Makale

Mevlânâ'da Şiir ve Musiki

Mevlânâ’da Şiir ve Musiki

Mustafa Özçelik

Mevlânâ, pek çok yönüyle diğer mutasavvıflardan ayrılır. Meselâ tasavvufu, babası gibi kişisel olgunlaşma disiplini olmanın ötesinde toplumsal bir boyutta ele almış, tebliğ ve irşad faaliyetini buna göre yürütmüştür. Bu yüzden durmadan talebe yetiştirmiş, bunları Moğol zulmü altında ezilen bölgelere bir kurtuluş eri olarak göndermiştir. Bu manevî güçlendirmede seçtiği bir başka yol ise tebliğ ve irşadının o güne kadar bu çapta denenmemiş yeni vasıtaları olan şiir, musiki ve semadır..

Bunların aslında her üçü de insanı içinden diriltmenin, şevklendirip ayağa kaldırmanın, kalbe yönelerek onun yeniden canlandırmaya başlamanın tesirli vasıtalarıdır. Zira kalp dirilirse beden de zihin de dirilir. Böylece Mevlânâ, klâsik irşad metotlarından farklı olarak şiir ve musiki sanatım bu mücadelede bir araç olarak seçti. Çünkü içinde yaşadığı devrin şartlarının şuurundaydı. Onun “Biz Anadolu ülkesinin insanlarının hiçbir suretle doğru yola meyletmediklerini ve ilâhî sırlarından mahrum kaldıklarını görünce, insanların tabiatına uygun düşen şiir ve sema yolu ile manaları onlara lâyık gördük” demesi de bundandır. Mesnevî böyle yazıldı, Dîvân-ı Kebir, Fîh-i Mâ Fîh, Mektûbât, Mecâlis-i Seb’a böyle oluştu.

Mevlânâ, şiirle girmeyi başardı insan gönlüne... Gönüllerdeki kıvılcımı yanardağlara çevirdi. Ardından o gönülleri musiki ile kanatlandırdı. Çünkü ona göre musiki “Elest bezminin avazesi”ydi.

“Elest bezminin avazesi”yle hedeflenen, çirkinlikten güzelliğe, çokluktan tekliğe, yalandan hakikate ulaşmaktı. Böyle bir manevî oluşum için önce ruhî kirlerden arınmak gerekiyordu. Mevlânâ sözün ve nağmelerin, bu anlamdaki tesir gücünü biliyordu. Meselâ ney, ayrılığın yanık sesiydi. Bu sesi duymadan bu acıyı anlamak ve kavuşmayı özlemek mümkün değildi.

Sadece ney değil rebap da tanbur da aynı şey içindi. Rebap da tıpkı ney gibi Allah’tan ayrılıp şu fani dünyaya gelişimizin feryadını dile getirmekteydi. Ve gönüller gıdasıydı, apaçık bir çağırıştı hakikatin sahibine. Kalp düğümlerini çözendi, kilitlenmiş kalp şehrinin kapılarını açandı. Zincirleri kırandı. Beden kaydından kurtulup, aşk ülkesine yol almak isteyenlerin yol kılavuzuydu.

Ağıt sesine, inleyişlere alışmak durumunda kalan gönülleri bir düğün evine taşıyacak olan de def sesiydi. Çünkü bir olanla birlik içinde olmanın hali bir düğün havası içinde olmaktı. Oydu her kederi bir şarab-ı ilâhî tadıyla sevince dönüştüren. Gamları gideren...

Mevlânâ çağının bin manevî tabibi olarak sesle, sözle iyileştirdi insanların gönül yaralarını... Çünkü âşıklara gıda olan güzel ses ve söz, onunla yüce manaların, derin sırların taşıyıcısı oldu. Böylece kalpler huzura kavuştular, Allah’la beraber olmanın zevkini tattılar.

Sözün ve nağmenin kanatlandırdığı gönül elbet beden zincirlerini kırıp sonsuzluk semasında dönmeyi de arzu edecekti. Çünkü sema, musiki nağmelerini ve güzel sesi duymak ve dinlemekti. Ve Mevlânâ’ya göre “Güzel sesi dinlemek âşıklara gıdadır. Çünkü güzel sesi dinlemekte kalp huzuru ve Allah’a vuslat zevki vardır. Öte yandan yine ona göre biz, hepimiz Adem (a.s.)’in cüzleriydik. Cennette o nağmeleri duyduk ve dinledik. Gerçi su ile toprak bize şüphe verdi ama, yine o nağmeleri birazcık hatırlıyoruz.”

Ve sema böyle doğdu. Can gözüyle cananı görmek, kâmil imana ulaşmak, Hak’tan gelen fermana itaat etmek yani kulluğun şuuruna varmak hedefinden dolayı sema törenleri bir aşk meclisi idi. Böylece sema, gökler öteki âlemin hatırlatıcısı idi. Sema yaparak işte böyle bir âlemin kapılarını çaldı gönüller... Dünya bağlarından kurtulup özgür olmanın en emin yoluydu sema... Uykudan uyanma, benlikten kurtulma, böylece iç âlemi aydınlatma...

Ama bunlar yapılırken tabii ki temel gaye hiç değişmedi. Temel gaye İslâm ahlâkı idi. Bu ahlâkı önce kişilere sonra topluma ve hayata aşılamaktı. Bunun için bir miraç provası gerekliydi ve bu da ancak sema olabilirdi. Öte yandan derviş, gaflete düşebilirdi. Bu yüzden onlar “Allah’a özleyişleri artsın, ahırete inanış sevgileri çoğalsın, dünyaya gönülleri yabancı olsun diye sema ederlerdi.”

Sema, kemale doğru manevî bir yolculuğun hikâyesiydi... Bütün varlıklar için var olmanın temel şartı nasıl dönmekse bu insan için de böyleydi. Her şeyin döndüğü gibi insanoğlu da bünyesini teşkil eden atomlarındaki mevcut dönmelerle, vücudundaki kanın dönmesiyle topraktan gelip toprağa dönmesiyle, dünya ile beraber dönmesiyle dönüyordu. Dünya dönüyordu, ay ve güneş dönüyordu, bütün varlıklar dönüyordu. Mevlânâ bütün bir kâinatın bu dönüşüne sadece kuru bir dalın katılmadığını söyler Dîvân’ında... İnsan da kuru dal olmayacaksa elbette dönmeliydi. Öyleyse: ”Dünyadaki raksların hepsi/Sadece semavi raksın bir koludur/Hayattaki raksların hepsi de/Ruhun raksının bir dalıdır.”

Bu dönüşte rehber hem akıl hem de aşktır. Çünkü kulun hakikate yönelmesi ancak böyle gerçekleşebilir. Akılla aşkla yücelip nefsi terk ederek hakta yok olma ve olgunluğa ulaşma... Nitekim sema ritüellerinin her birinin sembolik manaları bununla ilgilidir. Meselâ semazenin hırkasını çıkarması, dünya bağlarından ve benlikten sıyrılmayı ifade eder.

Ölüm fikrini içselleştirmek burada önemlidir.
Bu yüzden semazenin sikkesi, nefsinin mezar taşını, üstündeki beyaz tennuresi de nefsinin kefenidir. Çünkü nefsi öldürmeden dirilmenin imkânı yoktur. Öte yandan semazenin kollarını çapraz bağlaması Bir’in varlığını tasdik manasındadır. Yine dönerken kolları açık sağ eli dua edercesine göklere, Hak gözüyle baktığı sol eli yere dönüktür. Bu Hak’tan alınan ihsanın halka saçılmasıdır. Dönüşün sağdan sola kalbin etrafında oluşu ise bütün yaratılmışları, bütün kalbiyle sevgi ve aşkla kucaklayıştır.

Yine sema, yaratılış öyküsünün bir temsilidir aynı zamanda... Semanın birinci bölümde söze na’atla başlanması yani peygamberi övmek onun ilâhî aşkın temsilcisi olmasındandır. O Hz. Muhammed’dir ki erenlerin diliyle muhabbetten hasıl olmuştur. Tabii ki asıl övgü aşkı yaratan, aşkla yaratanadır. Bu övgünün yapıldığı birinci bölümden sonra duyduğumuz kudüm darbesi kâinatın yaratılışındaki “ol” emrini temsil eder. Mevlânâ’nın kendi ifadesiyle sema: “Beli (evet) sesini işitmek, kendinden kopmak ve O’na kavuşmaktır. Dost’un halini görüp bilmek ve lâhut (ilâhî âlem) perdelerinden Allah’ın sırlarını işitmektir. Kudüm darbesinden sonra duyulan ney sesi ise ilâhî nefesin bedenlerimize liflenmesinin remzidir. Sonraki bölümdeki semazenlerin selâmlaşması ruhlar âleminde ruhun ruha selâmını ifade eder.”

Sema, asıl bu selâmdan sonra başlar. Bundan sonra semazen üstündeki siyah hırkayı çıkarır. Bu terk-i dünya ile hakikate doğmak, kollarını bağlaması bir’e yönelmek, kulluğu idrak ediş, diğer selâmlar ise sırasıyla kudret önünde duyulan hayranlığı dile getirme, bu hayranlığın doğurduğu minnet ve şükür duygusuyla aşka dönüşme ve aklı işte bu noktada aşka kurban etmedir. Vuslat demidir bu dem... Kemal kulluk mertebesi... Bu idrak edişten sonra insan yeniden kulluğa döner...

Sonunda okunan fatiha ile görünüşte biten ama insan ruhunda devamlı gerçekleşen sema töreni biter ve semazen hücresine çekilir. Vakit şimdi tefekkür vaktidir ve sükût gerekir.