Makale

EŞİĞİ AŞABİLMEK

EŞİĞİ
AŞABİLMEK

Dr. Ömer Menekşe
Din işleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Gözlerde çaresizlik, kalplerde hüzün... Hangimizin kapısını çalmadı ki bunlar hayatımızın bir yerinde... Hangimizin bir yardım eline, insanca bakışa, yürek sıcaklığına ihtiyacı olmadı ki... Ve hangimiz maddî ya da manevî bir küçücük yardım için Yüce Allah’a el açıp yalvarmadık ki... Ya da şimdiye kadar böyle bir durumla çalmadıysa kapımızı hayat, hangimizin kapısı ayrıcalıklı ki...
Kendi günlük telâşemizde çoğu kez sorgula- yamıyoruz bunları... Ancak bir gerçek var ortada... O da hayatın bir kıyısında gözlerinde çaresizlik, kalplerinde hüzün, alınlarında endişe çizgileri ile yaşam mücadelesi verenler var... Allah’ın bağışladığı onca nimet arasında aç gezenler, belki de artık sıkıldığımız için giymediğimiz giysilerin sıcaklığını özleyenler var... Üzerimizde kul hakkı olan nice yaratılmış var bizim gibi... Bir küçücük tebessüme, şefkatle uzanan ellere hasret, belki unutulmuş, ama yine de bir umut hatırlanmayı bekleyenler var.. Kalplerinin uzak bir köşesinde de olsa o umudu korumakta haklılar... Çünkü zorda olana yardım etmek, yetime, öksüze kol kanat germek hem millî bir görev hem de İslâm dininin her zaman teşvik ettiği bir değerdir.
Kur’an-ı Kerim, insan hayatının bir çok güzelliklerinden bahseder, insanın iyilikte bulunduğunu, güzellikler sergilediğini bildirir. Ancak insanın dünya tutkusu ve benlik eşiğine takıldığını haber verir. İnsan, dünyanın malına, makamına, o itibar kazandırıcı gösterişine hep takıla gelmiştir. Öyleyse insanoğlu bu eşiği nasıl aşacaktır?
İnsanlar, ebedî olan âlemde güzel bir yer edinebilmek için bu dünyada bir imtihan geçirmektedirler. Dünya hayatı, ahiret için bir hazırlık dönemi, insanlık için bir imtihan salonu ve geçici bir misafirhanedir. Dünya sonlu ve yok olucu; ahiret ise kalıcı ve sonsuzdur.
İslâm’da dünyanın ihmal edilmemesi, dünyadan alınacak nasibin unutulmaması, ama gerçek hayat olan ahiretin ön plana alınması esastır.
Ahiretin ön plâna alınması, dünya hayatımıza bambaşka bir güzellik ve yepyeni bir anlam kazandıracak, önümüzde duran tutku eşiğini aşmamızı, bu çetin sınavda başarılı olmamızı sağlayacaktır.
İnsan önünde duran bu eşiği fakire yardımcı olarak, bir yetime yardım elini uzatarak, borç altında ezilen insana yardım ederek, kendinin güvencesi gördüğü malından bir parça ayırarak aşabilir. Yine insan bu eşiği, ölüm öncesi ve sonrasıyla hayatı bir bütün olarak görerek, hayatın bir imtihandan ibaret olduğu bilincine vararak aşabilir.
Dünya tutkusu ve benlik eşiğini aşabilmede bir basamaktır yetime el uzatmak...
Kur’an-ı Kerim’in 21 yerinde doğrudan veya dolaylı olarak yetimlerin gözetilmesi emredilir.
Kur’an-ı Kerim, anne-babaya iyilikten bahsettiği birçok ayette yetime karşı da iyi davranılmasını emretmekte (Bakara, 83; Nisa, 36) yetimlere maddî yönden destek olunmasını öğütleyip (Bakara, 215), yetim kız ve erkeklerin evlendirilmesiyle de yakından ilgilenmekte, onların medenî ve İnsanî haklarının korunması esasını getirmektedir. (Nisa, 3, 6, 127)
Kur’an-ı Kerim, yetimin malının korunması hususunda da önemli tedbirler getirmiş, yetiminin malının ve menfaatlerinin korunmasını dinî bir talimat olarak sunarken "Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır"(Nisa, 2; Benzer ayetler için bkz: Nisa, 8; Enam, 102; İsra, 34), "Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Zaten onlar yakında alevlenmiş ateşe gireceklerdir. "(Nisa, 10) buyurmuştur.
"Hayır, hayır! Yetime ikram etmiyorsunuz. "(Fecr, 17) ayetiyle nankör insanların bir özelliğinin de yetime karşı cömert davranmamak olduğu vurgulanır, "İşte o, yetimi itip kakan, kim- sedir."(Maun, 2) sözüyle ahireti inkâr edenlerin yetimi horladıkları ifade edilir.
İslâm’ın yetimlere karşı topluma yüklediği görev, aktif bir görevdir. Bunun içindir ki, İslâm, sadece yetime iyi davranılmasını öğütlemekle yetinmez, aksine yetime iyi davranmayı gerektirecek veya özendirecek bir iman veya ahlâkî zemini kurmaya çalışır. Yetimin başını şefkatle okşayıp onun sorumluluğunu üstlenen kimsenin cennette Hz. Peygamber’e komşu kılınacağı müjdesi (Buhari, Edep, 24; Müslim, Zühd, 42) gibi pek çok teşvik ve öğütler, hep bu gayenin gerçekleşmesine yöneliktir.
Kur’an, "Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler."(insan, 8) buyurarak iyi kulların, kendi ihtiyaçları varken bile yetimi doyurmaktan geri kalmadığını bildirir. Yine "Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin? O tutsak bir boynu çözmektir. Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır."(Beled, 12-16) ayetleriyle yetimi himaye etmeyi insanoğlunun muhatap olduğu çetin bir sınav konusu olarak takdim eder.
Kur’an’ın bu tür tanımlama ve teşvikleri daha çok malî yönü bulunan ibadetlerde yoğunluk kazanır. Çünkü bedenî ibadetlere nispetle malî ibadetlerin ayrı bir fedakârlık yönü vardır.
Allah Teâlâ, sevgili Peygamberimize "Seni yetim bulup da barındırmadı mı?"(Duha,
6) diye öksüzlüğünü hatırlatıp akabinde de onun şahsında bütün müminlere "Öyleyse sakın yetimi ezme!"(Duha, 9) hitabında bulunmaktadır.
Kendisi de bir yetim olarak büyüyen Hz. Peygamber, içinde yetim barındıran ve yetime iyi davranılan eve büyük önem vermiş ve bu konuda şunları söylemiştir: "Müslüman toplum içinde en hayırlı aile yuvası, içinde bir yetimin barındırıldığı ve ona iyi davranıldığı yuvadır. Müslüman toplum içinde en kötü aile yuvası, bir yetimin barındırıldığı esnada ona kötü davranıldığı yuvadır."(ibn Mace, Edep, 6)
Bir başka hadislerinde yetim malı yemeyi insanı helâk eden yedi büyük günah arasında sayan Allah Resulü şöyle buyururlar: "insanı mahveden yedi günahtan kaçının: Ey Allah’ın elçisi, bu yedi günah nedir? diye sorduklarında, Peygamberimiz: "Allah’a ortak koşmak, efsun (sihir, büyü) yapmak, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir kimseyi haksız yere öldürmek, yetim malı yemek, riba (faiz) yemek, düşmana hücum anında savaştan kaçmak, namuslu, kendi hâlinde mümin kadınlara zina iftirası yapmaktır."(Buhari, Vesâya, 23, Tıb, 48; Müslim, iman, 38)
Yetimlerin en az diğer çocuklar kadar şefkat ve ilgiye muhtaç olduklarından hareketle Allah’ın Rasulü, meseleyi psikolojik boyutu ile de önemsemiş, bir yetimin başını okşamayı sevap vesilesi saymış, o sevgiyi gösterebilmeyi, o çocuğa sahip çıkabilmeyi ibadet kabul etmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Başı hiç okşanmamış bir yetimin başını okşayan kimseye, elinin değdiği saçlar sayısınca sevap yazılır." (Ahmet b. Hanbel, Müsned, V, 250)
Şu halde, yüreğinden kopup gelen derin bir şekat duygusuyla bir yetimi kucaklayıp bağrına basan, yanaklarına öpücükler konduran, ona yalnızlığını ve yetimliğini unutturmaya çalışan bir kimse, İlâhî rahmet sağanağı altında yıkanmış, günahlarından arınmış ve eşiği aşabilmiş demektir.
Unutulmamalıdır ki, bir yetim gülüyorsa, başına şefkat eli değdiği içindir. Bir yetim gülüyorsa, bütün bir toplum gülüyor demektir.