Makale

Fil Sûresi Bağlamında KUTSALA Saldırının Bedeli

Dr. Yaşar Yiğit
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Fil Sûresi Bağlamında
KUTSALA
Saldırının Bedeli

"Rabbinin, fîl sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları yenilmiş ekin yaprakları hâline getirdi." (Fîl, 1-5)
Fîl suresi okunur okunmaz hemen her Müslümanın hatırına, fillerle destekli güçlü bir orduyla Kabe’yi yıkmaya yönelen ve bu amaçla yola koyulan Ebrehe gelir. (Bilgi için bkz. Elmalı’lı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IX, 6100) Ebrehe ve ordusu belki de "kutsal"a saldırının ilk örneğini sergilemişler ve tarihin sayfalarında bu özellikleriyle yer almışlardır. Yüce Kur’an’da, Ebrehe ve ordusunun tarihin derinliklerinde kalan bu çarpıcı hikayesinin, insanlığa arz edilmesinin elbette bir esprisi vardır. Yoksa mitolojik veya tarihsel bir metin/belge anlayış ya da misyonu ile bu olay aktarılmamaktadır. "Kutsal" ve "kutsala saldırı" insanlık var olduğu sürece devam edeceğine göre, bu aktarımda insanlığa verilmek istenen mesajlar, canlılığını dün olduğu gibi bugün de devam ettirmektedir. Ancak özelde bu olayın, genelde ise Kur’an’ın anlaşılması, yorumlanması, sunduğu ilke ve mesajların değerlendirilmesi bağlamında, değişik yaklaşımlarla karşılaşmaktayız.
Ön yargılı değerlendirmeler bir tarafa bazı ilim adamları ve yazarlar, Kur’an’ın tarihsel bir metin olduğunu, onun günümüz insanına verecek bir mesajı olmadığını dile getirmektedirler. Başka bir ifadeyle genel bazı ilkeler bir tarafa bırakılırsa, o vahyedildiği dönemle sınırlı tarihsel bir metindir. O, günümüz toplumunu bağlayıcı, uyarıcı, yönlendirici, düzenleyici bir içeriğe sahip değildir. Onun mesajları, süreçsel ve evrensel değil dönemsel ve bölgesel/mahallidir. Tabii Kur’an’a yaklaşımlar sadece bunlarla sınırlı değildir. Ancak bu yaklaşımlara katılmadığımızı ifade ile yetineceğiz. Zira Yüce Kur’an, geçmişte olduğu gibi günümüzde de aktardığı tarihî olaylarla dahi bizleri yönlendirici, düşünce ve fikirlerimizi tashih edici özelliğe sahip İlâhî bir kelâmdır. Fîl sûresi işte bütün canlılığıyla karşımıza çıkmakta ve çağımız insanına nice mesajlar vermektedir. Kutsala saldırı ve bedeli, bu mesajların en çarpıcı ve ilk akla gelenidir. Kutsal; hemen her inanç ve düşünce sistemine göre içeriği farklılık arz eden bir kavramdır, olgudur.
Her inancın, her düşünce sisteminin saygın kabul ettiği ve bağlılarını saygı göstermeye davet ettiği kutsalları vardır, insanlık tarihi bu tür yapılanmanın örnekleriyle doludur. Örneğin ilâha ibadet edilen mabetler, her dinin mensupları için kutsal mekanlardır. Tabii kutsal denildiğinde sadece mabetler akla gelmemelidir, ibadet ve inanç hürriyetinin yansıması olan mabetler kutsaldır, ama söz konusu hak daha da kutsaldır.
Ebrehe, mabet geleneğinin ilk örneğini temsil ve teşkil eden Kâbe’ye saldırmıştı. Evet o, Kâbe ekseninde kutsala, inanca, insan haklarına savaş açmıştı. Fillerle destekli ordusuyla, insanı insan yapan temel değerleri çiğnemeye yeltenmişti. Ama kutsal, çiğnetilmemişti. Kutsala saldırı, helakla/yok oluşla/hüsranla sonuçlanmıştı. Tarihte vuku bulan ve Kur’an’ın dillendirdiği bu olay, acaba değişik versiyonları ile günümüzde cereyan etmiyor mu? Bu olayın sunumu, çağımıza yönelik hiç mi mesajlar içermiyor? Dünyamızda masum insanlara, insan haklarına, inanç ve düşüncelere, mabetlere yönelen çirkin saldırılar, bu olayla hiç mi örtüşmüyor? Allah’ın saygın bir varlık olarak yarattığı (Tîn, 4) ve diğer yaratılanlara üstün kıldığı insana yönelen saldırılar, acaba cezasız mı kalıyor ya da kalacak? Fîl suresine bir de bu perspektiften bakalım.
Yüce dinimiz, kutsala her zaman saygı gösterilmesini emreder. Başkalarının kutsalına bırakın fiziki saldırıyı sözle dahi sataşmayı yasaklar. Nitekim, "Onların, Allah’ı bırakıp tapındıklarına/kutsallarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir." (En’âm, 108) ayeti, bu hususu gayet açık bir şekilde dile getirmektedir. Herkesin kutsalı aynı olmayabilir. Buradan hareketle dinimiz, bütün insanları tek tip olarak görmemiştir. Aksine herkese bulunduğu durum ve konuma göre, Hakk’ın tecellisine mazhar olmuş bir varlık gözüyle bakmayı öğütlemiştir. Bu öğüt süreç içinde, "Yaratılanı hoş gör/Yaratan’dan ötürü", ifadeleriyle formüle edilmiştir. Böyle bir anlayış tarih boyunca Müslümanların bütün din ve milletlerle her durum ve şartta, bir uzlaşma zemini bulmasını sağlamıştır. Tarih boyunca bu telakkiye sahip olan İslâm toplumlarında, farklı inanç ve düşünceye sahip olanlar arasında herhangi bir sorun yaşanmamış; aksine her din ve mezhep mensubu, kendi inançlarını rahatça yaşama imkanı elde etmişlerdir. Müslümanların tarihi başta Peygamberimiz dönemi olmak üzere, insanlığın gurur tablolarıyla doludur. Bu tablolarda masum insanların katledilmesi, tecavüzler, öldürülen bebekler yer almaz. Savaşın da bir hukuku, kuralı çizilir bu tablolarda. 21. yüzyılda utanç duyulacak, yüz karası nice vahşet tablolarıyla karşılaştıkça, Müslümanlar olarak tarihimizdeki bu tabloların daha da bir anlam taşıdığını düşünmekteyiz. Bu tabloların oluşmasında elbette İslâm dininin, mensuplarına uyma yükümlülüğü getirdiği ilke ve mesajların payı inkar edilemez. Zira İslâm, fitne ve fesadı değil, birey, toplum ve evrenin ıslahını hedefler. O, savaşı değil, barışı emreder, insanların öldürülmesini değil, onları hayata bağlamayı ilke olarak bizlere haykırır. "Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere), bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur." (Mâide, 32) buyurulmak suretiyle, hukûkî bir gerekçeye dayanmaksızın kişilerin canlarına kıymanın, ne derece ağır bir manevî sorumluluğu olduğu dillendirilir.
Dolayısı ile çağımız insanı farklı din, inanç ve kültürlere mensup kişi veya toplumlar olarak, bir arada çatışmadan yaşamanın gereğine inanmalı ve bir şekilde bunun yolunu bulmalıdırlar.
İslâm dini açısından bakıldığında, birlikte yaşama kültürü açısından herhangi bir engel söz konusu değildir. Zira, "O’nun âyetlerinden birisi de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır." (Rûm, 22) ayeti, insanlar arasında söz konusu olan kültürel, sosyal ve etnik farklılıkların fıtrî olduğuna işaret etmekte ve bu farklılıkları, Allah’ın yüceliğini gösteren deliller olarak nitelemektedir. Ayrıca, "... Biz her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık; eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı..." (Mâide, 48) ayeti de bu farklılığın fıtriliğine işaret etmektedir.
İnsanları bir erkek ve dişiden yaratan Yüce Allah, onları farklı "şube"lere ayırmasının tek amilinin, kendi iradesi olduğunu vurgularken, bu farklılığın diğer bir sebebini de "teâruf" olarak açıklar. (Hucurât, 1 3) Biyolojik olarak aynı orijinden gelen eşitliğin, bütün insanların hak, adalet, şeref veya haysiyet eşitliğine de yansımasına işarette bulunan ayet, kavimler ve kabileler hâlinde yaratılmanın gayesini, "İnsanî ilişkiler bütünü" olarak açılımı yapılabilecek "teâruf" terimi ile dile getirmektedir. Bu farklılıklara tahammül edemeyenler, bir arada barış ve huzur içinde yaşamayı amaçlamayanlar, geçmişinde kan, ölüm, gözyaşı, huzursuzluk bulunan binlerce yıllık tecrübeleri hiçe sayanlar, sadece kendi kutsalını saygıya lâyık görenler, üzülerek ifade edelim ki, aslında dünyayı yaşanamaz bir gezegen hâline getirmekteler. Son zamanlarda yeşermeye yüz tutan barış, hoşgörü, diyalog fidanları, insafsızca siyasal ve ekonomik çıkarlara kurban edilmektedir. Taşa tutulan Kâbe değil, bombalanan lokal bir bölge değil, insanlık ve İnsanî değerler, barış, kutsal değerler, mekanlar...
İslâm başta olmak üzere bütün İlâhî dinlerin mesajlarında, insanlığın huzur ve barış içinde kültürel zenginlikleriyle birlikte yaşamalarına katkı sağlayacak yönde, önemli unsurlar bulunduğu bir gerçektir. Gerek tarihte ve gerekse günümüzde din farklılıklarından beslenen birtakım olumsuzlukların aslında dinlerin özünden değil, bağlılarının yanlış yorumlamalarından kaynaklandığını söylemek mümkündür. Dolayısıyla dünya barışı ve insanlığın mutluluğunu sağlamak için hepimizin sağlıklı iletişim, diyalog, hoşgörü ve birbirimizi anlamaya yönelik faaliyetlere önem vermemiz gerekmektedir. Dünya üzerindeki farklılıkların yok edilmesi mümkün olmayacağına göre, barış, huzur ve insanca bir hayat için aynı ortamı paylaşan farklılıkların birbirlerine saygı göstermesinin, birbirlerinin farklılıklarına tahammül etmesinin zorunlu olduğu hatırdan uzak tutulmamalıdır.
İnsanlar, kendi kutsalları dışında başkalarının da kutsalları olduğunu unutmamalıdır. Çağımız insanı, Ebrehe ve ordusu gibi inanca, kutsala saldırmayı değil; İlâhî vahyin öncüleri Hz. İsa, Hz. Musa ve Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi herkesin inancına, dinine saygı duyan, barış içinde yaşamayı hedefleyen ve bu uğurda gayret sarf eden, ölüm/öldürme değil, hayat taraftarı bir misyon/görev üstlenmelidir.