Makale

YALNIZ DEĞİLSİNİZ

YALNIZ DEĞİLSİNİZ

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Nedir yalnızlık? En basit tanımı ile; yanında kimse olmama, bir mekanda tek başına olma hâli. Buna maddî, fizikî yalnızlık diyebiliriz. Bu anlamda sürekli yalnızlık insan için olacak şey değildir. Zira tek başına bütün hayatını sürdürebilecek yapıda değildir o. İnsan ne eder eder, birlikte olacağı binlerini bulur. Sosyal hayat tamamıyla bu ihtiyacın bir sonucudur.
Bir de ruhî yalnızlık var, iç dünyada yaşanan yalnızlık. Kişi insanlarla birliktedir, kalabalıklar içindedir, ama yalnızdır. Çevre ile ilişkilerinden zevk almaz, hayata bağlılığı sağlayan enerji devrede değildir. Her şeyin anlamını, canlılığını yitirdiği, amaçsız bir hayat söz konusudur burada. Alabildiğince insanlarla birlikte, ama aynı derecede onlardan uzak, yaşama sevincinden uzak ve "tek başına" bir süreç. Tıpkı birbirine değercesine bir yakınlık ve sıklıkla gökyüzünü dolduran yıldızların, "Hepsi bulundukları yerde, dolaştıkları yollarda daima yalnız, kimsesiz, arkadaşsız, daima yetim kalmaya mahkûm" (Yakup Kadri Karaosma- noğlu, Erenlerin Bağından, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970, s.79) oluşları gibi.
Bu tür yalnızlıklar maddî olanla onun oluşturduğu karmaşık hayat olgusuna karşı takınılan tavırları temsil ediyor. Hep sahiplenme, yönetme, hakim olma eğilimi ile dopdolu bulunan insanın, bu alanda sergilediği farklı tercih, yahut kırılma ve dalgalanmalardan ibarettir, maddî plan yalnızlıkları. Ancak gerçek yalnızlık, tek başına iken bile yalnız olunamadığını, her şeyi Yaratan ve varlığını sağlayan bir Kudret’in var olduğunu kavrayamamaktır. ’
Gönül erbabının "uzlet" diye nitelediği "yalnızlık hâli"ni burada ayrı tutmak gerekiyor. Zira o, hayatı dopdolu yaşar, bütün enerjisini bu dünyayı "mamur" edip, "ahireti kazanmak için harcar. Hayatın gerektirdiği bütün canlılığı ve hareketi en uç noktada gösterir. Bu süreçte, o eşyayı, maddeyi evirir çevirir, onunla adeta oynar. Ona sahip olur, ama onunla "musahabe"si asla yoktur. Çünkü musahabe sevgiyi, sevgi bağlılığı, bağlılık esareti, "kul"luğu getirir. Gerçek sarraftır. Dünyaya, değeri ne ise onu verir. Değerlerin her birini yerli yerine koymayı bilir, "adil"dir. Madde gerçek değerini onun ölçüsüyle bulur: "Gölge". Evet, eşya maddî bir gerçeklik olarak vardır, ama mahiyeti itibarı ile yoktur. Kişi ölecek, her şey onun için yok olacak; yahut kıyamet gelecek yine her şey yok olacak. Ha şimdi yok, ha bir süre sonra, ne fark eder?
"Eşya yok ve maddî çevre yoksa, gönül adamı yalnızdır" da diyemiyoruz. Çünkü, "Hâlk içinde Hak ile birlikte"dir de ondan. O "musahabe"sini "dost" ile yapmaktadır. Benliğini saran kulluk bilinci, bu "beraberliğin meyvesidir. Ruh dünyasında, bu bilincin kazandırdığı dirilik hakimdir. Nerede olursa olsun, Allah’ın kendisi ile beraber (Hadid, 4; Mücadele, 7) olduğunu bilir. Bu sebeple yalnızlık ve kendine yabancılaşma ona yabancıdır.
İnsan, duyularına hitap eden varlıkların, hatta kendisinin bile var olup olmadığı konusunda şüpheye düşmekle (sofist düşünce), gözü ile görmediğine inanmamak (materyalist düşünce) gibi birbirine zıt uçlara prim vere gelmiştir. İşte inkar sapmalarını besleyen ana damar budur.
Yaratıcı kudreti yok sayan kaosun arkasında, daima aklın gerçek yerini beğenmemesi yer alır. Akıl ki, varlığını ancak sonuçları ve yansımaları ile kavrayabiliyoruz. İşte bu akıl bazı durumlarda; hikmeti gereği insana zatını gizleyen, buna karşılık sayısız tecellileri ile kendini hep gösteren Allah’ı inkâra yöneliyor.
Önce, insan -yahut irade-, aklın verilerini kullanarak yine ona sormalı: "Allah’ı görmediğim için O "yok" oluyor da; yine, göremediğim Sen nasıl var oluyorsun? Var isen bana kendini göster."
Bu sorgulamanın ardında, aklı inkâr etme gibi bir yönelişin bulunmadığı açık. "Varsın, ama seni göremiyorum, Seni görmek benim şartlarımla mümkün değil. Fakat senin varlığını, yapıp ettiklerinle biliyorum, görüyorum." mesajı saklı bu karşı duruşta. Mesaj bununla da kalmıyor, "Allah da görülemiyor, ama yok olduğu için değil, biz göremediğimiz için" noktasına varıyor.
Aklın kendini ele verdiği yer işte burasıdır.
Aklı vahiyle yarışa sokan sakat anlayış, onu "her şey" saymak adına her şeyi yitirir. Yerini, konumunu ve çapını bilen akıl ise, yolların ayrılış noktasında yere sağlam basar.
Hz. İbrahim’in, gök cisimlerini "Rab" diye kabullenme arayışı sırasında onu; "Andolsun ki, eğer Rabbim bana doğru yolu göstermezse mutlaka ben de sapıklardan olurum." (En’am, 77) çizgisine getiren şey akıldı. Ancak, burada söz konusu olan, fıtratla mayalanmış "salim" iradenin desteğindeki akıldır. Tek başına kalması sebebiyle içine düştüğü şaşkınlıktan kurtulmak yolunda, elle tutamadığını yok sayan akıl da yine, onu terk eden "sakîm" iradenin kurbanıdır. Görmek istemediği için göremez, göremediği şey yok olduğu için değil. "Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarıya çıkmaya koyulsalar yine, ’Gözlerimiz döndürüldü, biz herhâlde büyülenmiş bir toplumuz’ derlerdi." (Hicr, 14-15) Bu tutumları sebebi ile, "Kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar"(Tevbe, 87) İman yolu ile madde ötesine "var" diyenler gibi onlar da, "Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler" (Âl-i İmrân, 189) fakat dış yüzeyde takılır kalırlar. "Müsebbibü’l-Esbabı" (sebepleri Yaratanı) bulacak düşünce olgunluğuna erişemezler. Yerini beğenmeyen akıl, onları yarı yolda kimsesiz ve çaresiz bırakır. "Varlık nereden geliyor, şu muazzam kâinat düzeninin kaynağı ne?" sorusuna, Alain’in verdiği cevaba bakın:
"Anlaşılmadan kabul edilmesi gereken şeyler de vardır... Kâinat bir vâkıâdır. Aklın bu konuda boyun bükmesi gerek, gökteki yıldızları saymadan uykuya dalmaya razı olması lazım. Çocuk bir tahta parçasına veya taşa kızar. Çoğu insanlar da yağmura, kara, doluya, rüzgâra, güneşe lânet okurlar. Bu da sırf hadiseler arasındaki bağlantıyı iyice anlamamış olmalarından ileri gelir... Ama, zarureti azıcık olsun anlayan kimse, kâinattan hesap sormaz. Şu yağmur da nereden çıktı? Şu ölüm neden? Bu suallerin cevabı olmadığını bilirler de ondan. Bu da zaten küçük bir söz sayılmaz. Yaşamak, var olmak her şeydir. Bütün sebepleri yok etmeğe kâfidir bu söz." (Alain, Söyleşiler, M.E.B. 1998, I, 54/55)
Demek istiyor ki, tabiat zorunlu olarak vardır. Bunları istemesi ile değişecek bir varlık (Tanrı) yoktur. Bunların her biri zorunlu sebepler zincirinin sonucudur ve bu zincir hep devam edecektir. Bu yaklaşımı ile yazar, kurduğu sonsuz "zorunlular zinciri"nin, aslında sonsuz bir kaos ve başıboşluk anlamına geldiğini fark etmez görünüyor. "Yalnızlık" girdabındaki şaşkın bir aklın, varlık problemi karşısında sergilediği çaresizlik...
Gerçek yalnızlık işte budur. Ancak sunî bir yalnızlıktır bu, insanın kendini mahkum ettiği bir yalnızlık. Bu hâl, kozası içindeki "krizalit"inkine ne kadar da benzer. Krizalit de kozasını kendisi örer, "yalnız insan" da. Krizalitin şansı var. Aldığı "görev"! tamamlamak üzere, vakti geldiğinde kozayı delecek ve aydınlığa çıkacak, asil görevini yerine getirecek, ipek üretecek. Yalnız insan ise kozanın içinde tek başına, karanlıklara gömülü bir hayat yaşar.
Bacon (ölümü:1292), kendi dünyası içinde, genel anlamı ile "aslî sebep" gerçeğini yakalamış olduğunu şöyle ortaya koyuyor:
"Bu evrensel çerçevenin başıboş olduğunu düşünmektense, kutsal efsanelere inanırım daha iyi. Az felsefe, insan zihnini tanrıtanımazlığa götürür. Ama felsefede derinlik, insanların zihinlerini dine götürür. Çünkü insan zihni, ikinci nedenlere dağınık biçimde bakarken, onlara takılıp kalır. Ama birleşik ve birbirine bağlı şekilde onların zincirlerini seyretmeye başladı mı, ister istemez tanrısal takdire, bir tanrı varlığına inanır." (Bacon, Denemelerden naklen: Will Durant, Felsefe Kılavuzu, Milliyet Yay. Ocak, 1973, s. 11 3)
Yalnız insan da kozasını delmeye muhtaç. Acaba o bunu başarabilecek mi?
Kur’an insana, içine düştüğü bu suni yalnızlığı unutturacak, onun "sahibi" ile buluşmasını sağlayacak tefekkür olgusu üzerinde ısrarla durur. Gerçeği bulma yolunda zihnin önüne çıkacak engelleri aşma çabasına (taakkul) ve bunun pratik aracı olarak, bütün aklî fonksiyonların ve haricî verilerin usûlüne göre kullanıldığı derin ve ince düşünce (tefakkuh, tefekkür) yoluna sık sık atıf yapar. Kur’an’ın bu vadide kullandığı söz kalıpları, düşünüyor gibi yapmakla, düşünmek arasındaki farkın gözden kaçırılmaması gerektiği gerçeğini öne çıkarmaktadır: "Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde bir çok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?" (Zâriyât, 2)
Basında şöyle bir haber yer aldı: "İngiltere’nin en ünlü ateisti 81 yaşındaki Felsefe Profesörü Antony Flew Tanrı’nın var olduğunu kabul etti. Dünyanın dört bir yanındaki akademisyenlere ateizm konusunda ilham verdikten sonra, şimdi fikir değiştirdiğini ve Tanrı’nın var olduğunu söyleyen Flew, etkisi altında kalanlara verdiği zarardan dolayı özür diledi... Flew yine de ölüm sonrasındaki hayata inanmadığını kaydetti." (Hürriyet, 13.12. 2004, s.1)
Çağın bütün nimetlerinden yararlanarak harcanan 81 yıllık koca bir ömrün hâsılasına bakın.
Bin beş yüz yıl önce yaşamış; yaratıcı kudrete inanan, bununla birlikte ahirete inanmayan Mekke müşriklerinin söyledikleri ile aynı: "Andolsun, eğer onlara, ’Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan mutlaka, ’Allah’ diyeceklerdir." (Ankebût, 61) "Derler ki: ’Hayat ancak dünya hayatımızdır. Artık biz bir daha diriltilecek değiliz." (En’âm, 29)
Kendini tek "var" kabul eden aklın çıkmaza girdiği yerde, onu "her şey" sayanlar da çıkmaza düşüyorlar. Alain’de olduğu gibi, "yıldızları saymadan yatmak" zorunda kalıyorlar. Maddeci dünya görüşünün önünde o kadar çok "kara delik" var ki... karanlığı karanlıkla örtmeye çalışmak, insanın yalnızlığını arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Çere, Aydın’lı Ömer Rûşenî (öl.I486)’ nin şu tespitinde:
"Kimsesiz hiç kimse yoktur, herkesin var kimsesi. Kimsesiz kaldım meded, ey kimsesizler kimsesi."
Dünya hayatı plânındaki yalnızlık ve çaresizliğin insanı darda bıraktığı şartlarda, insanın yalnız olmadığını, onun bir sahibi bulunduğunu, her an "O’nunla" olduğunu hatırlama yeteneği ne büyük bir hazinedir!
Asla yalnız değiliz. Çünkü, nerede olursak olalım, O, bizimle beraberdir.