Makale

Hayat

Hayat

Ercan ATA

Son nedir insan için? Başlangıç doğumsa son nokta neresidir? Tasavvufta insanın fenafillaha erişmesi midir? İnsanoğlu dünyaya daldıkça ahiretini daha iyi kazanabileceğini mi düşünmektir?

Tükettiğimiz, yok ettiğimiz bu hayat bizimdi(r). Ya da senin. Onu istediğin gibi harcayabilirsin! Fakat ödenmesi gereken bir hesabın olacağını unutmadan.

Hayat bir yolculuk... Doğumdan ölüme varan serüven. Belirsizliklere gebe, ucu maceralara açık akış. Siyah ve beyazın envai çeşit tonunu üzerinde barındıran ekseriye koyu griye demirlemiş tekne.
Bebekliğin naif ve masum sahrasında bir süre oyalandıktan sonra çocukluğun o mutlu ve geniş sahasında at koşturan, ardından gençlik limanına uğrayan, zaman adlı yoldaşıyla bazen sakin bazen de tozu dumana katan fırtınalar şeklinde ilerleyen bir süreç.
Onu yaşamakla yükümlü insanınsa –her ne kadar bazen kendini dev aynasında görse de- okyanusun ortasında muazzam dalgalarla boğuşan teknecikten farkı yok. Kırılmaya, dağılmaya, yok olmaya mahkûm.
Varlığın dağlarından yokluğun denizlerine akan. Dört mevsimi aynı anda yaşamak zorunda olan. Tam her şeyin mükemmel gittiğini düşündüğü; huzura, refaha, esenliğe vasıl olduğunu varsaydığı, mutluluğun resminde en güzel pozunu verdiği, zafer sarhoşu olduğu bir gaflet anında onun sert ve acımasız çehresiyle yüzleşen insan.
Gün geceye döner bir anda. Kararan gökyüzü, hüzün ve gam bulutlarını boşaltır üzerimize. Mai ve ardından siyah. Ve bu akış, suyun döngüsü gibi yolun sonuna dek sürer. Acı ve tatlı. İyi ve kötü. Siyah ve beyaz. Sevinç ve hüzün. Sevgi ve nefret. Aşk ve elem. Bunlar iki yakamızda taşıdığımız çiçeklerdir. Bazen bir yarısından, bazen diğer yarısından ısırdığımız elmamız. Zaten dünya sürgününe başlangıç hikâyemiz de o yasak elmayla ilintili değil midir?
Elimize aldıklarımızı sahiplenmekte üstümüze yoktur. Bahşedilenler bizimdir artık. Sonsuza kadar da bizde kalacaktır. Gençlik, güzellik, zenginlik, makam vb. şeyleri ele geçirdik mi asla bırakmayız. Hep daha fazlasını isteriz. Daha deniz, daha müren. Üzerimize tuğ olacak gökyüzünün bize hangi olanakları sunacağından habersiz sürdürmek isteriz koşumuzu. Bazen nefes nefese kalsak da şartlanmışızdır bir kere. Çare yok bitireceğiz yarışımızı. Bir amok koşucusu gibi çoğu kez önümüze çıkanları devirsek de, yakıp yıksak da menziline kitlenmiş füze gibi –mutlu- sona varacağız.
Son nedir insan için? Başlangıç doğumsa son nokta neresidir? Tasavvufta insanın fenafillaha erişmesi midir? İnsanoğlu dünyaya daldıkça ahiretini daha iyi kazanabileceğini mi düşünmektir? Modern hayatın tüm argümanlarını kullanarak şeklen de olsa ashab-ı kiramın izinde yürümeye çalışmak mıdır? Yoksa petrole bulanmış karabatağın çırpındıkça daha dibe battığını fark etmeyişi midir modern insanın?
Çağımızda çeldiriciler çok güçlü. Sorular hep çalışmadığımız yerden geliyor. Televizyon, internet, diziler, facebook, twitter derken yaşamak için gerekli zamanı ve alanı bulamıyor insanoğlu. Modernlik açmazında, aslında saf bir ideal yaşamda olmasa da olabilecek o kadar çok şey var ki… Bunlar bizim açmazlarımız, kara deliklerimiz. Belki de bizi içten içe kemiren, gizlice yok etmeye çalışan mikro organizmalar. Biz onları yok etmek için antibiyotik aldıkça maalesef daha da güçleniyorlar. Dahası hasta ve muhtaç olduğumuzun farkına bile varmıyoruz çoğu zaman. Kendi zannınca ölümsüzlüğü arayan modern tıbbın her daim imdadımıza yetişmeye hazır ve nazır olduğunu düşüyoruz. Nasılsa saatte 170 km hızla giden ambulansların bizi hedefe yetiştirebileceğine fazlasıyla ikna olmuşuz bir kere. Ama ambulanslarla cenaze arabaları arasındaki ilinti kimsenin dikkatini bile çekmiyor. İnsanoğlu sanal dünyanın ona tanıdığı sınırsız gevşeme içgüdüsüyle yapay özgürlük sınırlarını zorlamaya devam ediyor son noktaya kadar. Nihayetinde bu güdümlü ve uzaktan kumandalı dünyanın gönüllü esiri hâline geliyor bir müddet sonra. Bırakın çoluk çocuğunu korumayı kendi nefsini dahi manevi surlar içine almaktan aciz hâle geliyor.
Aciz olduğu kadar da nankör bir varlık insan. Elindekilerle yetinip hayatın tadını çıkarmak, güzellikleri yaşamak yerine hep daha fazlasını istiyor. Daha fazlaya ulaşmak içinse daha çok çalışmak, mücadele etmek zorunda. Nefis mücahedesini bir kenarda unutup gittikçe taşan arzularını doyurmaya çalışıyor. Doğumdan ölüme doğru, dingin ve huzurlu bir ada olabilecek hayatını savaş filmlerinin aksiyon sahnelerindeki kadar hızlı ve yoğun yaşamak mecburiyetindeymiş gibi addediyor kendisini. Vuruşa dövüşe son noktaya hızla yaklaştığımızın farkında değiliz sanki. Hep koşmak, kazanmak zorundayız kaliteli yaşamak için. Ancak soluklanmak için bile zamanımız yok. Dingin ikindi sularında içimizin şarkısını dinleyebileceğimiz bir gölgeliğimiz yok. ‘Hızlı yaşa, genç öl.’ düsturuyla ha bire koşuyoruz nereye gittiğimizi bilmeden. Boğaların önünde koşan matadorlar gibi… Durmak, bize uygun bir elbise değil. Sukûnetin albenisi yok. Tevazu geçer akçe değil. Değerlerimiz, erozyona uğramış. Aile mefhumu parçalanmış. Yakınlarımız bir şekilde çıkıp gidiyorlar hayatımızdan. Uzaklara. Çekirdek ailelerin sanal mutluluk peşindeki bireyleri olarak hayatta tutunacak bir dalımızın kalmadığını da görüyoruz işte. Kırılan kanadımızı saracak yâr artık çok uzaklarda. Görüntüsünü bırakın sesi dahi işitilmiyor. Sanki tüm iyi insanlar güzel atlara binip gitmişler. Biz de kendi arzularımızın peşinde yüz yetmiş kilometre hızla bariyerlere çarptığımızda ancak idrak edebiliyoruz çaresizliğimizi. Zengin, güçlü, muktedir değil fakir, çıplak ve aç olduğumuzu ancak film bitip sahne kapanmaya yüz tutunca anlayabiliyoruz. Ne çare ki o zaman da iş işten geçmiş oluyor. Artık gong vurulmuş, kapılar kapanmıştır yüzümüze. Hakem düdüğü çalmış, maç bitmiştir. Ne bir saniye erken ne de bir saniye geç. Uzatması var mıdır müsabakanın o da tartışmalı durum bence. Penaltılara oynamak içinse vakit çok geç değil mi?
Neden sonra bir mirasyedi pervasızlığıyla harcadığımız, sahte piyasalarda çok ucuza bozdurduğumuz, kendi ellerimizle yok ettiğimiz hayatımızın karşılığının tam da bu olmadığını fark ediyoruz. Bir kapı arıyoruz bilinçsizce, bizi kuyudan çekip çıkaracak kervancıyı bekliyoruz umutsuzca. Dışarıdan duyulan ses de ne ola ki…
Yolculuk bir gün sona erecek. Sevgiliye kavuşup kavuşamayacağımız şüpheli. Hazırsak, yaşamanın gereklerini yerine getirdiysek, her dem onunla hemhâl olduysak sevgili elbet bize kollarını açacaktır. Yolculuğun kendisi de bizleri yoğuran, pişiren bir deneyimdir. Kendimizi hiç umulmayan bir anda yollarda bulma şansımız da vardır belki. Aramakla bulmak arasındaki çelişkili ilişki.
Tükettiğimiz, yok ettiğimiz bu hayat bizimdi(r). Ya da senin. Onu istediğin gibi harcayabilirsin! Fakat ödenmesi gereken bir hesabın olacağını unutmadan. Bazı insanlar gibi gününü gün ederek yaşamak sana ne sağlar bir düşün. Issız adaya düşerken yanında bulunması gereken üç kişi, kişiye hak ettiği değeri vererek acılarını sağaltabilir mesela. Bırak senin yerine atletler koşsun sen ananın hakkını gözetmeye bak eşini küstürmeden. Nasıl twitter hesabını oğluna miras bırakmanın yakışık almayacağını biliyorsan “amentü”nün gereklerini yerine getirmeden iyi bir insan olamayacağını da biliyor olmalısın. Kaybettiğin isimleri lügatinde tekrar ara. Şabanın bir hayvanın adı olmadığını, insanın kâmil olması gerektiğini öğrenmekle işe koyulabilirsin mesela. Daha çok gün doğuşu izlemen, dağa tırmanman, nehirde yüzmen için zengin olmana gerek yok. Yaratılan her şeyi yaratandan ötürü sevmek için insan olman yeterli. Sevgi en büyük hazine. Hayatın değerini bil. Emanetine sahip çık. Kendini ve onu sert rüzgârlardan koru. Korkularının, yenilgilerinin üzerine kararlılıkla git. Arzuyla, azimle yürü arzın üzerinde. Kendi değerini de bil. Şiirsel bir yaşama ancak şuurla ulaşabileceğini unutma. Sahibini de. Her şeye rağmen bu hayat senin. Kısa yolculuğunda onu mükemmel yaşa…