Makale

Kur'an'la Yaşamak

Kur’anla
Yasamak

Doç. Dr. Mehmet Emin Özafşar
Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi

Kur’an, yaklaşık n beş asırdır dünyada; hayatın içinde, zamanda ve mekânda, insanda ve toplumda; zihinde ve kâğıtta; nakışta ve duvarda. Kur’an dillerde ve ellerde. Watt’in deyişiyle "insan ruhu üzerinde çok az kitap,
Kur’an’dan daha geniş ve daha derin bir etki bırakmıştır."(Watt, M, Kur’an’a Giriş, s.1 3)
Burada temel soru şu; insan ruhu üzerinde en geniş ve en derin etkiyi bırakan bu kitap, dünyaya merhaba dediği ilk andan itibaren, inananlar için ne ifade, insan hayatının neresinde durmaktadır?
Dilin ve dillendirmenin eşliğinde bunu anlama ya çalışalım.
1. Kur’an’ın baştan sona okunmasının ardın dan yapılan duada şu ifadeler yer alır:
"Ey Rabbımız! Bizleri Kur’anla zinetlendir O’nun keremiyle keremlendir. O’nun şerefiyle şe reflendir. O’nun şefaatıyla cennetine ulaştır Kur’an’ın hürmetine bizi, bu dünyanın kötülükle rinden ve ahiretin azabından koru. Bütün Müslü manlara merhamet eyle.
Ey Rabbımız! Kur’an’ı bize dünyada arkadaş
kabirde yoldaş, kıyamette şefaatçi, sırat üzerinde nur eyle. Senin kereminle Kur’an bizi bütün iyiliklere ulaştıran ve cennete götüren bir delil, ateşten koruyan bir perde olsun..."
Bu ifadeler, Kur’an’a yönelen Müslüman hissiyatının gerisindeki Kur’an algısını açığa çıkarmaktadır. Kur’an; zinet, kerem ve şeref devşirilen bir menbadır. Estetik, saygınlık ve itibar kaynağıdır.
Kur’an arkadaş, yoldaş, şefaatçi ve nur’dur. iyiliğe ve cennete götüren kılavuz; ateşe karşı engeldir.
Burada Kur’an’ın kişileştirilerek özne kılındığı görülür. Ondan aktif, canlı ve diri bir varlık gibi söz edilir.
2. Ebu Hureyre’den nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle der: "Allah Teâlâ buyuruyor ki: Namazı ben, kendimle kulum arasında ikiye ayırdım. Yarısı benim, diğer yarısı da kulumundur. Kulumun dilediği kendisi için tahakkuk edecektir. Kul, Âlemlerin rabbı olan Allah’a hamdolsun dediği zaman, Cenab-ı Hak, "Kulum bana hamdetti" der. "rahman ve rahimdir" dediği zaman, Allah Teâlâ "kulum bana sena etti" der. "Din gününün sahibi" dediğinde, "kulum beni tazim etti" der." Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz dediğinde, "işte bu ancak benimle kulum arasında bir husustur, kulumun dilediği kendisine verilecektir" der. "Bizleri doğru yola hidayet et, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil" dediğinde ise Allah Teâlâ "Bu da ancak kuluma ait bir husustur, dilediği kendisine verilir" buyurur.
(Ibn Belban, El-lhsan, had. no:776,l/54)
Burada, bir diyalog, bir karşılıklı söyleşi söz konusudur. Günde en az 1 7 defa namazlarda tekrarlanılan Fatiha sûresi, inanmış insanın yaratıcısıyla kurduğu sözsel temasın bir kodudur.
Kur’an’da geçen dua kiplerinin her Müslüman tarafından kendi istemlerinin orijinal sözcükleri olarak/gibi tekrarlanması Kur’an’ın inanmış insanın benliğinde nereye yerleştiğinin en yalın ifadesidir. Bu durumda Kur’an dışarda bir fenomen değil, içte ve inanmış insanın kendinde bir şey, daha doğrusu kendinden bir parça olmaktadır.
3. Hz. Peygamber buyuruyor: "Kur’an okuyan müminin tadı ve kokusu hoş olan meyve gibidir. Kur’an okumayan mümin ise tadı hoş fakat hiç kokusu olmayan hurma gibidir. Kur’an okuyan günahkâr, kokusu güzel fakat tadı acı reyhan otuna benzer. Kur’an okumayan günah- kâar ise kokusu olmadığı gibi tadı da acı olan Hanzala bitkisine benzer."(ibn Belban, a.g.e., had. no:770, III/47)
Buradaki benzetme, Kur’an okumanın, okuyan üzerinde nasıl bir etki yaptığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla okumanın anlamı konusunda da farklı imalar taşımaktadır. Kur’an’ın insanı hissen ve şeklen kuşatıp, etkilediğine telmihte bulunulmaktadır. Kur’an’ın kıraat edilmesi, tilâvet olunması ve tertil üzere okunması konusuna muhtelif ayetlerde dikkat çekilir. (Nemi, 92; Müzzemmil, 4) Kur’an’ın müminler için "şifa" ve "rahmet" olduğu da yine Kur’an tarafından hatırlatılır. (Isra, 82)
4. Peygamber (s.a.s) buyurur: "Bir topluluk Allah’ın mescitlerinden birinde toplanır Allah’ın kitabını okur, aralarında tedris ederlerse, mutlaka üzerlerine "sekinet" iner, rahmet onları sarar, melekler kuşatır ve Allah kendi katindakilere onlardan SÖZ eder.(Ibn Belban, a.g.e., had. no:768, III/45) İşiyle geri kalanı soyu ileri götürmez."
Birlikte Kur’an okuma bir hâl doğurmaktadır. Bu rivayete göre okuyanlar üzerine ’sekinet’ iner. Sekinet, bir güven ve itminan hali, Elmalılı’nın deyişiyle, nefisteki telâş ve helecanın kesilmesiyle kalbin oturması, yüreğin ısınması, gönül rahatı, huzur ve sükûn hâlidir. (Elmalılı, Hak Dini, VI/4408) Rahmetle kuşatılmak, melekler I tarafından sarılmak ve Allah katında anılmak Kur’an okumanın neden olduğu hallerdir.
5. Hattab oğlu Ömer bir kâriyi Tûr sûresinin ilk ayetlerini okurken işitir: "Andolsun Tur’a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılı kitaba, mamur eve, yükseltilmiş tavana, dolan denize ki, Rabbının azabı hiç şüphesiz gerçekleşecektir. Onu defedip, önleyecek de yoktur. O gün bâtılın içinde oynayıp duran yalancılara yazıklar olsun."(Tur, 112) Ömer, ayeti dinler dinlemez kendini tutamayıp, duvarın dibine yığılıverir... Bir müddet sonra evine götürülür. Bir ay süreyle rahatsızlığı geçmediği için yoklamaya gelirler...
Beşer kalbinin, Kur’an-ı Kerim’in hakikat um- manından katrecikler almaya açık olduğu anlarda insan derunî bir sarsıntı geçirmekte, yüreği çarpmaktadır. Ve insanın içinde, tıpkı madde âleminde mıknatıs ve elektriğin cisimler üzerindeki tesiri gibi veya daha çok değişiklikler husule gelmektedir. (Seyyid Kutup, Fî Zilâl, XIV/395-396)
Allah buyuruyor: "Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, Allah korkusundan baş eğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu misalleri, insanlar düşünsünler diye veriyoruz." (Haşr, 21)
6. Tirmizi’nin Haris el-A’ver’den meçhul isnad- la Hz. Ali’ye atfen naklettiği bir rivayette Kur’an Peygamber (s.a.s.) tarafından şöyle nitelenir:
"Kur’an’da sizden önce yaşayanların ve sizden sonra gelecek olanların haberleri vardır.
Onda aranızda doğabilecek ihtilâfların hükümleri vardır.
O, şaka değil, nihaî sözdür.
Onu terk eden her zorbayı Allah perişan eder.
Onun dışında bir yerde hidayet arayanı Allah sapkınlığa terkeder.
O, Allah’ın sağlam ipidir.
O, zikr-i hakimdir,
O, sırat-ı müstakimdir.
Onunla oluşan istekler şaşmaz.
Onunla konuşan diller dolaşmaz.
Onunla uğraşan alimler ona doymaz.
Onu sürekli okuyup, tekrar edenler bıkmaz.
Onun harikalıkları tükenmez.
Onunla konuşan doğru konuşur.
Ona göre davranan karşılığına nail olur.
Onunla hükmeden adaletle hükmetmiş olur.
Ona çağıran, doğru yola çağırmış olur." (Tirmizi, 46, Fedai lü’l-Kur’an, 14 (2906) V/172)
Bu rivayet, ilk nesillerin Kur’an’a nasıl baktıklarını ve ondan neler beklediklerini özlü biçimde formüle etmektedir. Rivayetin hadis tekniği bakımından sorunlu olması, Kur’anla ilgili olarak dile getirilen tasavvuru olumsuzlamaz. Bu metin Müslümanların karşılaştıkları yaşam gerçeği karşısında Kur’an’ı nasıl konumlandırdıklarının da güzel bir ifadesidir. Formülasyonunda Kur’an’dan esinlenildiği açık olan bu metin, erken dönemin kültürel, toplumsal, siyasal ve bireysel tezahürlerine göndermelerde bulunmaktadır.
Buna göre Kur’an bilgi kaynağıdır. Geçmiş toplumlara ilişkin doğru haberleri içerdiği gibi, gelecek nesillerin durumlarıyla ilgili ipuçlarını da içermektedir. O, hüküm merciidir; insani sorunların’Ve anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulmasında başvuru kaynağıdır. Kur’an mizah kabilinden, boş ve değersiz beyanları değil, doğru, kesin ve mutlak ifadeleri içerir. O eğlence değildir. Kur’an’ı istiğna sebebiyle, kibri yahut gücü yüzünden terkeden perişan olmaktan kurtulamaz.
Başka yerlerde hidayet aramak beyhude bir uğraşıdır; hatta yolunu şaşırmanın ta kendisidir. Kur’an Allah’la kurulan iletişimin en somut aracıdır. O bir öğüt, hem hikmetli bir öğüttür. Ahlâklı yaşamın adıdır. İnsan, isteklerinde Kur’an’ı ölçtr yapmalı; konuşmasında onu rehber kılmalıdır.
Özetle Kur’an bilginin, söylemin, eylemin, ilginin ve hükmün ilaîhî, doğru, mutlak ve nihayetsiz menbaı kabul edilmektedir.
7. Kur’an, 15 asır önce yirmi seneden fazla bir süre zarfında Hz. Peygamber’in aracılığı ve örnekliğiyle Allah’tan insanlara iletilen bir hitap ve bir metindir. Kur’an’ın tarih boyunca Müslüman tasavvur ve düşüncesini, inanç, hukuk ve ahlâkını, sanat ve bedii zevkini nasıl ve ne oranda inşa ettiği farkedilmeden Kur’anla yaşamak yahut Kur’anı yaşamak üzerine konuşulamaz. Bir hitap ve bir metin olan Kur’an’ın lâfız ve içerik özellikleri, onu bir hitap ve metin olmaktan alıp, bir hayat ve pratik olmaya taşıyan özellikleridir. Bu konuyu ele alan bir metni birlikte düşünelim:
"Kur’an, Arapların bildiği bütün edebî mükemmellik kaidelerini yıkmıştır. Her ayeti bilinen edebî kaidelere uyduğu ve onları tamamladığı gibi, kat kat da aşmıştır.
-Kur’an ne "şiir" ne de "seci’dir" (kafiyeli nesir). Kur’an "en-nesru’l-mutlak" yani "tamamen serbest nesir"dir.
-Kur’an ayetleri, mânâlara tam olarak uyan kelime ve terimlerden oluşur. Kelimeler tam yerinde ve mükemmel olarak kullanılmıştır.
-Kur’an’ın tertibinde "tevazün" vardır; yani, bir ayet veya cümle, Kur’anî kelime ve kavramların gerek yapı gerek mânâ olarak, bir önceki ya da takip eden ifade veya ayetle karşılaştırılabilir. Böyle- ce kelimenin akışı mümkün olan en yüksek gerilimi ve beklentiyi, en yüksek sükûnet hissini ve icrayı sağlar.
-Kur’anî kelime ve ifadeler, en zengin ve en sağlam mânâları, en basit şekilde verirler. Hiçbir zaman gereksiz sözlere yer yoktur ve hiçbir kelime lüzumsuz değildir.
-Kur’anî kompozisyon tam bir mükemmelliğe sahip bir sanat çalışması gibi, her zaman kesin, iyi yapılmış, vurgulu ve iddiacıdır. Bu husnü’l-îka (şuur üzerine düşürme güzelliği) olarak adlandırılır. İster bir berrak ırmak gibi mırıldansın, ister bir sel gibi hızla aksın, ya da süvari akını gibi hızla atılsın Kur’anî îka her zaman mükemmeldir.
-Kur’anî kompozisyon terimin alışılmış mânâsında bir zaman yapısına sahip değildir.Kur’an şimdiki, geçmiş, gelecek zamanları ve emir kipini aynı pasajda bir araya getirir. Üçüncü şahsın ağzından bir haber verirken, ikinci şahsa hitap etmeye başlar; tanım yaparken normatif cümleye geçer; soru cümlesinden ünlem ve nasihata dönüşür.
Tekrarlı bir yapı olmakla beraber her tekrarda başka bir mesaj verilmiştir.
-Kur’an metni, gayesi sistematik tahlil, malumat vermek ya da tarihçilik olmadığı için, ne başlıklara göre ne de kronolojik olarak düzenlenmiştir. Her ifadenin, ayetin, ayetler grubunun veya kendi içinde bütünlüğü olan sûrenin müstakil bölümler oluşturduğu ve bu parçaların bir dizi gibi birbirini takip ettiği ilk ve son, her şeyin fevkinde olan edebî bir şaheserdir..." (Farukî, Islâm Kültür Atlası, s. 365-367)
Burada Kur’an’ın biçim özellikleri ile ilgili olarak yapılan değerlendirme, Cahız’dan Cürca- ni’ye; Rummani’den Hattabi ve Bakıllani’ye; Abdülkahir’den Rafii ve Halefullah’a kadar Kur’an’ın edebî yönü üzerine düşünüp eser veren hemen herkesin ortak olarak kabul ettikleri değerlendirmedir. (Farukî, a.g.e., s. 366) Buradan anlaşılmaktadır ki, Kur’an Müslüman hayatına dilsel özellikleriyle ve edebî niteliğiyle girmekte; önce bir bediî his meydana getirmekte, oradan hareketle inanç, bilgi, edep yani bir varoluş şuuru yaratmaktadır. Hz. Peygamber’in yakın arkadaşı ibn Mesud’un "el-Kur’anu me’dübetullahi fi’l-arz"; "Kur’an Allah’ın yeryüzündeki ziyafet sofrasıdır" (Darimi, Sünen, Fedailü’l-Kur’an, 1/827) benzetmesi, Kur’an’ın Müslüman yaşamı için taşıdığı mânâyı dillendiren en beliğ metafor olmalıdır. Buradaki sofra teşbihi, bir yandan Kur’an’ın Müslüman varlığı için her bakımdan besin kaynağı olduğuna işaret ederken, diğer taraftan Müslüman toplumun değer ve norm düzeneğine imalarda bulunmaktadır.
Kur’an sadece biçim özellikleri ile değil, içerik özellikleri ile de özgündür.
"-Kur’an, akl-ı selimi ve akla uygunluğu insan zekâsının ideal yaklaşımı olarak ele alır. Çelişki, tutarsızlık, belirsizlik, paradoks, efsane ve her türlü bilgisizliğe karşı serbest düşünceyi öğretir.
-Kur’an insanı olduğu gibi kabul eder.
-Kur’an hayat süreçlerini bereketli kılar ve yüceltir; onlarla ters düşmeyi ahlâkî bir bozukluktan öte, bir sağlık bozukluğu olarak görür. Yemek, içmek, cinsi münasebette bulunmak, çocuk sahibi olmak, rahat ve itibar, refah ve güç, eğlence ve güzellik, eş, aile ve toplum, akıl, varlık ve baki kalabilmek için duyulan istek, Allah’ın insana karşı koymak için değil, yerine getirilsin diye verdiği asli temayüllerdir. Allah’ın tabiattaki cömertliği reddedilmemeli, aksine alınmalı ve kullanılmalıdır.
-Kur’an’ın mesajı hem belirli bir gayeye matuf hem de hareketlidir... Ahlakî arayışın harekete, yani zaman/mekânın gerçek şekillenmesine yol açması gerektiğini savunur.
-Kur’an’ın mesajı aile içindir.
-Kur’an’ın mesajı evrenseldir.
-Kur’an’ın mesajı birleştiricidir.
-Kur’an’ın mesajı ve onun üzerine kurulan hukuk sistemi (yani şeriat) geniş kapsamlıdır. Dünya gerçeğini kutsal ve kutsal olmayan, insan hayatını dinî ve dünyevî, sosyal faaliyeti de ahlâkî ve ahlâk dışı gibi bölümlere ayırmaz. Bütün hakikat ve olayların kriteleri ve belirleyicileri vardır.
-Kur’anî mesaj, güzellik ve estetikten zevk almayı mutlak terimlerle belirler..."(Farukî, a.g.e., s. 367-370)
Bu’ metin, Kur’an’ın tabir yerindeyse mantık yapısını açımlamaktadır. Ona egemen olan düşünce sistematiği ve kurgusunu çözümlemektedir. Kur’an, biçim ve içerik özellikleriyle kendisine inananlar için mikyas ve ölçü olmuş; Müslümanlara özgü bir yaşam çerçevesi sunmuştur. Kur’an’ın gelişi Arap dilinin mantık, anlayış ve güzellik kategorilerini sabitlemiştir. Bundan böyle Kur’an’ın arapçası, dilin kelime hâzinesi, sentaksı, grameri ve belağatı (ya da fesahati) açılarından Arap dilinin standardı haline gelmiştir. Herkes ona edebi kompozisyon ve mükemmelliğin en üstün kriteri gözüyle bakmıştır. Her yazar ve hatibin yol göstericisi olmuştur, ifade tarzı, hitabı, teşbihleri, tasvirleri, mecazları, tabirleri ve estetik yapıları günlük konuşmanın parçaları haline gelmiş; herhangi bir edebî kompozisyonu süslemek için tezyin ve süsleme olarak kullanılmıştır. Böylece Kur’an bütün Müslümanların kültürünü, özellikle dilini ve edebiyatını etkilemiştir... Arapça konuşmayan ülkelerin insanları Müslüman olduklarında Kur’an’ın ve daha sonra ortaya çıkan dinî ilimlerin dillerini kendi dillerine uyarlamışlardır. Böylelikle Pehlevî dili Fir- devsî Farsçası’na, Türkçe Osmanlı Türkçesi’ne, Sanskritçe Urduca’ya, Bantu batıda Havsa’ya ve doğuda Svahili diline dönüşmüştür. Bu dillerin kültürleri de aynı şekilde Müslüman kültürüne dönüşmüştür. Bu Müslüman dillerinden her biri bazen kelime hâzinelerinin yarısına kadar ulaşan çok sayıda yeni kelime ve kavramlar kazanmıştır. Herkes Arapça Kur’an’ın içine yerleştirilmiş düşünce ve anlayış kategorilerini, değerleri ve kaideleri, takva ve faziletin, iyilik ve güzelliğin kriterleri ve prensiplerini adapte etti. Tabiî olarak bu dillerin edebiyatları da bütün bu değişiklikleri yansıttılar ve İslâmî edebiyata dönüştüler. Müslümanlar tarafından üretilen hemen tüm edebi eserler Kur’an’ın geleneksel özelliklerini yansıtırlar. İslâm edebiyatının edebî tarzı evrenseldi. Hutbe, risale, makamat, kıssa, kaside, makale ve şiirin daha özel çeşitleri meydana getirilmiş ve bütün Müslümanlar tarafından zevkle dinlenmiş ve okunmuştu. Nesrin temel özellikleri olan siyak, mukabele, tevazün, teressül, icaz, ika, intikal, temsilu’l-maani, beyan ve muta- bakatu’l-ibare li muktazayı hal gibi kuralların ideal örnekleri Kur’an’dan alınmış ve bütün Müslümanlar tarafından standart olarak benimsenmiştir.
Kur’an böylelikle bütün Müslüman milletler için yeni ve ortak bir dil, tasavvur, edebiyat ve muhakeme tarzı inşa etmiştir. İşte Kur’an’ın yaşamla birleştiği, daha doğrusu yaşanan Kur’an’ın belirginleştiği yer burasıdır. Eğer bugün Kur’an bir dil, ona bağlı bir tasavvura, edebî türlere, ahlâk ve düşünüşe ilham/vücud veriyorsa yahut bunların tarihte oluşmuş formatlarıyla varlığını sürdürüyorsa yaşıyor ve yaşanıyor demektir. Müslümanlar için Kur’an 15 asır önceye ait âsar-ı atika’dan çok çok daha fazla bir şeydir. O, inananları için sadece insan belleğinin inceleme nesnesi olan bir meta değildir. Onunla yaşamak veya onu yaşamak, onu anlamanın evidir.
8. Müslümanlar tarihleri boyunca farklı düzeylerde de olsa, Kur’an’ı yaşamışlar ve dolayısıyla onu anlamışlardır. Hz. Peygamber, ilk muhatap olarak onu benliğinde farkettiği andan itibaren onun somut timsali olmuştur. Sahabe kuşağı onu hayat pratikleriyle anlamışlardır. Allah o neslin tarihini Kur’an’ın insan düzleminde belirmesine vesilesi kılmıştır. Onlar Kur’an’ı kendi hayatlarını bildikleri gibi bilmişlerdir. Sonraki Müslüman kuşaklar da Kur’an’ı öncekilerden devralırken hep bir yaşam eşliğinde devralmışlardır. Kur’an’ın insan belleğine inceleme konusu yapılması bu yaşantı eşliğinde olmuştur. Benlikleri Kur’anla inşa edildiği, varlıkları Kur’an’a doğduğu için onu anlamaya çalışmak, yaşamı sürdürmeye çalışmaktan başka bir- şey değildir. Müslüman nesiller tarafından Kur’an, Kur’an’ın indiği "Dil"in, o dili yaşatıp, onun içinde düşünen nesillere ait "Haberlerin" ve önceki kuşaklardan devralınan "Geleneğin" eşliğinde anlaşılmıştır. Bu yüzden Kur’an’a ilişkin her türlü değerlendirme, açıklama ve yorum zayi edilmeden korunmaya çalışılmıştır. Böylelikle ortaya çıkan Kur’an şerhleri, tevil ve tefsirleri Müslüman nesillerin vicdan ve belleklerinin birer arşivi niteliğini kazanmıştır. Kur’an’ı tek, sabit, değişmeyen bir okuma, açıklama ve yorumlama sistemine/metoduna mahkum etmemenin ardında, onun farklı düzey ve düzlemlerde yaşantıya dönüştürülmeye açık olması yatmaktadır. Bireysel, toplumsal, ahlâkî, hukukî vb. hangi düzlemde olursa olsun Kur’an’dan "Dil", "Güvenilir haber" ve "Tevarüs edilen" gelenek eşliğinde yaşam pratiği çıkarmanın ve yaşam için anlamanın önü açıktır. Tefsir ilminin mahiyetiyle ilgili olarak serdedilen görüşlerden Kur’an’ı anlama ve yorumlamanın yöntemsel önemli ipuçları yakalanabilir. Burada yalnızca OsmanlI’nın seçkin simalarında Molla Fenari’nin konuya ilişkin değerlendirmesine yer vermek istiyoruz. Fenarî Fatiha tefsirine tahsis ettiği "Aynu’l-a’yân" adlı eserinde tefsir ilminin tanımıyla ilgili olarak üç tanıma yer verir, ilki Kutbüddin er-Razi’nin tanımıdır ve şöyle der: "Tefsir ilmi, Allah’ın Yüce Kur’an’daki muradının araştırıldığı bir ilimdir." (Fenarî, Aynu’l- Âyan, s.4)
Fenarî bunu pek çok bakımdan eksik bularak Taftazani’nin tarifine yer verir: "Allah Tealâ’nın sözlerindeki lafızları, maksada delaletleri açısından inceleyen bilimdir" (Fenarî, a.g.e., s.4)
Fenarî bu tanıma da iki açıdan itiraz eder. Ona göre tanım, tefsir ilminde dilin biçimsel yönüyle ilgili konuları dışarıda bırakmış; Allah’ın kastını bilme konusunda ise tefsir ilminin asla ulaşamıyacağı bir durumu dillendirmiştir. Çünkü tefsir ilminde ya ahad haberlere dayanan rivayete dayalı yorumlama yapılır veyahut Arap dilinden hareketle dirayete dayalı yorumlama yapılır; bunların her ikisi de mutlak değil zannî bilgi ifade eder. Üstelik her insan da kendi istidadı oranında anlar.
Fenari’nin tanımı şöyledir: Tefsir, "Beşerin gücü nisbetinde Allah’ın kelamını, Kur’an olması ve bilgi veya zan yoluyla Allah’ın kastına delalet etmesi bakımından inceleyen bilimdir". (Fenarî, a.g.e., s.5)
Fenarî de dahil bütün Kur’an yorumcuları Kur’an’ı bütün zamanlara ve insanlığa seslenen bir hitap olarak kabul etmişler ve onun insandan yaşam talebeden bir kitap olduğunun altını çizmişlerdir. Eğer insan böyle bir amaçla ona yönelirse, onu anlama potansiyeli daha da gelişecek ve açılacaktır. Onu anladıkça da hayatı Kur’anla bütünleşen bir hayat olacaktır.