Makale

İslâm'ın Avrupa'daki İmajı

İslâm’ın
Avrupa’daki
İmajı

Doç. Dr. Ali Murat Yel
Fatih Üniv. Öğretim Üyesi

Avrupa’nın İslâm’la tanışması oldukça eskiye, Tarık b. Ziyad’m ordularının senesinde ispanya kıyılarına ulaşmasına kadar dayanır. Ama Endülüs Emevilerinin yaklaşık 800 yıl, Fransa’nın güneyindeki Poitiers şehrine kadar tüm ispanya ve Portekiz’in büyük bir kısmını yönetimleri altında tutmalarına rağmen, günümüzde Avrupa ve İslâm’ın bir araya gelmesi hep kuşkuyla yaklaşılan bir konu olmuştur. Bugün İslâm Avrupa’da en hızlı büyüyen dinlerden birisidir ve hatta bazı kaynaklara göre inanan sayısı bakımından Avrupa’nın ikinci büyük dini hâline gelmiştir, ama bu durum farklı mezheplerden oluşan Hıristiyanların sayısı göz önüne alındığında oldukça iddialı bir söylemdir. Zira nüfusu bir milyara yaklaşan Avrupa’da, Müslümanların sayısı ancak 13 milyon civarındadır. (Marechal, B. (der.) 2002, A Guidebook on İslam and Muslims in the Wide Contemporary Europe, Louvain-la- Neuve: Academia Bruylant.) Özellikle Doğu Avrupa ve Balkanlarda meselâ Arnavutluk ve Bosna gibi yerli halk ile Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Polonya veya Slovakya’da yaşayan azınlıklar bulunmasına rağmen, Avrupalı Müslümanların büyük bir kısmı Batı Avrupa’da ikâmet etmektedir.
Avrupalı zihin pek çok sebepten dolayı İslâm’a karşı bir tavır geliştirmiştir. Bu negatif tavrın sebepleri arasında Hıristiyanlık ve onun İslâm’ı kendisine rakip görmesi yani İslâmiyet’in doğuşundan bugüne dek süren bir rekabet söz konusudur. Özellikle İslâm’ın ilk dönemindeki hızlı yayılma hareketi ve daha sonra Haçlı savaşlarından dönen Hıristiyan askerlerin, İslâm ve onun medeniyeti hakkındaki müspet görüşleri Hıristiyan kilisesi’ni ürkütmüştür; zira her iki din de evrensel bir mesaj vermekteydi ve İslâm’ın yayılmasını önlemek isteyen hiyerarşinin hem dini ve hem de onun peygamberini kara- layıcı kampanyalar başlatmasına sebep olmuştur.
Osmanlı Devleti’nin ve Endülüs Emevilerinin, Avrupa’ya karşı oluşturduğu fizikî tehdit de İslâm ile ilk defa kendi bölgelerinde karşılaşan AvrupalIlar için yeni bir korku vesilesi olmuştur. Zira, Müslümanların o dönemdeki zenginlikleri ve ileri teknolojileri karşısında aşağılık kompleksine kapılmışlar ve ona karşı açılacak savaşlarla kendi dinlerinin üstünlüğünü kanıtlamaya ve kültürel anlamda da Grek ve Roma medeniyetlerini ön plâna çıkarmak suretiyle, Müslümanların katkılarını yok saymaya veya en azından değerini azaltmaya çalışmışlardır. Genel olarak AvrupalIların zenciler, üçüncü dünya ülkeleri, sömürgeler ile Hıristiyan olmayanlar, özellikle de Müslümanlara karşı ırkçı yaklaşımları bilinen bir gerçektir. Avrupa’nın "oryantalist" yaklaşımıyla Müslümanlar hakkında 1001 Gece Masalları bağlamında çizilen imaj, İslâm’ın dinî, fizikî ve askerî tehdit olarak algılanmasında katkısı olmuştur.
II. Dünya Savaşı sonrasında İsrail devletinin kurulması, petrolün dünya ekonomisini etkileyecek bir faktör hâline gelmesi ve özellikle de Sovyetler Birliği karşısında Orta Doğu’nun jeopolitik bir önem kazanması, bölgeyi kontrol altında tutmak isteyen güçler arasında siyasî gerilimlere yol açmıştır. Bu arada İslâm âleminde sömürgeciliğe karşı milliyetçi ve dinî akımlar giderek güç kazanmışlar ve neticede fundamentalist olarak nitelendirilen bir İslâm çeşidi ortaya çıkmıştır. Bu eğilime sahip grupların genel olarak Batı ve özelde Avrupa ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan kendi ülkelerindeki muhalif hareketler, Batı’nın daha fazla dikkatini çekmeye başlamıştır. Hele bu grupların görece zayıf hedefler olan sivillere karşı sabotaj, rehine alma ve uçak kaçırma gibi eylemleri, Batılı zihnin İslâm imajını her zaman olumsuz olarak etkilemiştir. Zaten öteden beri var olan ikili süper güç kavgası, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla da yeni bir çerçeveye oturmuş ve tek kalan süper güç kendisine yeni bir öteki, düşman ve muhalif yaratma çabasına düşmüştür. Medeniyetler arası çatışma fikri de bu yeni öteki yaratma sürecinin en önemli unsuru olmuştur. Zaten yüzyıllardır mevcut olan karşılıklı önyargı ve Batı’nın İslâm’a karşı olumsuz tavrı sayesinde, bu yeni düşman kolaylıkla kabul görmüştür.
Kitle iletişim araçları da Müslümanlar ve onların ülkeleri hakkındaki haber ve görüşleri iletirken İslam’a karşı hep olumsuz bir tavır takınmış ve Müslümanlar, dinleri gereği şiddet yanlısı, dini fanatikler, geri kalmışlar ve Batı karşıtı olarak resmedilmişlerdir. Böylece Batı kendi medeniyetinin pozitif unsurlarını ön plana çıkararak tahakküm ettiği ülkelerin, özellikle de Müslümanların medeniyetini görmezden gelmiştir. Bunun asıl sebebi de yönetimdeki seçkinlerin diğer ülkeleri sömürgeleştirmekte ve istismar etmekteki suçluluk duygularını azaltmaktır. Sinema ve televizyon dizilerinde de diğer medya araçlarında olduğu gibi olumsuz imaj devam etmiş, hatta bu filmlerin yönetmenleri kısmen yansız davranmaya çalışsalar bile, ortaya hiçbir zaman müspet bir Müslüman imajı çıkamamıştır. Bugünlerde gösterime giren Fransız yönetmen François Dupeyron’un, Monsieur İbrahim et les fleures de Coran, isimli filminin de yukarıda anılan sebeplerden dolayı toplumda çok da ilgi çekeceği düşünülmemektedir. Eğer bu tahminler doğru çıkarsa, müspet Müslüman imajının tekrar beyaz perdeye aktarılması ihtimali de giderek zayıflayacaktır.
Ehl-i Kitab’a olan hoşgörüsünden ötürü Müslüman toplumlar, tarih boyunca hep çok uluslu ve çok dinli toplumlar olmuşlardır. Fakat 19. yüzyıldan itibaren İslâm âlemi o güne kadar pek alışık olmadığı bir durumla karşılaşmıştır:
Müslümanlar Batı karşısında artık yenilmeye ve geri kalmaya başlamışlar ve neticede sömürgecilik ve işçi göçü gibi sebeplerle, tarihte ilk defa Müslümanlar diğer dinlerin egemen olduğu toplumlarda azınlık olarak yaşamaya başlamışlardır. Bu duruma alışkın olmadıklarından mevcudiyetlerini sürdürdükleri ortamlarda hem ev sahibi toplum ve devlet hem de kendileri açısından bazı problemlerle karşılaşmak kaçınılmaz olmuştur. Aslında gayr-i müslimlerin İslam ülkelerindeki hayat tecrübeleri göz önüne alındığında, meselâ Osmanlı Devleti’ndeki Katoliklerin ne derecede Osmanlı Katolisizmi yaşadıkları, bugüne kadar üzerinde ancak azınlıklara verilen haklar veya Osmanlı millet sistemi denilen İdarî uygulama çerçevesinde yaklaşılmıştır. Elimizde o dönemde böyle bir tecrübesi bulunan grupların da kendi aralarında, İspanya Katolisizmi ile Osmanlı Katolisizmi arasında nasıl bir fark olduğuna dair tartışmaları olmamasına ve bizim onlara alabildiğince hoşgörülü yaklaştığımız iddialarına karşın, bu tür grupların ilk önce Haçlılar ve daha sonra da Osmanlının zayıfladığı dönemde, hemen her fırsatta kendi dindaşlarının tarafını tuttuğu da malumdur.
Ayrıca, dünya dinleri denilen ve evrensel mesaja sahip olan dinler, doğdukları coğrafyadan başka bölgelere yayıldıklarında, yerel kültürlerle işbirliği yaparak yeni bir çehre kazanırlar. Senkretizm olarak adlandırılan bu süreçte esas olan dünya dininin, yeni kültürel çevreye ayak uydurmasıdır. Özellikle yeni katılımların sınırlı kalmasından korkulduğu için, o dinin otoriteleri bazı yerel uygulamaları reddetmek yerine, onları yeni dinin içine - belki biraz değişiklik yaparak- almaya çalışmışlardır. ispanya ve Latin Amerika katolisizmi arasındaki farklarda bu şekilde açıklanmaktadır. İslâm gibi Hıristiyanlık da Orta Doğu kökenli bir dindir ama, Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Peter’in Roma’ya gelerek kilise’yi kurması ve üç asır sonra da Bizans İmparatoru Konstantin’in bu yeni dine girmesiyle, Hıristiyanlık artık yeni bir kimlik edinmiştir.
Farklı kültürel bölgelerde yaşanması sebebiyle esas olarak tek bir İslâm mevcut olmasına rağmen, İslâm’ın Malezya’dan Fas’a kadar pek çok farklı kültüründen bahsedilebilir. Bugün Avrupa’da yaşayan Müslümanlar da kendi ilim adamlarını, entelektüellerini ve seçkinlerini yetiştirerek, İslâm’ın asıl mesajını yeni şartlara göre yorumlamak zorundadırlar.
11 Eylül 2001 saldırılarına kadar özellikle Britanya’daki Salman Rushdie hadisesiyle zaten menfî olan İslâm imajı, artık yerini islâmofobia olarak adlandırılan bir korkuya bırakmıştır. Müslümanlar artık bu tarihten sonra sadece Avrupa ve Batı’ya değil, aynı zamanda tüm insanlık için bir tehdit olduğu iddiaları artık gündelik hayatta her an duyulan tartışmalar hâline gelmiştir. Hatta İslâm’ın bugünkü dünya düzenine uygun olmadığı ve Islâm’ın terörizm ve teröristler için bir sığınak sağladığı fikri bile genel kabul görmeye başlamıştır. Üstelik İslâm aleyhine duygular artık Haçlılar, Osmanlılar, Endülüs Eme- vileri ve hatta Hıristiyanlık-is- lâm çekişmesinin de ötesine ulaşmış ve sadece Avrupa ile Amerika değil tüm dünyaya yayılmıştır. Artık "İslâm’ın kelime anlamı bile barıştır" gibi sloganlar ne Koreliler ne de Arjantinliler için bir anlam ifade etmemektedir. Zira 11 Eylül öncesinde ve sonrasında Nairobi, Darusselam, Mombasa, Riyad, Casablanca, Bali, Moskova, Tunus, Jakarta, Mumbai, İstanbul, Madrid ve Osetya gibi dünyanın büyük şehirleri ve turistik bölgelerine yapılan saldırılar insanlarda korku uyandırmaktadır. Buna karşılık Almanya’da islâmi merkezler ve camilere, terörizmle ilgili deliller bulmak için polis tarafından baskın yapılmakta; Fransa’da öğrencilere başörtüsü yasağı getirilmekte ve diğer Avrupa ülkelerinde eğer uyum sağlayamayacaklarsa, göç yasalarıyla Müslümanların sayılarının azaltılmasına yönelik çalışmalar yapılmaktadır.
11 Eylül hadiselerinden birkaç hafta sonra tepkisini dile getirmek üzere yazdığı, La Rabbia e l’orgog- lio (Öfke ve Gurur) isimli kitabı İtalya (Rizzoli Yayıncılık) ve Fransa’da (Plon Yayıncılık) yayınlanan Ori- ana Fallaci, 1970’lerde dünya liderleriyle yaptığı söyleşilerle dikkati çeken bir İtalyan gazeteciydi.
New York’ta yaşadığı için olaylara karşı oldukça sert bir tepkiyle Müslümanlar aleyhine kin, nefret ve öfkesini dile getirirken, Avrupa’nın yeni bir yabancı düşmanlığına da tercüman oluyordu. Ortaçağlardaki Hıristiyanların dışındaki herkese (Yahudiler, Müslümanlar, sapkınlar ve kadınlar gibi) karşı duyulan nefret bir bakıma anlaşılabilirdi; ama 21. yüzyılda bu tür tepkilerin hortlaması gerçekten anlaşılması zor bir hadisedir. Bu kitabın mağdurları Müslümanlar değil de herhangi bir başka din veya millet olsaydı, acaba bu prestijli yayınevlerinin kararı nasıl olurdu çok merak ediyorum. Fakat Müslümanlar artık kolay hedef hâline gelmiş ve onlara yapılacak her türlü saldırı saldırganlara sadece saygı değil, aynı zamanda menfaat de sağlamaktadır. Zaten bunun en iyi etkilerini bu tür kitapların milyonlarca satmasından da anlayabiliriz.
İslâmofobi, yani Müslümanları "diğer1’ olarak görüp, başka hiçbir kültürle ortak değeri olmayan ve ne onları etkileyebilen ne de onlardan etkilenen; İslâm’ı Batı’nın aşağısında ve şiddete eğilimli, saldırgan, rasyonel olmayan, terörizmi destekleyerek "medeniyetler çatışmasının" gerçek olmasını sağlayan, daha da önemlisi, anti-Müslim husumetini tabii ve normal olarak gören bir eğilim, Avrupa ve dünyada şiddetini giderek artırmaktadır.
Anti-semitizm de, islâmofobi de iki ucu keskin bir bıçak gibidir ve sadece bu iki din mensupları değil, Fallaci gibi Katolikler ve Hindistan’da Hinduların Müslümanlara yaptıkları haksız muamelelerde olduğu gibi, dinler ve medeniyetler arasında çatışmalar doğurabilir. Böyle bir neticeden ancak diyalog ve karşılıklı hoşgörü ve birbirini incitmeden anlama çabalarıyla kaçınılabilir. Aksi takdirde bir yanda bin La- dinizm ve öte anda Fallacism, diğer dinleri aklaştıracak ve sanki yekpare bir oluşum gibi algılanarak, din ve o dine mensup olanları birbirinden ayırt etmeden, bütün nefret ve kinlerini "öteki"nin üzerine yönelteceklerdir.
İslâm’ın Avrupa’daki imajı, dünyanın diğer bölgelerinden çok da farklı olmayan bir biçimde menfî bir özellik taşıdığı artık herkesin malumudur. Bu menfî imajın düzeltilmesi için, her yıl pek çok akademik düzeyde toplantı ve tartışma yapılmakta, ancak bütün çabalara rağmen varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Önyargı, tarifi gereği, doğru olmayan ve kulaktan dolma bilgilere dayandığı ve sahip olan kişinin hiçbir emek sarf etmesine gerek kalmadan edindiği bir malumat olduğu için de değiştirilmesi en zor inançlardan birisidir. Benzer şekilde islâmopo- bia teriminde de "fobi" kelimesi, gerçeğe dayanmayan ama kişinin bazı psikolojik sebeplerle yarattığı abartılı bir korku ve tedirginlik hâlet-i ruhiyesini yansıtmak için kullanılan bir kavramdır. Bu sebeple, gerçeklerle alâkası olmayan bilgilere dayanan önyargı ve kişinin vehminden kaynaklanan fobinin yok edilmesi imkânsız olmasa bile en azından uzun zaman alacak bir değişikliğe işaret etmektedir. Söz konusu bu önyargı ve fobinin üstesinden bize, göre ancak Avrupalılara örnek bir Müslüman toplum sunarak gelinebilir. Dolayısıyla, bundan sonra şimdiye kadar kullanılan "Avrupa’da İslâm" tabiri yerine, "Avrupa ve İslâm" olgusu kabullenilerek, Avrupa’da İslâm’ın nasıl pratiğe dönüştürülebileceği üzerinde tartışılmaya başlanmalıdır.
Euro-İslam ya da Avrupa İslâm’ı hiçbir zaman "ya hep ya hiç" seçeneği değildir. Yani bir kişi hem Avrupalı ve aynı zamanda Müslüman olabilir. Sosyolojik olarak "yeniden dindarlaşma" (re-lslamisation) eğiliminde olan genç nüfusun, ebeveynlerinden farklı bir din anlayışına sahip olmaları normaldir ama, yaşadıkları ülkelerde karşılaştıkları problemler yüzünden kendi içlerine kapanacakları yerde, miras aldıkları geleneğe sahip çıkarak ve saygı duyarak farklı bir dünyada yaşamaları mümkündür. Böylece Avrupa İslâm’ı iki kültür arasında bir köprü oluşturacak ve genç nüfus kendilerine daha çok güven duyarak, bilinçli Müslümanlar hâline geleceklerdir. Ancak Müslümanların dinlerinden yeni yorumlarla taviz olarak algılanabilecek birtakım haklarından vazgeçmelerinin karşılığında da Avrupa devletleri, onlara kendi tekellerinde olduğuna ve en iyi uygulayıcıları olduklarına inandıkları hukuk devleti, demokrasi ve insan hakları bağlamında çok daha toleranslı davranmalı ve onları kendi evlerinde hissettirmelidirler.