Makale

VARDIM HİNDELİ’NE Kumaş Getirdim

GEZİ-YORUM

VARDIM HİNDELİ’NE
Kumaş Getirdim

Doç. Dr. Fatih ERKOÇOĞLU
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi

“Vardım Hindeli’ne kumaş getirdim
Açtım bedestanı sattım oturdum
Sen benim başıma neler getirdin
Ben senin kahrını çekemem gönül”

Kaynak Kişi: Turan Engin
Derleyen: Yücel Paşmakçı

TÜRKÜNÜN yakıldığı dönemde Hindeli’nden kumaş getiriliyormuş. Malum olduğu üzere İpek Yolu’ndan pahada ağır yükte hafif eşya getirmek daha makbul. Hindeli’nden develerin sırtında mobilya getirecek değilsiniz ya! Gerçi zenginlerin o malzemelerden de getirdikleri nakledilmektedir.
Peki sadece kumaş mı getiriliyormuş? Hz. Peygamber’in hayatını anlatırken Arap yarımadasının ekonomik yapısı üzerinde durur, Arapların Kureyş suresinde vurgulandığı gibi yaz ve kış seferleri yaparak Yemen’den emtia getirdiklerinden, bunları Mekke üzerinden Mısır ve Suriye’ye sattıklarından bahsederiz. Ayrıca bu güzergâhın da önemli bir ticaret yolu olduğunu öğrencilerimize naklederiz. Peki gerçekte sadece kumaş mı getiriliyormuş? Tabii ki değil! İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda Mukaddes Emanetler adıyla muhafaza edilen bir kısım eşya içerisinde yer alan Hz. Peygamberimize ait olduğu kabul edilen kılıç ve yekpare bambu yay ile halifelerine ait olduğu kabul edilen kılıçların Hint menşeli olduğu ifade edilmektedir.
Müslümanların Hint coğrafyası ile tanışmaları Emeviler döneminin meşhur Irak valisi Haccac b. Yusuf’un yeğeni Muhammed b. Kasım es-Sekafi’nin valiliği dönemlerinde oldu. Gazneliler, Gurlular, Delhi Sultanlığı, Timurlular burada İslam hakimiyetini yaymaya çalıştılar. 1837’de İngiliz işgaliyle Timur’un soyundan gelen Babürlü devleti nihayete erdi. Artık Hindistan’da İngiliz idaresi başladı. Bu kısa tarihçe sonrasında gezimize başlayalım.
Gezimize ilk olarak Delhi’nin güney batısında yer alan Ajmer’den başladık. Burada eski şehir merkezinde yer alan Dergâh-ı Şerif önemli bir ziyaretgâh olarak dikkati çekiyor. Çarpık kentleşme bizde olduğu gibi buralarda da belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Eski şehrin tarihî kapısından içeri girerken Zamanda Yolculuk filmi hatırıma geldi. Öncesinde de bunu fark ediyorsunuz, fakat birden egzotik bir ortamın içerisine girmiş oluyorsunuz. Hindistan’ın ilk ve en büyük tarikatı olan, Herat yakınlarındaki Çişt köyüne nispetle Çiştî olarak anılan Muineddin Hasan el-Çiştî’nin (ö. 1236) dergâh ve türbesi olan Dergâh-ı Şerif’e kadar uzanan dar sokakta, muhtelif tatlıcılar, lokantalar, Hindistan’a özgü meyve satıcıları züccaciye dükkânları bulunuyordu.
Muineddin-i Çiştî’nin türbesinin bulunduğu külliye muhtelif yapılardan oluşuyordu. Mermerden yapılmış olan iki cami, XVI. ve XVII. yüzyıllarda Şah Cihan ve Ekber Şah zamanında inşa edilmiş olup, her yıl binlerce Müslüman Muineddin-i Çiştî’nin vefat ettiği ekim ayında dergâhını ve türbesini ziyaret için buraya geliyorlarmış.
Girdiğimizde içerisi ana baba günü gibi idi. Girişin hemen arkasında iki tane devasa kazan bulunuyordu. Zamanında burayı ziyarete gelenlere ve yoksullara iyi hizmet edildiği anlaşılıyordu. Fakat bugün içerisine atılmış bir miktar para, pirinç ve muhtelif eşyalar dikkati çekiyordu. Herhâlde burada da adaklar adanıyordu ki kazanın üzerindeki uzun demirin üstüne bağlanmış muhtelif araç ve gereçlerden bu fark ediliyordu. Ciştî’nin türbesine arka kısımdan girilebiyordu. Buradaki dar avluda ise org ve ritim eşliğinde ilahiler okunuyordu. Avluda ve avluyu çevreleyen her yerde birileri oturuyor ya da uzanmış yatıyordu. Az önce sokak için söylediğim renk cümbüşü burada daha belirgin bir hâl almıştı. Kadınların sarilerinden oluşan sanki bir çiçek bahçesindeydiniz.
Geceyi “pembe şehir” olarak adlandırılan Jaypur’da geçirdik. Ertesi günü programızda Agra vardı. Önce akşamleyin gezemediğimiz panaromik Jaypur turunu sabahleyin yapabildik. Takriben üç saatlik bir yolculuk sonrasında Agra’ya ulaştık. Yamuna nehrinin iki tarafında kurulmuş olan şehir XVI. ve XVII. yüzyılda da Moğollar’a başkentlik yapmıştı. Bilhassa Ekber Şah zamanında şehir, en önde gelen ticaret, kültür, eğitim ve sanat merkezi olmuştu. Dünyaca ünlü en muhteşem eserler de yine bu şehirde inşa edilmişti. Ekber Şah’ın Yamuna nehrinin sağ kıyısında inşa ettirdiği kale ve Şah Cihan’ın genç yaşta hastalıktan vefat eden eşi Mümtaz Mahal olarak bilinen Ercümend Banu Begüm için, 1646-1653 yılları arasında Osmanlı mimarı Muhammed İsa’ya yaptırdığı Tac Mahal bunlar arasında önemli bir yere sahipti. Agra Kalesi ve Tac Mahal’in UNESCO tarafından Dünya mirası içerisinde değerlendirildiğini, Tac Mahal’in ise dünyanın yedi harikasından birisi olarak tescillendiğini hatırlatalım.
Ertesi günü Delhi’den kuzeye doğru 260 km mesafede yer alan Serhend’deki İmam-ı Rabbani’nin (ö. 1034/1624) kabrini ziyarete gittik. İmam Rabbani’nin Delhi’de Nakşibendiyye tarikatını Hindistan’da yayan Hace Baki-billah ile karşılaştığını ve ona intisap ettiğini, Serhend’e döndüğünde ise şeyhi ile mektuplaşmaya başladığını ve bu mektuplarının onun Mektubat ismiyle derlenen eserinin esasını oluşturduğunu kısaca ifade edelim. İmam Rabbani’nin türbesinin ikinci katında ve haziredeki mezarların yanında mumlar, bitmiş tütsüler, demirlere asılmış çaputlar görülüyordu. Dualarımızı okuduktan sonra türbeden ayrıldık.
Son iki günümüzü Delhi’de geçirdik. Delhi’ye gelipte Kutup Minar görülmeden olmaz herhâlde. Mihrali köyünün geniş arazisi üzerine kurulan kompleks içerisindeki Hint-İslam mimarisinin şaheserlerinden biri olan ve 72,59 m. ile dünyanın en yüksek minaresi kabul edilen Kutup Minar, XII. yüzyılda bilhassa Karahanlılar tarafından yaptırılmış olan ilk örneklerle ortaya çıkan, Gazneliler ve Gurlular tarafından geliştirilen daire planlı kalın ve yüksek yapılara çok güzel bir örnek teşkil etmektedir. Bu minarenin ayrıca Batı İslam dünyasında yapılan minarelerden farklı bir düşünceyle ele alınarak zafer abidesi şeklinde planlandığını da belirtelim. Kutup Minar 1253’de bu minarenin yakınına defnedilen Çiştî şeyhlerinden Kutbeddin Bahtiyar’ın isminden dolayı bu adla anılmıştır.
Hindistan’a gelince bir Hindu tapınağı görmeden olmazdı. Hindu tanrısı Şiva’nın heykellerinin olduğu bir mabet ile İranlı mimar Feriburz Sehba tarafından lotus çiçeği şeklinde tasarlanan Bahai mabedini ziyaret ettik.
Delhi’nin manevi mimarlarında olan Nizameddin Evliya (ö. 725/1325) da programımızda idi. Külliyenin dar koridorlarının hemen her yerinde kadın, erkek yaşlı genç dilenci bulunuyordu. Avluya girdiğimizde iğne atsan yere düşmeyecek gibi insan kalabalığı vardı. Tezgâhlarda gül, muhtelif yazılarda, kumaşlar, kitapçıklar satılıyordu. Çevredeki mezar lahitlerinin üzerleri gül yaprakları ile örtülmüştü. Yakılan tütsüler kesif bir koku yayıyordu.
Eski Delhi’nin kapılarından birisi olan Türkmen Kapı’sına yakın bir yerde bulunan, ara sokaklarda kalan Hazret-i Şah Ebu’l-Hayr’ın dergâhına gittikten sonra Delhi Cuma Camii Delhi’de ziyaret ettiğimiz son mekân oldu.
XVII. yüzyıla ait olan Delhi Cuma Camii, Şah Cihan’ın başkenti Agra’dan Delhi’ye taşıyarak (1638), buraya Şahcihananad adını vermesinin arkasından başlattığı yoğun imar faaliyeti esnasında inşa edilen önemli bir eserdir. Hint-İslam mimarisinin zarif ve aynı zamanda devasa ölçüleriyle de zirvesini teşkil etmektedir. Eserin yapımına 1644’te başlanmış, 1658 yılında ancak tamamlanabilmiştir. O dar sokakların arasında geçerken, o yolların böylesine görkemli ve heybetli bir camiye çıkacağını o an için fark edemiyorsunuz. Babürlü güç ve azametini bu eserde rahatlıkla görebiliyorsunuz. Vakit kalmamıştı, caminin avlusunda kavurucu güneşin altında kendimize ancak yer bulabilmiştik. Allah’tan geniş korunaklı şapkalarımız vardı.
Az zamanda çok yer gördük. Ajmer, Jaypur, Agra, Serhend ve Delhi. İslami dönemlere ait çok sayıda tarihi eseri ziyaret ettik. Hindistan’ı Müslümanlaştıran, vatanlaştıran sultan, evliya birçok kimsenin kabirlerine uğradık. Allah bu ülkeye katkı sunanları mağfireti ile bağışlasın. Emevilerden beri bu coğrafyanın Müslümanlaşmasına katkı sunanların hepsinden Allah razı olsun. Mekânları cennet olsun.