Böyle bir medeniyet ve kültür mozaiğinde baskın olana karşı rekabet eden varoluş kimliğini koruyabilecektir. Bunun adı, bir nevi, medeniyetler seleksiyonu. Burada, diğer medeniyetlerin muhtemel tahakkümlerine karşı bir ’ben idraki’ taşıyan medeniyetler, direnişini sürdürebilecektir. Her ne kadar bu durum genelde milletimizi, milletler camiası içinde ilelebet varlığını sürdürmesi yolunda iktisadî, fikrî, kültürel vb. anlamda sağlam duruşlar sergilemeye itiyorsa da, bunun bir parçası olarak özelde, ’ben-idraki’nin diri tutulması için ilâhiyatçıları da İslâm kültürü ve düşüncesi alanında daha sağlam ve kavi duruşlar sergilemeye itiyor.
Bu yeni bin yılın ilâhiyatçısı, ister kendini ulema, ister din görevlisi ve isterse Müslüman aydın kategorisinde tanımlasın fark etmez, kendisine büyük sorumluluklar düşüyor. Çünkü, hem çağdaş ve hem de bilgi düzeyi bakımından Islâm kültürünü iyi hazmetmiş olmakla birlikte; ayrıca, bilgisayar kullanan, diğer yandan iyi düzeyde Arapça ve en az batı dillerinden birini yazma ve konuşma becerisine sahip olmak gerekiyor. Bir örnek vermek gerekirse, Batı’da teoloji fakültelerinden mezun olan bir öğrenci, Hıristiyanlığın temel kaynaklarını okuyabilmek için Lâtincenin yanında, ölü ve yaşayan dillerden birkaçını birlikte biliyor. Bu çağın Müslüman ilâhiyatçısı da böyle olmalıdır. Artık bu bilgi çağında dünyamız âdeta küçük bir köy hâline gelmiş ve bu gidişle bilgi ve haberleşme iletişimi alanında dev ilerlemelerin yaşandığı yüzyılımızda, ilerlemenin girmediği ortam kalmayacaktır. Farklı dinlere mensup ilâhiyatçılar arasında iletişim kaçınılmaz olacaktır. Zira, din görevlilerimizin diyalog haritası Türkiye Avrupa Topluluğu’na girdikten sonra Misak-ı Millî sınırlarından ibaret kalmayacak, daha bir dünyayı ku- şatacaktır. Uluslar arası bu büyük rekabette, varlığımız, medeniyetimize aidiyet/mensûbiyet duygusunu kaybetmememize bağlıdır.
Bu bin yılın ilâhiyatçısı, dinî referans sistemlerimizi iyi kavramış, tarihi medeniyet tecrübemizi iyi özümsemiş, icabında dünyanın küresel sorunlarını bilebilen ve bu nedenle de gerektiğinde çözümler öneren bir düşünsel performansla donanan kimse olmalıdır. Zira, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, dünya küçük bir köy hâline geldi. Hayatımıza çeşitli modern araçlara ek olarak bilgisayarın girmesiyle birlikte, bir bilgi aktarım ve dolaşım ağı olan internet de girmiş oldu. Bundan sonra şartlaş top yekûn dünya ülkelerinin, ilâve olarak
Avrupa Birliği’ne üye devletlerin bir vatandaşı olarak Ingiltere’nin, Almanya’nın, Yunanistan’ın vb. hangi köyünde ya da kentinde yaşarsa yaşasın, din adamı statüsünde olan ilâhiyatçıların meslektaşlarıyla internet ortamında dinî, fikrî, kültürel tartışmalar yapmaya ve bilgi alış-verişinde bulunmaya hazır olmaları gerekiyor. Hatta sınırların kalkmasıyla bu süreç, hangi ırktan ve hangi dinden olursa olsun, bizi doğrudan dünya halklarıyla teke tek yüz yüze konuşmaya, beşerî ilişkileri yoğunlaştırmaya doğru adım adım yaklaştırıyor. Bu çağın ilâhiyatçısı bütün bu gelişmelerin farkında olmalı ve kendisini böyle bir geleceğe bilimsel anlamda ciddi olarak hazırlamalıdır.
Bilgi, güçtür. Bugünün kalkınmış ulusları, ultra- teknoloji dönemi yaşayarak bilgi satıyor. Biz ilâhiyatçıların malumu, nasıl ki, Hıristiyan Avrupa ülkelerinin değil kentlerinde, köylerindeki kiliselerde bile görev yapan papazlar Teoloji Fakültesi mezunu olmakla kalmamakta, eğitimlerini ya yüksek lisans ya da doktora düzeyine çıkarmaktadırlar. Üstelik her birisi bir psikolog gibi, bir filozof gibi entelektüel donanıma sahip, her birinin bilim dünyasında ses getirecek indekslere giren yayınlanmış çok sayıda eser ve makaleleri vardır. Kalkınmışlık, komple, bütünlükçü bir olaydır. Eğer tıp alanında bir ilerleme yoksa, ilâhiyat alanında da bir ilerleme yoktur. İşte bu açıdan bizim ilâhiyatçımız da en üst seviyede meslekle ilgili entelektüel bir donanıma sahip olmalı ve her şeyden önce, özellikle bilgi ve sorumluluk bakımından halkın daima önünde yürüyen, varlığı ve konumu itibariyle bir cazibe merkezi oluşturan rehber insan kimliği taşımalıdır.
Yeni bin yılın ilâhiyatçısı, toplumsal hayatın neresinde duruyorsa dursun -ister din dersi öğretmeni, ister din görevlisi, ister akademisyen, isterse entelektüel- vakıf insan olmalıdır. Siyasî ve dinî kimliği ne olursa olsun, bir hakem ya da toplumun emin kişisi olarak, hem dinî alanda ve hem de psikoloji alanında insanlar, onun rehberliğine güven duyarak sorunlarını çok rahat bir şekilde açabilmelidir. Zira ilâhiyatçı insanlar üzerinde bir şahittir. Kur’an’a göre biz, vasat bir ümmet olarak insanlık için şahid kılındık. (Bakara, 143) Şa- hid kime denir? Şahit, mahkemede sorunları çözen adamdır. İlâhiyatçı da bu toplumun, küresel ölçekte bu dünyanın şahididir. Dolayısıyla, toplumun problemlerini çözme gibi bir fonksiyona ve sorumluluğa sahiptir, işte bu sorumluluklar yerine getirilirse, M. Akif’in dediği gibi, ancak İslâm, çağın idrakine söyletilebilir.
Din görevlisini, halk, daima misyonu gereği her zaman yanında görmek ister. Çünkü o, imamdır, önderdir, rehberdir. Hiç şüphesiz ilâhiyatçı ya da din görevlisi; doğumda ve ölümde, bayramda ve düğünde, tarlada ve harmanda, sevinçte ve acıda, savaşta ve barışta, hep halkın yanı başında ve içindedir. O halde imam olma niteliklerine haiz olan önder, hiçbir zaman halktan kopuk yaşayamaz, icabında o, halkın dinî ve dünyevî sorunlarını çözme ve yol göstermede bir ışık gibidir.
Bilindiği gibi, sosyolojik mânâda, avamında ilim ve din bulunmayan bir memlekette gerileyiş baş gösterir. Avamı ve havassı arasında din, kültür ve medeniyet bağlamında yaşanacak bir kopukluk, yabancılaşmayı beraberinde getirir. Toplum bir sağırlar diyalogu hâline dönüşür. Bunun sonucu olarak da toplumsal vasatta barış yerine kavga yeşerir. Böyle bir toplumda ilâhiyatçı devreye girmeli, halkın bütün kesimleri arasında, sevgi, karşılıklı anlayış ve saygıya dayalı kardeşlik köprülerinin kuruluşuna ön-ayak olmalıdır. İçinde yaşadığımız yüzyıl, demokratik kültürün bir gereği olarak inanç, fikir ve ifade özgürlüğünün olabildiğince genişletildiği bir yüzyıl. Çünkü, karşılıklı saygı, hoşgörü ve diyalogun olmadığı yerde, ne barış ve ne de kalkınma vardır, insanlar konuşa konuşa, tartışa tartışa medeniyet alanında terakki ederler. işte ilâhiyatçı ya da din görevlisi toplumda çok seslilikten, hür fikir ve teşebbüs ruhundan yana bir aktivite başlatmada da örnek ve önder bir şahsiyet profili sergilemelidir.
Yaşadığımız çağda, dinî pluralizm (dini çoğulculuk) gereği, farklı din mensuplarının birbirlerini tanıma ve barışa katkıda bulunma amaçlı dinler arası diyalog süreçleri başlatılmıştır. Bu konuda Diyanet işleri Başkanlığı ve ilâhiyat Fakültelerinin değişik tarihlerde gerçekleştirdiği sempozyum ve toplantılar, örnek olarak gösterilebilir. Biz Kur’an’da en güzel bir şekilde mücadele etmekle emrolunduk. (Nahl, 127)
Bu sebeple bizler, dinler arası diyaloglara yeterince ilgi duymalı, hatta hazır olmalı ve katılmalıyız. Dinler arası diyalog süreçleri toplumlar ve milletler arası sıcak ilişkilerin kurulmasına ve ulusları birbirlerine yaklaştırmaya sebep olacaktır. Geçmişte İslâm tarihinde bir arada yaşamanın nasıllığına dair birçok örnek vardır.
XII. yüzyıla gelinceye kadar İslâm Dünyası’nda İlmî faaliyetler (eğitim öğretim) tamamıyla sivil alanlarda yapılmıştır. Aynı zamanda farklı din ve görüş sahipleriyle bir arada, barış içinde yaşanmış ve çok sesli düşünebilen bir Müslüman dünya inşa edilmiştir. Çünkü, fikir ve inanç hürriyetini sağlayarak farklılıkların bir arada yaşamasını temin, büyük devlet olmanın bir gereğidir. İslâm’ın altın çağı olarak nitelendirilen dönemlerde, büyük İslâm ilâhiyatçıları, değişik din ve dini akımlara mensup olan insanlarla, toplum önünde seviyeli bir biçimde, şiddete başvurmadan entelektüel alanda tartışmalara girebilmişlerdir. İslâm toplum- larında mülhidi, ateisti, dehrisi, karamatisi, Yahudi ve Hıristiyan’ı, hatta Batıni’si vs. çok rahat bir şekilde özgürce kendi din ve düşüncelerini öğrenebilme, ifade edebilme veyayabilme imkanı bulmuştur. Bunun birçok örnekleri vardır. Bunların başında büyük mütekel- lim ve fakih imam-ı Azam Ebû Hanife’nin, zamanının en büyük filozofu olan bir Dehri ile yaptığı tartışmalar gelir.
Çünkü farklılıklar, bir toplumun düşünce hayatına canlılık ve aksiyon ruhu kazandırır, donukluk ve ataleti ortadan kaldırır. Batı’da karanlık ama Doğu’da aydınlık olan Ortaçağ İslâm dünyasında, İslâm’ın görkemli anıt şehirleri arasında yer alan bir Bağdat, bir Basra, bir Küfe, bir Şam, farklı düşünce ve inanç biçimlerinin bir üretim ocağı ve hararetli tartışma merkezleri olmuştur. Mezhepler tarihine ait olan Makalât kitaplarına baktığımız zaman, İslâm düşünce tarihinde özgürlük alanlarının ne kadar geniş olduğunu görebiliriz. Acaba, kapalı toplum yapılarında olduğu gibi, tek tip bir düşünce dayatılsaydı, bu kadar ayrı düşünce okulu ortaya çıkabilir miydi? Yine büyük İslâm ilâhiyatçısı Ebu Mansur el-Matüridi yaşadığı Maveraünnehir bölgesinde, farklı düşünce ve inanç ekolleri arasında cereyan eden münazaralara katılmış ve bu sebeple Basra’ya birçok defa bu amaçla gidip-gelmiş- tir. Bütün bu tarihî tecrübelerimizden bu çağın ilâhiyatçısı ya da din görevlileri yararlanmasını bilmelidir. Unutmayalım ki İslâm, Mekke’nin şiddet ortamında değil, Medine’nin barış ortamında daha çabuk ve hızlı yayılmış ve neticede bu din, Medine’de yeni bir medeniyetin inşasını üretebilmiştir.