Makale

GAZNELİ MAHMUT

GAZNELİ
MAHMUT

Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi

Yahya Kemal Beyatlı, şairliği kadar Türk Tarihi ve Kültüründeki engin birikimi, bu birikimi ve bilgilerini eserlerine ustaca yansıtmış olması dolayısıyla da önemlidir. Onun şiirleri veya diğer yazılarını okuyanlar, çoğu defa, bulundukları zaman ve mekândan ayrılır, mazimizin farklı bir devresine, Türk-ls- lâm coğrafyasının değişik bir bölgesine pencere açarlar. Oradan geçmişin güzelliklerini seyreder, günümüze döndüklerinde kendilerini engin bir mazinin yaşayan varisleri olarak hisseder, bu verasetin gereklerini yerine getirmek arzusunu duyarlar.
Yahya Kemal Beyatlı, 14 Şubat 1921 tarihli İleri gazetesinde Hilâfete Yakın Bir Gün başlığıyla yazdığı makalesinde, Osmanlı Tari- hi’nin en önemli mekânlarından birini, Topkapı Sarayı’nı anlatır. İstanbul’un fethinden Tanzimat dönemine kadar çok sayıda padişahın ikâmet ettiği binalar bütünü olan bu saray, aynı zamanda da bir cihan devleti olan Osmanlı İmparatorluğumun idare merkezidir. Bu bakımdan da Millî Tarihimizin ayrılmaz bir parçasıdır. Yahya Kemal’in bu yazısında öne çıkarılan konu, padişahların şahsiyetleriyle kendileri için inşa ettirdikleri köşkler ve kaldıkları daireler arasındaki ilişkidir. O bu düşüncesini örneklemeden önce şu hükmü verir: "Topkapı Sarayı yekpâre değil, hattâ bir bina bile değil; devir devir, parça parça, eklene eklene vücut bulmuş (tur). Bir odadan bir odaya geçerken bir ahd-i saltanattan öteki ahd-i saltanata geçiliyor. Her
padişahın bir odası var. Her biri bir padişahın canlı bir tasviri gibi. O kadar ki, hakiki bir tasvir böyle bir resim kudretini gösteremez:" Yahya Kemal Topkapı Sarayı’nda bazı padişahların kimlikleriyle özdeşleşen odalarına örnekler verirken, 1512-1520 arasında ancak sekiz sene tahtta bulunmuş olmasına rağmen, Osmanlı hanedanının en büyük sultanlarından biri olabilen Yavuz Sultan Selim için şunları kaydeder: "Cihangir Selim-i Evvel’in odası o kadar küçük ve sade ki; uzun seferlerinin birinde konduğu fakîrâne bir han odasını andırır. Zannediyorsunuz ki, eyerlenmiş atı yanı başındaki kapıda beklemektedir. Büyük padişah kısa bir istirahattan sonra hemen çıkıp gidecek". Hakikaten Yavuz’un gerçekleştirdiği uzun ve yorucu seferler, bu sırada ordusunun başında atının sırtında veya askerlerinin hemen yanındaki otağında geçirdiği günler, geceler düşünüldüğünde, onun bir cihangir olarak sarayında, ancak bir misafir kadar kalabilmiş olduğu kolaylıkla kabul edilebilir.
Tarihimizin tamamı başarı ve güzellikler resmi geçidi değildir. Hiçbir milletin de pürüzsüz bir geçmişe sahip olduğunu düşünemeyiz. Bununla birlikte millî tarihimizde çok sayıda övünülüp, iftihar edilecek örnekler, coşkuyla hazırlanacak, farklı yönleriyle öne çıkarılacak şahsiyetler bulunduğuna da hiç şüphe yoktur. İşte bunlardan biri de Gazneli Mahmut’tur.
Bugün Afganistan sınırları içinde bulunan başkent Gazne’deki sarayında, Mahmut’un odasının nasıl olduğunu tarihlerden öğrenme imkânımız bulunmamaktadır. Fakat bu bilgi noksanlığı, onun da sarayında bir misafirden daha farklı olmadığını düşünmememizi gerektirmemektedir. Geliniz bu yargıya nasıl sahip olduğumuzu birlikte gözden geçirelim.
ismi, Devletinkiyle ayrılmaz bir bütün oluşturmuş bulunan Gazneli Mahmut, 14 Kasım 970’te Gazen’de doğmuştu. O, çocukluğundan itibaren eksiksiz bir dinî öğrenim görmüş, Kur’an-ı Kerim’i ezberlemişti. İslâm’ı iyi öğrenmiş, Hanefi Fıkhı’nda bir fa- kîh derecesine ulaşmıştı. Babası ve Gazneliler Devleti’nin kurucusu Sebüktegin’in Pendnâ- me’sini kendisine, uyulması gr eken pek önemli bir düsturlar demeti olar k değerlendirmişti. Bu düsturlardan birkaçı ş ınlardır:
"Memleketin idaresinde gafil olma... Ordu ve askerin durumundan, silahlardan ve maaşlardan ve iaşelerden haberdar ol... Müstahak olanın hakkını ver... Yollan emin tut, zira bu çok önemli bir iştir ve çölde tüccardan çalınan her malın senin hâzinenden götürülmüş olduğunu bil. Hırsızı cezalandırıp malı hak sahibine iade edinceye kadar uyuma. Aksi halde Allah’ın sana kıyamet günü bundan dolayı hesap soracağını bilesin... Muâmelâttan, pazarlar, narhlar ve alış-veriş- ten haberdâr ol... Eğer gece yarısı senin memleketinde bir canlı aç uyursa Tanrı senin cezanı verir... Hiçbir zaman zulmü uygun görme... Cömert ve merhametli olmalısın ve senin affın öfkenden fazla olmalı ki, insanlar sana rağbet etsinler... Bir işi lâyık olmayan bir kimseye buyurmamalısın... Padişahın en büyük düşmanının kendini beğenmişlik ve istibdat olduğunu bil. Her işte dostluğu denenmiş sadık insanların tavsiyelerini al ve o hususta kendi aklınla karar ver... Memleketin her tarafına casuslar ve haberciler tayin etmelisin, tâ ki, gece ve gündüz durumdan seni haberdâr etsinler... Benim sana söylediğim bu sözlerin hepsini ezberlemeli ve kalbine nakşetmelisin ve bundan yüz çevirmeme- lisin, tâ ki, Allah seni iki cihanda talihli kılsın, inşaallahü Teâlâ. Bu benim sana nasihat ve vasiyetimdir.” (Erdoğan Merçil, Sebüktegin’in Pend- nâmesi, İTAD., c. VI, S. 1-2 (İstanbul 1975), s. 203-232)
Gazneli Mahmut bu düsturları ve yönetimle ilgili diğer prensipleri yalnızca öğrenmekle kalmamış, ilk gençlik yıllarından itibaren üstlendiği farklı görevlerde, teorik bilgilerini, uygulanabilir gerçekler hâlinde benliğine yerleştirmiştir. Nihayet siyasî yönünü de ihmal etmeksizin geliştirmiş, geçmiş padişahların başarılarının sırlarını, başarısızlıklarının sebeplerini çok iyi kavramıştır. Böylece büyük tarihçimiz Necip Âsim (Yazıksız)’ın ifadesiyle o, "Din-i mübîn’’i politikasına üssü’l- harekât (davranışlarının başlangıç noktası) ittihaz etmişti" ve bütün bunlardan sonra Türk-lslâm Tarihi’nin en önde gelen sultanlarından biri olarak nitelenmeye hak kazanmıştı.
Gazneli Mahmut, devletini yönettiği Mart 998-30 Nisan 1030 tarihleri arasındaki uzun saltanat yıllarında, hepsinde ordusunun başında bulunduğu ve önceliği İslâm’ın neşrine verdiği, çok sayıda seferler gerçekleştirmiştir. Bu küçük yazı onların kronolojik bir sırayla, ismen olsun, verilmesine bile müsait olmadığından, bu kadarlık bir hatırlatma ile yetinecek isek, de hiç değilse Hint seferlerinden birkaç cümle ile söz etmemiz yerinde olacaktır. Ondan önce olduğu kadar sonra gelen çok sayıdaki İslâm sultanı veya kumandanı, şu veya bu sebeple, kendi dindaşları üzerine sefere çıkmış, bu savaşlarda Müslüman kanı akıtmıştır. Mahmut’un hayatında bu sınıfa giren askerî harekat çok azdır ve onlar da ancak İslâm’ın hayrının o istikamette olduğuna kuvvetle inanıldığında gerçekleştirilmiştir. Gazneli Mahmut 61 yıllık ömrünün 32 senesini Sultan, daha öncesinde de babasının nezaretinde olmak üzere 45 senesini, tam anlamıya gaza ve cihad hedefine yönelik olarak, hareket hâlinde geçirmiştir. Bu hareketli hayata sığdırılan Hint Seferleri’nin sayısı ise 1 7’dir. Bu sırada elde ettiği başarılar bir tarafa, o günün şartlarında, yer yer 1000 civarında fil ile takviyeli büyük Gazneli ordusunu, Gazne’den kaldırıp Hindistan içlerine götürüp getirmek bile başlı başına değerlendirilmesi gereken çok önemli bir olgudur. Bu seferlerine Birûnî gibi döneminin önde gelen din âlimlerini de birlikte götüren Gazneli Mahmut bir taraftan ülkeler fethedip, devletinin sınırlarını genişletirken, diğer taraftan da Islâm’ın aydınlığını, yeni ufuklara ulaştırmayı hedeflemiştir. Kendisinden sonraki bir kısım çalışmaların da bereketi, bugün karşımıza Pakistan ve Bengadeş’tekiler başta olmak üzere, yüz milyonlarla anılan Güney Asya Müslümanları olarak çıkmaktadır. Böylece Mahmut, 1000 yılında Abbasî Halifesi Kâdir- Billah’ın kendisini hil’at, tac ve bayrakla taltif edip ayrıca Yemînü’d-Devle ve Emînü’l-Mille lâkabıyla taltifi sırasında verdiği; "İslâm dinine yardım etmek ve İslâm’ın düşmanlarını söküp atmak maksadıyla her yıl Hindistan’a sefer yapmak" şeklindeki vaadini de yerine getirmiş oluyordu. Bu durumun takdiri aynı halife tarafından Nizâmü’d-Din, Nâsıru’l-Hak ve Kehfü’d-Devle ve’d-Din (Devlet ve dinin siqinaqi) lâkaplarıyla taltif tarzında ortaya çıkmıştı. Böyle bir sultan da her halde sarayında ancak misafir olarak kalabilirdi. Bununla birlikte o yalnızca bir savaş adamı da değildi.
Gazneli Mahmut, ilim adamalarına, şair ve ediplere gösterdiği yakın ilgi ve alâka yanında, çok sayıda sanat eserinin, mimarî değere sahip binaların kurulmasına da katkıda bulunmuştur. Kaynaklar onun Fıkıh ile birlikte Hadis’e de meraklı olduğunu, aynı zamanda yüksek bir edebiyat terbiyesine sahip bulunduğunu belirtirler. Döneminde Gazne Sarayı âlim ve şairlerin toplandığı bir mahfil/merkezidir. Nitekim Devletşah, Mahmut’un sarayında 400 şairin bulunduğunu rivayet etmektedir. Bunlar arasında Ferruhî, Munuçihrî ve meşhur Firdevsî’yi hemen hatırlayabiliriz.
Sultan Mahmut yönetimindeki ülkelerde halkın her türlü tehlikeden emin bir biçimde yaşayabilmesinin tedbirlerini alırdı. Nitekim Nizâmülmülk’ün meşhur Siyasetnâme’sinde onu bu yönünü gösteren dikkat çekici örnekler bulunmaktadır. Bunlardan biriyle bu yazımızı bağlayalım.
Kirman’a komşu Kûç u Belûç’tan bir grup eşkıya Ribât-ı Deyr Keçîn’de bir kervanda seyahat eden bir kadının eşyalarını çalarlar. Durumu Sultan Mahmut’a ulaştıran kadın, eşyalarının hırsızlardan alınarak kendisine iadesini veya bizzat Sultan tarafından tazmin edilmesini ister Gazneli Mahmut o bölgenin kendi ülkesi dışında bulunduğunu, bu sebeple bir şey yapamayacağını söylerse de kadının; "Şu halde, raiyyeti koruyamadığına göre niçin cihan kethüdalığı yaparsın: Ve ne biçim çobansın ki, koyunları kurttan koruyamazsın:" şeklindeki cevabıyla karşılaşır. Bu sözlerden çok müteessir olan Sultan’ın gözleri yaşarır ve; "Ey kadın, doğru söyledin.Eşyanın bedelini vereyim. Hırsızlar için de gücümün yettiği kadar tedbir alayım" der.
Sultan Mahmut "Allah beni müfsitleri yer yüzünden kazıyayım, salah ehlini koruyayım, adalet ve ihsan ile cihanı mamur edeyim diye yaratmış ve halkın üzerine memur etmiştir" şeklinde düşünmekte ve gerçek bir cihangir olarak kendi ülkesinin sınırları dışında kalmasına rağmen gerekli her türlü tedbiri almaya kararlıdır ve bu yolda hiçbir külfetten kaçınmamak azmindedir. Nitekim bu kararını titizlikle uygular ve neticede eşkıyaların kökünü kazıyarak bölgeyi huzura ve emniyete kavuşturur. Bu konudaki gelişmeleri tafsilâtıyla nakleden Nizamülmülk, Sultan’ın ülkesindeki her türlü gelişmeden vakit geçirmeksizin haberdâr olduğunu, onun bu amaçla her yere sahib-i haber ve münhî diye isimlendirilen görevliler tayin ettiğini belirtir. Öyle ki, eğer geniş Gazne ülkesinde bir kimse, birinden bir tavuk çalmış olsa, kurulan düzen sayesinde Gazneli Mahmut’un ondan haberi olur ve gereken tedbirleri hemen alırdı.
Bugün Gazneliler Devleti’nin bir kısmını oluşturan Afganistan’da hüküm süren karışıklıklar, bölge halkının çektiği ıstıraplar, huzur ve güvene olan âcil ihtiyaç dolayısıyla, Türk-İslâm Tarihi’ni bu büyük sultanın bir defa daha hatırlayarak, rahmetle anmış bulunuyoruz. Hiç şüphesiz Tarih bir hikâye değildir. Ondan herkes nasibi olanı almakta asla tereddüt etmemeli, hatta nasibini artırmaya çabalamalıdır.