Makale

Çıkmaz Sokakta ÇOCUK OLMAK

Çıkmaz Sokakta ÇOCUK OLMAK
Ümmügülsüm Tat

Ezan sesi dolanırken şehrin ve gecenin üstünde; kendi kendini yazmaya başlar hikâye...
Uyanılır derin uykulardan ve tüm rüyalar aynı davete icabet etmek için yarım bırakılır. Perdeler kenara çekilir, pencere aralanır... Belki kıştır mevsimlerden; bacada duman, havada ayaz, gökte kar yüklü bulutlar vardır. Ya da bahardır... Biraz önce yağmur başlamıştır ve cama değen her damla kalbimizden geçen duaların yansımasıdır. Pencere aralığından ses girer, davet girer, rahmet girer. Ezan sesi şehri geceden alıp güne emanet eder.

Siyah ile beyazın tam ortasında hiç bilmediği geleceğini çok sevmek için yaşayan bir sokak çocuğu, o sesin beraberinde getirdikleriyle güne “Merhaba” der.

Metro çıkışında, PTT kulübesinde, bankamatik gişesinde ya da terk edilmiş mekânların duvarları yıkık odalarında yattığı yerden doğrulur çocuk. Yapmak istediklerini, ihtiyaçlarını, ağrıyan karnını; korkudan gözyaşına, gözyaşından korkuya uzanan sahneleri anlatamaz kimselere... Ufukta güneş, demlikte çay, fırında taze ekmek beklemez onu. Mavi önlüğüyle okul servisine binmez, yaldızlı cetvelini her seferinde evinde unutmaz ve hayat bilgisi defterini süsleyemez hayalleriyle. Babasının evden işe giden yolda attığı adımları, verdiği kararları göremez. Annesinin dünden kalan işleri tamamlarken telâşla etrafta koşuşturmasını izleyemez.

Ailece yaşanmış tüm sahnelerden uzakta kalır. Pazar günü herkesin bir arada olduğu sabah kahvaltıları, bahar piknikleri, yaz tatilleri, beraber yapılan ödevler... Akşam oturmaları, uzayan sohbetler... Hepsi çocuk yüreği için yıldızlar kadar uzaktadır; onlar ancak ‘öteki’nin hayatına ayna tutan küçük, ama önemli ayrıntılardır.

Sokak çocukları yan yana çektirilmiş fotoğraflardan, paylaşılmış zamanlardan mahrum yaşamıştır.

Onun odası, onun kardeşleri, onun düşleri yoktur. Yarın nerde ve nasıl yaşayacağı belli değilken, “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu ona hiç sorulmamıştır. Anne sevgisine, baba şefkatine, sıcak bir yuvaya, hayatta sığınılacak şefkat dolu zamanlara teğet geçer usulca. Çoğu kez tanımaz bile kardeşlerini, babasını hatta annesini... Sanki çalakalem yazılmış bir hikâyenin orta yerine bırakılmıştır. Kendisine verilen replikleri en güzel şekilde tekrar etmeye çalışır, yine de memnun edemez kimseleri...

Sayamaz limandan kalkan gemileri ve gideceği menzile dair hayaller kuramaz. Yüreğinde büyüttüğü, büyürken başkalarıyla kıyasladığı, yapılmış her kıyaslamadan kendine bir pay çıkardığı kahramanları yoktur.

Bilemez nerden gelip nereye gittiğini. Bir bayram günü yeni ayakkabılarıyla dar merdivenleri hiç çıkmamıştır. Eli öpülesi bir büyüğü olmamıştır ve “Allah nice bayramlar yaşatsın” sözü, altın niyetine yüreğinin bir köşesine saklanmamıştır. Kandillerde annesinin elini sıkıca tutup şehrin camilerinde dolaşmamış; babasından öğrendiği duaları kendi kendine tekrarlamamıştır. Yaşanmış günlerden geriye kalanlarla hiç avun(a)mamıştır.

Gelincik tarlalarında koşmayı hayal edip de dalmamıştır kendi evinde, kendi yatağında derin uykulara... Gördüğü rüyaları kimselere anlatamamıştır.

Resim defterlerinin arkasına çizebileceği mutlu aile resimleri yoktur düşlerinde. Ciddî ve iddialı sözlerle şaşırtmaya çalışmaz kendinden büyükleri. Billur bir kâsede yaşamak değilken hayattan beklediği... Olur da sorulursa, “Yarından ne istediği”, utanır, çekinir ve söyleyemez, “Bir tabak çorba, sıcak bir yuva” dileğini...

Köprü altlarında, kalabalık meydanlarda, trafik lambalarının yanı başında dolanır durur gün boyunca. Ayaklarında eskimiş terlikler, sırtlarında kendisine en az üç beden büyük ve dokunsan parçalanacak izlenimi veren rengi solmuş, kirlenmiş bir hırkayla çıkar karşımıza. Bazen bir mendil uzatır, bazen bir tükenmez kalem... “Abla ne olur...” cümleleriyle peşimizden koşar. Ya da “Bir ekmek parası” sözüyle yaşadığı hayatı ansızın özetler. Kahverengi gözleri dolup dolup taşamamakta ve adı sorulduğunda şaşırıp kalmaktadır.

Elbette vardır söyleyecek sözleri, ağzından çıkınca yere düşüp kırılacak kadar hassas bir hikâyesi...

Belki hayattadır annesi, babası ve vardır yolunu gözleyen kardeşleri. Bazen fakirlik, bazen ‘şiddetli geçimsizlik’, bir hastalık ya da ilgisizlik evinden uzaklaştırır küçük bir çocuğu. Halbuki annesinin yarım kalmış ninnisi, babasının belki sert sesiyle söylenmiş, “İyi insan ol” cümleleri... Kardeşlerinin parlayan gözleri, masum bakışları hiçbir zaman vazgeçilmeyecekler listesinde en başında yazılıyken... Yola çıkar... Aslında yola çıkarılır masum bir çocuk.

Uzun yürüyüşler, aç susuz yaşanan günler, kamyonların arkasında yapılmış yolculuklar ve tarlalarda geçirilmiş gecelerin ardından parlak ışıkları, kalabalık caddeleri, yüksek binaları ve hayattan memnun olmadıkları her hâllerinden belli insanların arasına gelir. Kendine uzanacak bir el, aradığı huzuru ufukta bir yerde gösterecek bir yürek arar. Yatacak yer, yiyecek bir lokma ekmek... Belki burada yaşamak belki geri dönmek için iş ister çocuk. Şehir kalabalıktır, acımasız ve vurdumduymaz... Kaldırım taşları yüksek, yokuşlar diktir. Merdivenlerin korkulukları kaybolmuştur, galiba bu yüzden büyükşehirlerde tek başına bir çocuğun hayata tutunma çabası çok zordur.

Bundan sonrasında belki bir yetiştirme yurdu ya da çocuk ıslah evi saklıdır. Yeniden ve sık sık yinelenen terk edişler, kaçışlar, kötü alışkanlıklar, yanlış arkadaşlıklar, her seferinde öne sürülmüş mazeretler, polis baskınları... Bundan sonrasında adını, yaşını, memleketini unutmuş bir çocuk vardır.

Özlemiştir geride bıraktıklarını ve çoğu kez pişmandır yaptıklarından. Üzgündür, kızgındır ve ağlamaktadır. Kim bilir, sıcak bir yuvaya kavuşmak için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdır.

Fark etmez... Burası hikâyenin kırılma noktasıdır ve büyükşehirlerde sokağın tozunu, toprağını yutmuş çocukları, gelecekte güzel günler beklememektedir.

Bundan sonrası çıkmaz sokaktır... Çıkmaz sokakta çocuk olmak; kaldırım taşlarının kaderine yazgılı olmaktır... Aç, susuz oradan oraya koşmak; hiç yapmam dediğin şeyleri yaparken sızlayan çocuk yüreğine mani olamamaktır. Beklemektir; sana uzanacak yardım elini, mutlu aile fotoğraflarında yer almayı... İstemektir; sokaktan eve giden yolda emin adımlarla yürümeyi...

Görmezden gelinen problemleri, evlerin içinde gizlenen yaşanmışlığı, şiddet gören çocukların yaşadığı dramı gün yüzüne çıkarmaktır, çıkmaz sokakların birinde çocuk olmak. Hayata ayakkabı bağlarıyla asılmak, düştüğün yerden tek başına doğrulmak ve annenin yarım kalmış ninnisini kendi kendine tekrarlamaktır. Dünyanın garip mültecileri kervanına masum yüreğinle katılmak ve bir insanın yaşanmış hangi günün sonunda en çok evine gitmek istediğini anlamaktır.

Herkes yorgun, herkes kırgındır büyükşehirlerde... Tüm duraklar bizden ben’e yol alır... Hâl böyleyken trafikte kırmızı ışık yandığında arabaların camları kapanır, mendil satan çocuklarla göz göze gelmekten kaçınılır.

Onlara yardım edenler ise, ellerine tutuşturdukları bir miktar parayla hayatlarını kurtardıklarını zanneder. Annelerinin şımarttığı çocuklar yine anneleri tarafından, “Bak sokak çocukları senin sahip olduklarının hiç birisine sahip değil”, sözleriyle sözde cezalandırılır.

Dönem dönem resimleri, görsel ve yazılı basında yer alan haberleri yürek yakar, acıtır. ‘Sokak çocukları’ gerçeği masaya yatırılır. Tartışmalar uzar; yeni tanımlamalar, uzun açıklamalar yapılır... Toplum mühendisleri tarafından, “Sokakta yaşayan” ve Sokakta çalışan” çocuklar olarak ikiye ayrılır. “Bu çocuklardan hiçbir şey satın almayın”, “Onlara para vermeyin”, “Kötü alışkanlıklarını sürdürmelerine müsaade etmeyin” derler. Belki programa birkaç tanesi çağrılır; dilleri döndüğünce kendi hikâyeleri anlattırılır. Ekran başındakilerin yüreği sızlar.

Sıra bu çocuklara sokaktan evlere, güvenilir yerlere götürecek yola geldiğinde... Uzun vadeli çalışmalardan, büyük projelerden, iddialı tezlerden, başka ülkelerde daha önce uygulanmış örneklerden bahsedilir. Saatler ilerler, program biter. Herkes kendi evine gider ve sokak çocukları PTT kulübelerinin, bankamatik gişelerinin ya da terk edilmiş mekânlarda bin bir korkuyla sabahı bekler.

Ertesi sabah her şey eskiye döner. Projeler yarım bırakılır, yaşama telaşı insanlara, bu çocukların problemlerini ve ihtiyaçlarını unutturur. Yine de en çok korkulandır sokak çocukları... En çok yürek burkan... Yanından geçerken başı okşanmak istenen ama yapılamayan... Yardım edilmek istenen ama neyin ne zaman yapılması gerektiği bilinemeyendir... Onlara nasıl yaklaşılması gerektiği, diğerleri için kocaman bir soru işaretidir.

Kış gelir, soğuktan donduklarına dair haberler alırız. Karlı akşamlarda sıcak yuvamıza adımımızı atar atmaz, “Allah dışarıda olana yardım etsin” deriz. Bahar olur, yağmurda ıslanmak için sokaklara çıkarız. Yaz gelince mevsimin ilk meyvesini dalından koparmak isteriz... Sonra başımız ağrısa birinin gelip bizi teselli etmesini bekleriz. Canımız sıkılsa herkese ve her şeye kızgın bir şekilde ortalılıklarda dolaşır ağlayacak bir omuz, içimizi dökecek bir dost sohbeti ararız. ‘Ben’ merkezli hayatlarda, dünyanın bizim etrafımızda döndüğünü sanarak yaşar gideriz.

Başka hayatlar vardır oysa... Başka evler, başka acılar... Başka düşler ve başka dualar vardır... Çıkmaz sokaklar vardır; yüksek kaldırımlar, dik yokuşlar, korkuluğu kırılmış merdivenler... Tüm zamanların ve mekânların ortasında kendine yer açmak için sokaklarda hayat mücadelesi veren çocuklar vardır. Bakışları yorgun, yürekleri kırgın çocuklar... Şehre ayna tutar, bencilliğimizi yüzümüze vurur ve var oldukları gerçeğinden ne kadar kaçarsak kaçalım, her an her yerde karşımıza çıkarlar. Çıkmaz sokak çocukları, şehrin ve insanların vicdanına hiç korkmadan kafa tutar.


“Herkes yorgun,
herkes kırgındır
büyükşehirlerde... Tüm duraklar
bizden ben’e yol alır... Hâl böyleyken trafikte kırmızı ışık yandığında arabaların camları kapanır, mendil satan çocuklarla göz göze gelmekten kaçınılır.”