Makale

Söz mü Sükût mu?

Söz mü Sükût mu?

Rukiye Aydoğdu DEMİR
Diyanet İşleri Uzmanı

Ebu Hüreyre’nin (r.a.) rivayet ettiğine göre, Allah Rasulü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, ya hayır konuşsun yahut sussun.” (Buhari, Rikak, 23; Müslim, İman, 74.)

Her biri birer canlı aslında. Ayak seslerini işitmemiz ondan bazılarının. Bazılarının soğukluğunu içimizde hissetmemiz ondan. Her biri birer canlı aslında. Yapan, yıkan, onaran, yaralayan, yara saran… Yeri geldiğinde savaşı, yeri geldiğinde başı kesen… İçimize atılan, içimizde büyüyen, içimize dert olan… Evet, kelimelerin de ruhu var, sözler yaşıyor aramızda; kimi can çekişiyor, kiminin tabutu omuzlarımızda…
Kendi ruhundan üfler insan sözlerine, bu yüzden ait olduğu ruh kadar yücedir sözler, kimi ulvi kimi süflidir. Bu yüzden Allah kelamı bu kadar eşsizken peygamber kelamı bu kadar vecizdir. Ruhun sesidir sözler, bu yüzden yüce sözler ancak yüce ruhlardan işitilir.
- Nasıl yücelir ki söz, ruhun sesi nasıl güzelleşir, bağırarak mı?
- Hayır!
- Sürekli konuşarak mı?
- Hayır!
- Söze yalan katarak mı güzelleşir ruhun sesi, sürekli başkaları hakkında konuşarak mı yoksa her işittiğini aktararak mı?
- Ah bir susabilsen işiteceksin, kulak ver sözlerin yücesine bak ne diyor peygamber?
- Hangisi?
- Kendisine sözün özü verilen, cevamiu’l-kelim olan (Müslim, Mesacit, 5.) son nebi (s.a.s.) buyurdu ki:
“Her kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, ya hayır konuşsun yahut sussun.” (Buhari, Rikak, 23; Müslim, İman, 74.)
Konuşmanın da bir ritmi olduğunu söylüyor nebi, söz ve sükûtun dengesinden bahsediyor. Bu denge kurulduğunda sözdeki notalar yerli yerine oturuyor ve melodi ritmini buluyor. O zaman laf kalabalığından yükselen kuru gürültüden ibaret olmuyor konuşmalarımız, o zaman hoş bir seda kalıyor gök kubbemizde. O zaman ruhumuzun yüceliği sözümüze yansıyor. Ruhumuzun derinliği kadar derinleşiyor sözlerimiz, doluluğu kadar doluyor, inceliği kadar inceliyor.
Öyle ki kendisine sözün özü lütfedilen ve sözün en özlü hâllerini zarafetle nakledebilen Nebi konuştuğu zaman, kâinat susuyor. Ashabı onu dinlerken âdeta başlarının üstündeki kuşları ürkütmekten çekiniyor. O konuşuyor, hak ve hakikate dair söz sayfalarındaki boşluklar bir bir doluyor. O konuşuyor, şairlerin, ediplerin övüncü olan mısralar yalın kalıyor. O konuşuyor, iyilik ve güzelliğe dair söylenecek yeni sözlere ilham oluyor.
Allah Rasulü konuştuğu zaman herkes kendi kabınca nasiplenirdi onun ikramından. Onun söz bahçesinden herkes kendi nasibince bir şeyler devşirirdi. Onun her bir sözü ile karanlığın bir yönü aydınlanırdı, şehirler üzerindeki kara bulutlar dağılırdı o konuştuğu zaman. İşitildiği her çağda muhataplarının üzerinde hoş bir koku bırakırdı onun sözleri. Sadeliği ile dinleyenleri büyülerdi; hikmetinin yanında zarafeti ile de muhataplarını etkilerdi. Onun sözlerinde tevazuun yüceliği hissedilirdi. Bazen susarak en etkili sözleri söylerdi, onun tek bir susuşu kelimelere sığmayan nice mesajlar verirdi. Konuşması hayır olduğu gibi sükûtu da hayırdı onun, sözleri boş olmadığı gibi susması da çok şey ifade ederdi. Onun sükûtundan ashabı neler öğrenmişti. Kaab b. Malik’e susarak neler söylemiş, ne dersler vermişti. Söz ve sükûtun muhteşem dengesi onun şahsında bir araya gelmişti. Sadece sözün değil sükûtun da bir değerinin olduğunu, sözü de sükûtu da yerli yerinde kullanmak gerektiğini öğretmişti Nebi (s.a.s.).
Buna göre her bir değerli susuş aslında bir peygamber tavsiyesi. Eğer ağzımızdan şer çıkacaksa, sözlerimiz işiteni incitecekse, yaralayacaksa, karalayacaksa susmak daha hayırlı. Hayra dair bir söz dökülmeyecekse dudaklarımızdan, ağzımızdan çıkanlar kalbimizde kirli tortular bırakacaksa ve bir zaman sonra sırf bu yüzden kalbimiz kaskatı kesilecekse susmak daha hayırlı. Sözlerimiz ağzımızda iğrenç bir tat bırakacaksa, her bir sözümüz bir basamak olup bizi cehenneme bir adım daha yaklaştıracaksa, konuştukça bakırdan tırnaklarımız uzayacaksa, susmak daha hayırlı. Ağzımızdan çıkan her bir kelime ile yalandan iftiradan köprüler inşa edeceksek, sözlerimiz kini nefreti besleyecekse, susmak daha hayırlı. Her bir sözümüz ruz-i mahşerde ete kemiğe bürünüp karşımıza dikildiğinde, hiçbirini görmeye cesaret edemeyeceksek, gözlerimizi kaçıracaksak sözlerimizden ve o anda ‘keşke toprak olsaydım’ diyeceksek susmak daha hayırlı. Her söylediğimizi görmeye, her bir sözümüzle yüzleşmeye tahammül gösteremeyeceksek, ağzımızdan çıkan her bir söz bize söylendiğinde onları dinlemeye takat yetiremeyeceksek, susmak daha hayırlı. Kendi sözlerimizden kaçmak isteyeceksek bunca laf kalabalığı niye? Neyin muhabbetini ediyoruz? Dudaklarımızla kendi kuyumuzu kazmak mı niyetimiz? Kendi sözlerimizle kendimizi esaret altına alıyoruz farkında olmadan. Kırmak lazım zincirleri o vakit, kurtulmalıyız söz esaretinden! Bize düşen değerli bir sükût yahut hayrı söylemek! Ancak bu sanıldığı kadar kolay değil. Zira incelmeden ince, doğrulmadan doğru konuşamaz insan. Hayırsızken de hayır dökülemez dudaklarından. Hayırla aramızdaki mesafe bu kadar artmışken nasıl hayır konuşsun dilimiz? Hâlimiz nefret ettirirken nasıl müjdelesin kâlimiz? Hayra dair konuşabilmesi için yeterince hayrı olmalı insanın. Öyle ya içinde ne varsa dışına da o sızar küpün!
Bize ait olan her bir kelime ve dahi her bir harf ağzımızdan çıktığı andan itibaren bir ‘biz’ inşa etmeye başlar. Ve aslında biz nasılsak ona göre kelimeler dökülür ağzımızdan. Derinliğimiz kadar, bilgeliğimiz kadar, inancımız kadar. Manayla, hakla, hakikatle ilişkimiz kadar. Bu yüzden manasını yitirmiş her bir söz uzaklaştırıyor bizi kendimizden. Hakikat kaybı, mana yoksunluğu kelimeler kadar bizim de içimizi boşaltıyor. Yalan, gıybet, iftira kimyamızı bozuyor. Şahsiyetimiz, insaniyetimiz, inancımız yara alıyor ve kırk yamaya dönmüş bir şahsiyetten de hayır gelmiyor. Çöp yığınları gibi söz yığınları birikiyor etrafımızda. İnsanlar bize kulak kesildiğinde hayır namına tek bir esaslı söz bulamıyoruz konuşacak. Müminden beklenen sözler söyleyemiyoruz söz sırası bize geldiğinde. Ceplerimizi yokladığımızda yıllar yılı biriktirdiğimiz malayani kırıntılarıyla karşılaşıyoruz. İdrakimize giydirdiğimiz gömlekleri yırtıp da hakikate dair tek kelime edemiyoruz. Herkesin kapıldığı o sele mümin olarak biz de kapılıp onca gürültünün içinde sesimizi duyuramıyoruz. Günübirlik telaşların ortasında bizden, bize dair, bize ait, sadra şifa değerli bir söz ve dahi sükût sunamıyoruz. Oysa kendisini başkalarının gürültüsüne kaptırıp da kendi şarkısını söyleyememesi ne acıdır insanın! İnandığı gibi yaşamayınca yaşadığı gibi konuşması ne acıdır! Konuşması için kendisi işaret edildiğinde sağına ve soluna bakıp ürkek gözlerle ‘ben mi’ demesi ne acıdır eğer biriktirdiği sadece laf kırıntılarıysa. Kulak kesilecek söz bulamaması ne acıdır eğer kulaklar hep işgal altındaysa. Ve ne acıdır söz terazileri kurulduğunda sözlerinin incir çekirdeğini doldurmadığını görmesi. Sadece sözlerinin değil ve dahi sükûtunun!