Makale

O Ev Şimdi Bir Cami

O Ev Şimdi Bir Cami

Geçmiş zaman odur ki, hayali cihan değer!

Durmuş Balcı Şeyhcui Camii
İmam-Hatibi/Amasya

Bundan tam 15 yıl önce idi. Diyanet İşleri Başkanlığının 1993 yılında açtığı yurt dışı din görevliliği seçme sınavına katılarak Avusturya’ya gitmiştim. 11.11.1994 sabahı Ankara’dan hareket etmiş, aynı gün saat 13.00 sularında Viyana Din Hizmetleri Müşavirliğimize intikal etmiştik. Aynı dönemde Avusturya’ya 7 din görevlisi gönderilmişti.

Görev yerim olan Schwaz şehri, Viyana’dan 500 km. batıda idi. Beni karşılamak üzere gelen dernek başkanı Kamil Bey’in arabasıyla yaptığımız uzun bir yolculuktan sonra gece geç saatlerde Schwaz’a ulaştık, intikalimiz gecedeydi ama iyi aydınlatılmış olan şehrin sokakları pırıl pırıl idi. Gece olsa da, şehrin şekli-şemaili, coğrafyası çok iyi bir şekilde görülebilmekteydi. İki yanında dağlar yükselmekte, batıdan doğuya doğru uzanan İnn nehri şehri ikiye bölmekteydi. Bu manzara, benzer fizikî yapı içerisinden kopup geldiğim memleketim Amasya’yı hatırlattı bana. Dönüp kendi kendime; “Kendi şehrime mi geldim ne?” dedim. Fizikî yapıdaki böylesi bir benzerlik beni çok rahatlatmıştı.

Camimiz şehrin tam ortasındaydı. Zemin katlarında sıra sıra dükkânlar olan bir apartmanın 3. katında çift daire kiralanmış ve camiye çevrilmişti. Yukarıya çıktığımızda oradaki insanımızdan gördüğüm sıcak ilgi beni bir anda dinlendirmişti.

Cemaatimle biraz hoş-beş ettikten sonra, Türkiye’deki aileme telefon ederek; “Görev yerime ulaştım. Amasya’ya benzeyen bir şehre geldim. Kendimi Amasya’da gibi hissediyorum.” dedim. Onlar da çok sevindiler. Daha sonra caminin üst kalında ikamet için tahsis edilen bölümde istirahata çekildim.

Ertesi gün; ‘yeni hocamız gelmiş’ diyerek ziyaretimize geldi vatandaşlarımız. Böylece 6 yıllık büyük bir hizmet maratonunun ilk adımını atmış oluyorduk. Zorlu ve onurlu bir süreç böylece başlamış oluyordu. Cemaatimizi yeniden derleyip toparlama, birlik beraberliği sağlama, her türlü tefrikaları izale ettikten sonra dinimizin, devletimizin, milletimizin onuruna yakışır bir hizmet bizi bekliyordu. Üstelik bu hizmet, bir başka ülkede ifa edilecekti. Bunu iki toplumu birbirine yaklaştırarak, kaynaştırarak yapmak boynumuzun borcu idi. Bu ise ancak uzun soluklu bir çalışma ile mümkün olabilirdi ve kendine özgü hassasiyetlere sahipli.

Görüşme, tanışma, camide yeniden başlayan cemaatle namazlar, plân program derken, birkaç gün geçiverdi. Görevimin 4. günü olan perşembe öğleden sonra cemaatimden Kayserili Hacı Ahmet Ağabey; “Hocam bu akşam evimde oğlumun nişanı var. Âdetimize göre bu tür törenlerde hocamız gelir duamızı yapar. Akşama sizi evimize dua yapmaya davet ediyorum.” dedi. Ben de; “Can baş üstüne” diyerek daveti memnuniyetle kabul ettim.

Buraya kadar anlattıklarım, hemen her görevlinin karşılaşabileceği normal bir serüven. Yazımıza konu olan ve bana unutulmaz hatıra olup bu satırları kaleme aldıran olaylar işte bu andan itibaren başlıyordu.

Ahmet ağabeyin evi, camiye 500 m. kadar uzaktaydı. Evine ulaştığımızda bahçe kapısında iken tevazu göstererek, “Hocam buyurunuz, bizim fakirhane burası” dedi. Şöyle durup baktım. 1000 metrekarelik bahçenin ortasında iki katlı, ahşap işlemeli büyük, eski ama bakımlı bir evdi Ahmet ağabeyimizin ikamet ettiği yer. Ahmet beye; “Hacı ağabey, maşallah bütün fakirlerin evi böyle olsun. Evin cami gibiymiş, keşke camimiz de 3. katta kirada değil de, böyle müstakil bir yerde olsaydı.” dedim. Hacı ağabey evini beğendiğim için çok sevindi ve teşekkür ederek; “Hocam inşallah sizin gayretinizle o da olur” dedi.

Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı. Zaman hızlı geçiyordu. 3 yıl sonra Ahmet ağabey kiralık olarak oturduğu bu evden ayrılarak başka bir eve taşındı. Ev, bir yıl kadar bir süre boş kaldı. Daha sonra satılığa çıkarıldı. Şehir küçük olduğu için bu tür şeyler kolay takip edilebiliyordu. Ben birkaç yıldır cemaatimize -yeri geldikçe- cami için kira değil, mülkiyetin önemini arz etmeye, onları bu konuda ikna etmeye çalışıyordum. Kim bilir belki de bunun için bahçe içerisinde ve yeşilliğin ortasındaki o evi ilk gördüğümde, “cami gibi ev” demiştim. Cemaatime de sürekli olarak, “Bize o ev gibi cami lazım.” diyordum. Herhalde dualarımız kabul gördü ki, evin pazarlığına giriştik. Schwaz Diyanet Camii Cemiyeti olarak, binayı o günün rayici ile 2 milyon şiline satın aldık.

Bu arada görevimin 5. yılı dolmak üzere idim. İlk plânımızda eski binayı tamir ettirip cami olarak kullanacaktık. Fakat tamir için çizilen bütün projeleri belediye reddetti. En sonunda eski binanın tamamen yıkılıp, yeni bir bina yapılmasına karar verildi. Bu karar aslında lehimize idi. Ne var ki, maliyet artacak ve inşaatın zamanı uzayacaktı. Ve öyle de oldu. Karar verildi ve yeni proje tamamlandı.

İnşaata başlanacağı günlerde benim görev sürem de dolmuştu. 17.06.2000 tarihinde Türkiye’ye döndüm. Ancak ben sadece bedenen dönmüştüm ülkeme. Gönlüm Schwaz’da cami olarak plânlanan o evin avlusunda kalmıştı.
Türkiye’ye döndükten sonra da cemaatimizle telefon trafiği hiç kesilmedi. Benden sonra burada görevlendirilen arkadaşımın da çok gayretli bir insan olduğunu öğrendim. Görev kesintiye uğramamış, cami inşaatı hızla devam etmişti. Cemaatimden bu haberleri aldıkça son derece mutlu oluyordum.

2003 yılında telefonda “Hocam inşaatı bitirdik” dediklerinde dünyalar benim olmuştu. Eylül 2004’te gelen bir telefonda da; “Hocam 9 Ekim’de caminin açılışını yapıyoruz. Eşinizle birlikte sizleri de aramızda görmek istiyoruz. Geldiğiniz hafta cami gibi dediğiniz o ev, şimdi cami oldu gelin de görün!” diyorlardı.

Ülkeme döndükten dört yıl sonra tekrar Schwarz’a giderek 9.10.2004’te Sayın Diyanet İşleri Başkanımız Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun teşrifleri ile yapılan açılış törenine katılmak bana da nasip olmuştu. Emeğin karşılığını görmek gibisi yoktu hakikaten. Dileğim yerine gelmişti o gün. Bizzat şahit olmuştum işte “o ev, şimdi bir cami”ydi artık.