Makale

Tecrid-i Sarih’i Tekemmül Ettiren Zat KÂMİL MİRAS

Tecrid-i Sarih’i Tekemmül Ettiren Zat
KÂMİL MİRAS

Kâmil BÜYÜKER


Kâmil Miras yakın dönem ilim hayatımızda farklı alanlarda iz bırakmış bir zattır. Hususiyeti farklı ilim dallarında ve farklı görevlerde kendisini gösterir.

Zikrederken, kendimi Hücre-i Saadet’in önünde, yani sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz solumda, mihrap önümde, minber sağımda tasavvur ve hayal edip rabıtamı bu şekilde Peygamber-i Zişan’a yaparak zikretmek istiyorum.

Aslında onu en güzel yakın dostları tarif etmişlerdir. Hasan Basri Çantay vefatına düştüğü tarihte Kâmil Miras’ı şu sözlerle tavsif eder:
Bir muhaddis idi “Kâmil”, gerçek,
Neşr-i feyz eyledi son ömrüne dek.
Şâhid-i fazlıdır âsârı onun
Okuyor diz çökerek ins ü melek.
Mercî-i küll idi, âlim, âmil,
Hüsn-i ahlâkı da eşsiz örnek.
“Basriyâ” vasfını ta’rif edemem;
Ona tarih dedi “mağfûrunleh” 1376 hicri.
30 Nisan 1957’de aramızdan ayrılan muhaddis, müderris, âlim bir zat olan Kâmil Miras zihinlerimizde çoğunlukla “Tecrid-i Sarih”in tercüme, şerhinin tamamlanması vazifesinin kendisine tevdi edilmesi ve bu vazifesini bihakkın ifa edip yayımlaması ile tanınıyor. Esasen 21 Şubat 1925’te TBMM’de görüşülen Kur’an-ı Kerim’in tercüme ve tefsiri, Sahih-i Buhari/ Tecrid-i Sarih tercüme ve şerh vazifesi ile ilgili olarak Mehmet Akif, Elmalılı Hamdi Yazır ve Babanzade Ahmet Naim isimleri gündeme gelip çalışmalara başlanmıştır. Ancak bu süreç hiç de kolay olmamıştır. Zira Mehmet Akif gibi Ahmet Naim merhum da vazifeyi üstlenmek istememiş, burada Kâmil Miras devreye girmiş ve kendisini ikna etmiştir. Ahmet Naim Bey 13 Ağustos 1934’de vefat ettiğinde Tecrid-i Sarih’in üç cildi hazırlanmıştı. Bunlardan bir ve ikinci ciltler 1928 yılında Osmanlıca olarak yayınlanmıştı. Bunun üzerine kalan tercüme ve şerhin tamamlanması görevi Kâmil Miras’a verilmiştir. Kâmil Miras müsvedde hâlinde bulunan üçüncü cildin tercümelerini gözden geçirmiş, yer yer tashih ve itirazlarda bulunarak tamamlamış ve 1936’da yeni harflerle basmıştır. Kalan kısmın tercüme ve şerhi ise 1947 yılında bitirilmiş ve 1948’de basılmıştır. (Hüseyin Hansu, Babanzâde Ahmet Naim, Kaynak yay. 2007, s.183-184.)
İlim yolunda bir hayat
Kâmil Miras yakın dönem ilim hayatımızda farklı alanlarda iz bırakmış bir zattır. Hususiyeti farklı ilim dallarında ve farklı görevlerde kendisini gösterir. 1875 yılında Afyonkarahisar’da başlayan hayat yolculuğunda ilim tahsili rüştiye kısmına kadar Afyon’da devam eder. Daha sonra İstanbul’a gelir ve burada Fatih Camii Şerifi dersiamlarından ve aynı zamanda ders vekili Alasonyalı Hacı Ali Zeynelabidin Efendi’den ulum-i âliye ile sarf, belagat, nahiv ve mantık okuyarak 4 Şubat 1905’te icazetnamesini alır. Bu arada Daru’l-Fünun Ulum-i Âliye-i Diniyye şubesine girer. 1907’de aliyyülâlâ derecesi ile buradan mezun olur. Kâmil Miras’ın ilk öğreticilik vazifesi Beyazıt Camii Dersiamlığı’dır. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra yapılan ilk seçimde Kâmil Miras’ı bu kez Karahisar-ı Sahip’ten en yüksek oyu alarak seçilen vekil olarak görüyoruz. 17 Aralık 1908-18 Ocak 1912 tarihleri arasında ilk vekillik tecrübesini yaşar. Aynı zamanda Daru’l Fünun’da hocalık vazifesini de yürütür. Burada da farklı tarihlerde Tarih-i Din-i İslam, Tarih-i İlm-i Fıkh, İlm-i Ahlak, Ulum-i Diniyye derslerine girer. 1920 Mart başından itibaren Sahn Medresesi Mantık Müderrisliği’ne tayin edilir. Burada kelam derslerine de girer. Bu görevinin akabinde Medrese-i Süleymaniye’de Tabakât-ı Kurra ve Müfessirin müderrisliğine önce vekâleten, sonra asaleten tayin edilir.
26 Ağustos 1916 tarihli meşihat tezkiresiyle Darü’l-hilafeti’l-aliyye Medresesi ve Medresetü’l-mütehassısin’in ders programında değişiklik yapmak üzere oluşturulan encümene seçildi. 1917 tarihli Medaris Kanunu gereği ilgili nizamnameyi kaleme aldı. 1916-1919 yılları arasındaki dört ramazanda huzur dersleri muhataplığında bulundu.
İlmî faaliyetleri yanında hareketli bir siyasi hayat geçiren Kâmil Miras, Meşrutiyet’in ilanından sonra 1 (1908-1912), 2 (1912) ve 3. (1914-1918) dönem, Cum-huriyet’in kuruluşunun ardından 2. dönem (1923-1927) Afyonkarahisar mebusu oldu. Osmanlı devrinde İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olan Kâmil Miras, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan seçildi, bir süre sonra kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na katıldı. İzmir suikastı dolayısıyla diğer partililerle birlikte İstiklal Mahkemesi’nde yargılandıysa da suçsuz bulundu. Bu dönemde Şer’iyye ve Evkaf, Diyanet ve Tapu komisyonları gibi çeşitli kurullarda üyelik yaptı.
Kâmil Miras’ın ders verdiği öğretim kurumları arasında kendisine profesörlük unvanını kazandıran Darülfünun-ı Şahane’nin özel bir yeri bulunmaktadır. 1927’de Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erince medreselerin kapanmış olması sebebiyle bürokratik sorunlarla karşılaşan, durumuna uygun bir tayin yapılmadığından kendi isteği üzerine emekliye sevk edilen Kâmil Miras (26 Haziran 1931) 25 Haziran 1940’ta Diyanet İşleri Riyaseti Müşavere Heyeti azalığı görevine getirildi. (DİA, “Kâmil Miras”, Nesimi Yazıcı, 2005, c: 30, s. 145-146.) Buradaki görevi üç yıl devam etmiştir.
Emeklilik sonrası ilmî hizmetleri
Kâmil Miras Bey 1943 yılında Diyanet’teki vazifesi sona erince kalan 14 sene zarfında ise Tecrid-i Sarih, İslam-Türk Ansiklopedisinde madde yazımı ve ansiklopedinin neşri gibi mühim vazifeler ile uğraşır. Özellikle Eşref Edip’in öncülüğünde neşredilen ansiklopedide Kâmil Miras’ın emeği büyüktür. Zira vefatından sonra Eşref Edip onun için şu cümleleri sarf etmiştir:
“İslam Türk dünyası büyük bir âlimini daha kaybetti. Sebilürreşad’ın ve İslâm Türk Ansiklopedisi’nin tahrir heyetinin başında bulunan zevattan Profesör Kamil Miras da rahmet-i rahman’a kavuştu. Son asrın yetiştirdiği yüksek İslam-Türk ulemasının arkaya kalan bu büyük rüknü de çekip gitti. Bunun yeri de boş kaldı. Artık bir Kâmil Miras daha yetişmez. O, ne kudretli bir âlim, ne sanatkâr bir kalemdi! Üslubundaki zarafet, sadelik, incelik ve kıvraklık herkesçe malum ve müsellemdir.
İlmî ihatası kadar ahlak ve faziletçe de şahika-i kemale yükselmişti. Tevazuu, vefakârlığı, candan dostluğu herkesi kendine bend etmişti. Eserlerinin ve yazılarının ruhlar üzerindeki derin tesirindeki yüksek ahlak ve fazileti en mühim âmildir. Allah kabrini nur ile doldursun.” (Nesimi Yazıcı, Kâmil Miras, Hayatı ve Eserleri, DİB yay. 2012, s.17-18.)
Tarih-i İlm-i Fıkıh (İstanbul 1329/1331, 1331), Ahlak-ı Şer’iyye Dersleri (İstanbul 1330/1332.), Ramazan Musahabeleri (İstanbul 1949.), Kâmil Miras’ın ilim hayatımıza kazandırılan bazı eserleridir. Bunun yanında dönemin mecmua ve dergilerinde onlarca makalesi mevcuttur.
Kâmil Miras’ın bir diğer hususiyeti ise 1927 yılında Ahmet Hamdi Akseki tarafından hazırlanan ve Osmanlıca olarak basılan “Türkçe Hutbe” kitabının iki cilt olarak neşredilen ikinci basımında Akseki merhum Kâmil Miras Hocaefendi’ye hususi olarak teşekkür etmiş, özetle şunları söylemiştir: “Gerek Muhtasar-ı Buhari’nin gerek bu hutbelerin tab’ ve tashihine âşıkane bir surette çalışmış olan üstadın feyyaz ve yorulmak bilmeyen mesaisine inzimam eden tevfik-i ilahî ile…” (Yazıcı, s. 56.)
Peygamber aşkı, ravzaya olan iştiyakı
Kâmil Miras Bey, ömrü hayatında hiç Medine-i Münevvere’ye ve Mekke-i Mükerreme’ye vâsıl olamamış ama Efendimiz’in hayat çizgisi ve sözlerini tahsil etme ve yayma gayreti onu peygamber aşkı ve sevgisinden bir an olsun ayırmamıştır. Merhum Ali Ulvi Kurucu hatıratında Kâmil Miras Hocaefendi’yi seksenli yaşlarda iken boğazda evinde ziyaret ettiğini anlatıyor. Afyon’dan çıkıp İstanbul’a geldiğini ve Mustafa Sabri Efendi’den okuduğunu bizzat kendisinden dinlemiş. Ancak dikkat çekici bir husus kutlu beldelere bir türlü vasıl olamayışı ile ilgili muhaveredir. Bu hususu Ali Ulvi Bey’e sormuş, demiş ki:
“Yahu kardeşlerim, Ravza-i Mutahhara’yı bana bir anlatın. Ben maalesef o şerefe eremedim. Yaşım da sıhhatim de bu hâle geldi. (…)
Evladım ben artık yazı yazmaktan, kitap okumaktan yorgun düştüm. Bu işleri göremez oldum. Maalesef artık elim de titriyor. Artık yalnız zikirle meşgul oluyorum.
Zikrederken, kendimi Hücre-i Saadet’in önünde, yani sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz solumda, mihrap önümde, minber sağımda tasavvur ve hayal edip rabıtamı bu şekilde Peygamber-i Zişan’a yaparak zikretmek istiyorum. Bana o mübarek makamı, güzelce tarif ve tasvir et…”
Bunun üzerine hücre-i saadet ile ravza, mihrap ve minber nasıldır, nerededir tafsilatlı bir şekilde anlatılır. Ve çizimi de yapılır. Mihrap üzerinde ne yazılıdır diye Kâmil Miras Hocaefendi sorar. Ali Ulvi Bey de “Hâzâ musallen nebiyyi sallallahü aleyhi ve sellem” yazılıdır deyince, Hocaefendi ağlamaya başlar “Allah! Yahu siz niçin daha birkaç sene evvel gelmediniz? Sanki Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem mihrabında sahabe-i kirama namaz kıldırıyor gibi, mihrap gözümün önünde tecelli etti… Demek bu mihrap Efendimizin namaz kıldığı aynı yerdir, demek böyledir, öyle mi?
Ah ne olurdu birkaç sene önce geleydiniz de bu manevi lezzeti birkaç sene evvel alsaydım?!.”
Merhum Kâmil Miras, bir son nefes duası da yapar der ki: “Rabbim iman ile son ömrümde Peygamber-i Zişan’ın cemalini görerek…” deyince,
Efendim, dedim; Seyyid Kutup selleme hullah, Sure-i Feth’in son ayeti olan: Muhammedü’r rasulüllahi vellezine ma’ahu… ayetinin mealini verdikten sonra şöyle bir ibare serdeder…”
Ben böyle deyince, Hoca dayandığı koltuktan toparlandı. Pür dikkat dinlemeye başladı. Seyyid Kutup o sırada hayatta idi. Seyyid Kutup diyor ki:
“Allah’ım, gerek Muhammed Mustafa’yı ve gerekse onun mektebinde, dergâhında, ordugâhında yetişen sahabelerini methettin… Bu ne bahtiyarlıktır… Ezelden ebede kâinatın ruhu olan, âşıkların, sadıkların, gönül dertlerinin duası, ruhların cilası, kalplerinin şifası olan Kur’an-ı Kerim’de bunları methettin…
“Allah’ım, bu simaları ben bu dünyada göremedim… Ben onların âşıkıyım… Allah’ım, senden dileğim, ahirette onun kervanına, beni de kat da, dünyada göremediğim o cemali, ahirette göreyim…” Bunun üzerine Hoca, ağlamaktan mendili ıslanmış vaziyette, “Yavrum, ben bu duaya nasıl âmin demem! Âmin, âmin, âmin…” demişti. (Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar 4, Haz. Ertuğrul Düzdağ, 2014, s.141-143.)
Bir yazının hudutlarına sığmayacak bir büyüklükte ilme ve onun getirdiği ahlaka sahip olan Kâmil Miras merhum, üzerinde henüz yeterince çalışmadığımız, ihmal ettiğimiz isimlerin başında geliyor. Emaneti olan ilme, ilminin meyveleri olan eserlere ve kuşandıkları ahlaka layık olabilmek muradımızdır. Ruhu şad olsun.