Makale

HIV/ AIDS

HIV/
AIDS

Dr. Aygen Tümer
Hacettepe Üniv. AIDS Tedavi ve Araştırma Merkezi

HIV/AIDS hastalığı ilk defa 1981 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde tanımlanmış olmasına rağmen, araştırmalar 1970’li yıllarda Orta Afrika’da ilk olarak görüldüğünü ancak, tanımlanamadığını göstermektedir. Araştırmacılar bu hastalığın daha önce literatürde rastlanmadığı konusunda birleşerek bu hastalığa "AIDS" (Akkiz immün Yetmezlik Sendromu, Acquired Immune Deficiency Syndrome) adını vermişlerdir. 1983 yılında AIDS’e neden olan virüs "HIV" (insan immün Yetmezlik Virüsü, Human Immunodeficiency Virus) izole edilmiş olup, bu virüs vücudun bağışıklık sistemini zayıflatmakta, yıkmakta ve normal koşullarda tedavi edilebilen hastalıklar, bağışıklık sistemi yetersiz kaldığından tedavi edilememektedir.
HIV enfeksiyonu sadece erişkinleri değil, bebek, çocuk, genç, yaşlı demeden herkesi tehdit edebilen, henüz tedavisi tam olarak mümkün olmayan ve aşısının bulunamadığı bir hastalıktır. Günümüzde sadece bir bölge ya da bazı ülkeleri değil, tüm dünyayı etkisi altına almaktadır. Kullanım şemaları karışık, yan etkileri fazla ve ekonomik olarak büyük yük (aylık ortalama 2000 Amerikan Doları) getiren tedavi protokollerine rağmen, günümüzde hastalıktan ölüm hemen hemen tamamen ortadan kalkmış, HIV enfeksiyonu ölümcül hastalık olmaktan çıkıp, yaşam boyu ilaç kullanımını gerektiren bir tür kronik hastalığa dönüşmüştür.
Dünyada HIV/AIDS
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Aralık 2003 verilerine göre dünyada 46 milyon HIV/AIDS’İİ kişi yaşamakta olup, hastalığın tanımlandığı günden beri 27.6 milyon kişi, hayatını bu hastalık nedeni ile kaybetmiştir. Sadece 2003 yılı içinde 5 milyon yeni olgu bildirilmiş olup, bu sayılara günde 14 000, dakikada 10 yeni olgu ilave olmaktadır. Son yıllarda hastalık seyrinde gözlenen önemli değişikliklerden biri, 20 yaş olan hastalığın ilk görülme yaşının 15 yaşa inmesidir. Diğer önemli değişiklik ise başlangıçta kadınlarla erkeklerin %8 olan oranının, son yıllarda %45-50’lere yükselmiş olmasıdır.
Tüm dünyada HIV/AIDS din, dil, ırk, cins, ülke ayırımı yapmadan hızla yayılmaya devam etmektedir. Tüm HIV enfekte vakaların %95’inden fazlası gelişmekte olan ülkelerde, %89’u da Sahra-altı Afrika, Güney ve Güneydoğu Asya’da görülmektedir. Günümüzde HIV/AIDS hastalığı Sahra-altı Afrika’da birinci, dünyada ise 4. ölüm nedeni olarak bildirilmektedir.
Eğitim ile HIV enfeksiyonunun korunma yollarını öğrenip, öğretmek, bilinçlendirmeyi artırmak ve davranış değişikliğinde bulunulmasını sağlamak, hastalığın yayılmasını önlemede en etkili yol olarak kabul edilmektedir. Gelişmiş ülkeler eğitim ile kendi toplumlarına hastalığı öğretmeye çalışmakta ancak, eğitimde ekonomik güç önemli olduğundan her ülke bunu başaramamaktadır. Ancak gelişmekte olan ülkeler kısıtlı bütçeleri ile giderek artan sayıdaki hastalarını tedavi ettirmeye çalışırken, beraberinde eğitim programlarını yürütememektedirler. Bu kısır döngünün artacağı ve bazı ülkelerin HIV/AIDS yükü altında ezilip gideceği belirtilmektedir.
Eğer korunma ve tedavi gibi konularda gerekli adımlar atılmaz ise, 2003 yılı sonunda 46 milyon olan olgu sayısının, 2005 yılında 110 milyona çıkacağı, HIV/AlDS’ten ölenlerin sayısının ise 2020 yılına kadar hastalığın en yaygın olduğu 45 ülkede, 68 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir.
HIV/AlDS’in bulaşma yolları
a. Cinsel yolla bulaşma
HIV enfeksiyonunun en önemli bulaşma yolu cinsel temastır. HIV/AIDS korunmasız yapılan her türlü cinsel temasla bulaşabilmektedir. Bu tür bulaşmaya bağışık kimse yoktur. Ancak kanla veya kadının, erkeğin cinsel salgıları ile temasa neden olabilecek her türlü cinsel aktivitede bulaşma riski bulunmaktadır. Bulaşma için HIV pozitif kişi ile yapılan tek cinsel temas bile yeterli olup, cinsel temas sayısı arttıkça bulaşma olasılığı artmaktadır.
Yapılan araştırmalar, cinsel yolla bulaşan diğer enfeksiyonların varlığının HIV enfeksiyonunun bir kişiden diğerine geçişini 2-9 kez artırdığını göstermektedir. Gelişmiş ülkelerde yeterli tanı ve tedavi olanaklarının, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar lehine kullanılması ile hem bu hastalıkların kontrolü yapılmakta, hem de HIV enfeksiyonunun geçişi azaltılmaktadır.
Hastalığın tanımlandığı ilk yıllarda en sık rastlanan bulaşma yolunun homoseksüel cinsel temas olduğu bildirilirken, bugün HIV enfeksiyonunun %60- 70 oranında korunmasız yapılan heteroseksüel cinsel temas ile bulaştığı bilinmektedir.
b. Kan ve kan ürünleri ile bulaşma
Kanda virüsün yoğun miktarda bulunması nedeni ile, virüsü taşıyan kişilerden alınmış kan ve kan ürünleri ile hastalık bulaşabilmektedir. Türkiye’de 1987 yılından beri tüm kan ve kan ürünlerine ELISA yöntemi ile test yapıldıktan sonra hastaya verilmektedir. Bu nedenle 1987 yılından beri kan ve kan ürünleri ile olan bulaşma azalmıştır. Ancak hastalığın ortalama 3 ay süren pencere döneminin olması ve acil durumlarda test yapılmadan kan ve kan ürünlerinin kullanılabilmesi, % 0.3-0.5 oranında bu yolla geçiş olabileceğini göstermektedir.
ELISA yöntemi ile yapılan testte antikor aranmakta olup, testin duyarlılığı %98.6 olarak bildirilmektedir. Yalancı pozitif sonuçların varlığı nedeni ile pozitif sonuç çıkarsa, ELISA yöntemi ile testin tekrar yapılması ve sonucun "Western blot" adı verilen özel bir doğrulama testi ile doğrulamasının yapılması gerekmektedir.
c. Anneden bebeğe bulaşma
HIV enfeksiyonu gebelik süresince, doğum sırasında ve emzirme ile bebeğe geçebilmektedir. Bu oran % 20-30’dur. Ancak günümüzde gebe anneye ve doğumdan sonra da bebeğe yapılan tedavi ile bu oran %1-2’lere kadar düşürülebilmektedir.
Bulaşmadığı durumlar
HIV birçok vücut sıvısında bulunmasına rağmen kan, erkek ve kadının cinsel salgıları ile bulaşabilmektedir. Dokunmak, el sıkışmak, sarılmak, aynı yerde oturmak, aynı havayı teneffüs etmek, aynı tabaktan yemek yemek, aynı bardağı kullanmak, aynı saunayı, havuzu, banyoyu, hamamı, tuvaleti paylaşmak, sivrisinek, böcek, arı sokması ile, giysilerin ortak kullanımı ile, telefon kulaklığı, gözyaşı, ter ile HIV bulaşmamaktadır.
Türkiye’de HIV/AIDS
Tüm dünyada HIV enfekte olguların hızla arttığı gözlenirken, Türkiye’nin bu salgının dışında kalması beklenmemektedir. Ülkemizde ilk olgu 1985 yılında bildirilmiş, daha sonra hasta sayılarında giderek artma gözlenmiştir. Ülkemizde T.C. Sağlık Bakanlığı Aralık 2003 verilerine göre 1 712 HIV/AIDS olgusu vardır. Bunların 504’ü AIDS basamağına ulaşmış, 1208 kişi ise HIV enfektedir. Ancak özellikle cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar konusunda, kişilerin sağlık kurumlarına yeterli başvurularının olmaması, kayıt sistemlerinin yeterli çalışmaması, bu sayının gerçekleri yansıtmadığını düşündürmektedir.
Veriler, ülkemizde HIV/AlDS’in yaygın olmadığını düşündürse de pek çok ülkede olduğu gibi giderek yayılmaya devam etmektedir. Bunun başlıca nedenleri arasında toplumun HIV/AIDS hastalığı konusundaki bilgi ve bilinç düzeyi, değişen değerler, genç bir nüfusa sahip olmak, nüfus hareketliliği, bir turizm ülkesi olmak, yurt dışında çalışan işçi popülasyonu, damar içi uyuşturucu madde kullanımında son yıllardaki artışlar sayılabil- mektedir.
Türkiye’deki bulaşma yollarına göre HIV/AIDS olguları incelendiğinde; % 50.6 heteroseksüel cinsel temas, % 7.9 homoseksüel cinsel temas, % 6.1 damar içi madde bağımlılarının ortak kullandığı enjektör, % 2.4 kan nakli alanlar, % 1.5 anneden bebeğe geçiş ve % 30.6 ise bilinmeyenlerden oluştuğu görülmektedir.
Olguların yaşadıkları yere göre bakıldığında; % 25’inin sürekli yaşadığı yer yurt dışı olup, toplam 53 ilden bildirim olmaktadır ve en fazla bildirimin olduğu iller İstanbul, Ankara ve İzmir’dir.
Günümüzde uygulanan tedavi, erken başlandığı zaman daha etkili olmakta ancak, ekonomik olarak büyük yük getirmektedir. Hastaların tedavi giderleri Sağlık Kurulu raporu ile belgelenmesi hâlinde, 657 sayılı yasaya bağlı memurların, SSK kapsamındaki işçilerin, yeşil kart sahiplerinin ve Bağ-Kur’luların karşılanmakta ise de, bu tip tedavi olanağı olmayan hastalar tedaviden yararlanamamaktadır. Özel sigorta şirketleri ise ödeme yapmamaktadır. Türkiye’de kısıtlı sayıdaki olgunun tedavisi konusunda yaşananlar, gelecek için alınacak önlemlere ışık tutmalıdır.
Gerekli önlemlerin alınmaması, korunma yöntemlerinin yaygın olarak uygulanmaması ve gizli kalan olguların da ortaya çıkacağı dikkate alındığında, HIV enfeksiyonunun tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz için de önümüzdeki yıllarda sorun olarak karşımıza çıkacağı düşünülmektedir.
Korunma
Tüm enfeksiyon hastalıkları gibi HIV/AIDS hastalığı da önlenebilir bir hastalıktır ve her hastalıkta olduğu gibi, korunma önlemleri tedaviden daha ekonomiktir. Eğitim ile korunmayı öğrenmek, öğretmek ve davranış değişikliğinde bulunulmasını sağlamak, hastalığın yayılmasını önlemede en etkili yol olarak kabul edilmektedir. Hâlen HIV/AIDS tedavisinde başarıların sınırlı olması ve etkin bir aşının bulunmaması nedeniyle, HIV enfeksiyonundan korunma virüsün cinsel yolla, kan yoluyla ve anneden bebeğe geçişini önleme esasına dayanmaktadır.
a. Cinsel yolla bulaşmaya karşı korunma
En sık bulaşma yolu cinsel temasla olduğu için bu yolla korunma büyük önem taşımaktadır. Ülkemizin sloganı, "Tek çare tek eşliliktir" olup, cinsel aktiviteden tamamen kaçınarak veya sadece enfekte olmayan tek partnerle ilişki sürdürülerek, kesin olarak HIV enfeksiyonunun bulaşması önlenebilmektedir. Cinsel temas sırasında prezervatif (kondom, kılıf, kaput) kullanılmasının koruyuculuğu, kondomun lateks olması, doğru ve devamlı kullanılması, yırtık veya delik olmaması kaydıyla ispatlanmıştır.
b. Kan ve kan ürünleri ile bulaşmaya karşı korunma
1987 yılından beri ülkemizde kan ve kan ürünleri HIV yönünden test edilmektedir. Organ ve doku nakilleri öncesinde gerekli testlerin yapılması, HIV geçiş riskini en aza indirmektedir. Damar içi madde kullanılmaması, ortak enjektör kullanımı risklerinin anlatılması, bu grup hastalarda HIV bulaşma riskini azaltmaktadır.
c. Anneden bebeğe geçiş için korunma
Anneden bebeğe geçişte önemli olan HIV enfeksiyonu görülme olasılığı yüksek olan bölgelerde, doğurganlık yaşındaki ve riskli davranışta bulunan kadınlara hastalığın tüm bulaşma yollarını öğretebilmektir. Eğer kadın HIV pozitif ise doğum kontrol yöntemleri öğretilmeye çalışılmaktadır. Buna rağmen gebe kalan HIV pozitif kadınlara tedavi başlanmakta, doğumdan sonra bebeğe tedavi verilmekte ve oran %1-2’lere kadar düşürülebilmektedir. Anne sütü ile virüsün geçişi gösterildiğinden, annenin bebeği emzirmemesi önerilmektedir.
Toplum tarafından dışlanma, işini ve çevresini kaybetme korkusu, HIV enfekte kişilerin kendilerini gizlemesine yol açan nedenlerdendir. Bu korku tedavilerinin gecikmesine de neden olmaktadır. Önemli olan HIV enfekte kişileri dışlamadan hep beraber elele vererek, yaşayarak bu hastalığa karşı mücadele edebilmektir. Ülkemizde henüz sayıları binlerle ifade edilen HIV/AIDS olguları için, hasta sayıları milyonları bulan ülkelerden örnek alarak korunmayı öğrenmek, öğretmek ve davranış değişikliğinde bulunulmasını sağlamak hepimizin görevi olmalıdır.