Makale

Çoğulcu Toplumda Uzlaşı ve Din Eğitimi

Çoğulcu Toplumda Uzlaşı ve Din Eğitimi

Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

“Barış/uzlaşma, en iyidir.”
(Nisa, 128)

“Kuşlar gibi uçmasını öğrendik.
Balıklar gibi yüzmesini öğrendik.
Ama kardeşçe yaşamasını unuttuk.”
M. Luther King

Çok kültürlü, çok dinli, çok mezhepli açık toplumlarda, farklı dünya görüşlerine sahip insanlar bir arada yaşamaktadırlar. Farklılıkların çokluğu, ister istemez gruplar ve bireyler arası ilişkiler açısından potansiyel bir sorun teşkil etmektedir. Ortak paydalar, birey ve grupları birbirine yaklaştırırken, farklılıklar uzaklaştırıcı bir potansiyele sahiptir. Farklılıklar oldukça çeşitlendiği için, çoğulcu toplumsal yapıda ilişkilerin, çatışmaya dönüşme ihtimali oldukça yüksektir. Farklı ideolojiler farklı bakış açılarını doğurur, farklı bakış açıları farklı davranışları. Farklı davranış ise, sahibinin başkaları nezdinde farklı görülmesine, yabancı sayılmasına yol açabilmektedir.

İnsanoğlu, kendinden farklı olanı, öteki olarak nitelemeye eğilimlidir. Farklılığı nedeniyle onu kendisinden başka biri olarak algılayabilmektedir. Bu ötekileştirme, sıradan bir farklılığı tespitle kalmayıp, onu olduğundan çok ileri boyutlara taşıyabilmekte; ötekini mutlak kötü ve düşman olarak algılama noktasına varabilmekte; farklılıktan düşmanlık üretilebilmektedir. Ötekileştiren kişiye göre daima iyi/kötü vardır ve kendisi her daim iyi olan taraftır. Kendisinden farklı olan ise, başkadır/ötekidir/yabancıdır. Bu bakış açısı, ister istemez insanlar arası ilişkileri olumsuz etkilemekte, toplumda barış ve hoşgörü anlayışının zayıflayıp çatışma ortamının oluşmasına neden olabilmektedir. Her bireyin farklı bir dünya olduğu ve farklılıkları tamamen yok etmenin mümkün olmadığı gerçeği dikkate alınırsa, çoğulcu toplumlarda farklılıklara rağmen, kavga etmeden uzlaşarak birlikte yaşamanın, çok ciddi bir sorun olduğu hemen fark edilecektir.

Birilerinin başka insanlara, farklı düşüncelere "öteki" muamelesi yapmasının altında yatan en önemli etmenlerden biri, kendi düşünce ve kanaatlerinin meşruluğunu sağlamlaştırmak, kendisini ve/veya taraftarı olduğu görüşü parlatıp cilâlayabilmek, yüceltebilmek ve onun üzerinden, güçlenmektir. Bundan başka sebepler de saymak mümkündür. Ancak, bu sebeplerin hepsine kaynaklık eden bir sebepten söz edilebilir ki o da, farklılıkların doğru anlamlandırılamamasıdır.

Farklılıkları çatışmayı meşrulaştırma aracına dönüştüren ötekileştirmenin altında yatan nedenler neler olursa olsun o, bireye ve toplumlara büyük zarar vermektedir. Günümüzdeki birçok sorunun kaynağında, bu tür ötekileştirme yatmaktadır.

Meselenin en vahim tarafı ise, ötekileştirme aracı olarak dinin de kullanılıyor olmasıdır. Tarihte ve günümüzdeki birçok çatışmaların arkasında, dinden destek alan ötekileştirme yaklaşımının yattığı, söylenebilir. Dine dayandırılan/yaslandırılan ötekileştirme, inancın gücünden beslenmekte, daha da güçlü olmaktadır. Bu güç, onun tahrip niteliğini artırmaktadır. Böyle bir ötekileştirmenin çok ileri boyutlara ulaşan yıkımıyla mücadele etmek de kolay olmamaktadır.

Dinin bu yaklaşımla kullanılması, aslında dini mecrasından çıkarmak, amacından saptırmaktır. Çünkü bu anlamda ötekileştirme işlemine alet edilen din, doğrudan doğruya düşmanlar/düşmanlıklar üretip onları besleme aracına dönüştürülmüş dindarlık düşmanlık üzerinden oluşturulmuş ve oradan beslenir hale getirilmiş olmaktadır. Âdeta düşmanlar oluşturma, dinin temel işlevi kılınmaktadır. Böylece bireyin dini tercih etmesi, tamamen varoluşsal bir mesele olmaktan çıkmakta; onun katında din, kendini geliştirmek, var oluş düzeyini yükselterek güzel bir hayatın sahibi olmak için yararlandığı kaynak olmaktan uzaklaşmaktadır. Oysa aslında dindar bireyin derdi var olmaktır, varoluş düzeyini sürekli yükseltip olgunlaşmaktır; başkalarının varlığını, kendisine yönelik tehdit olarak algılayıp kendi varlığını başkalarının yıkımında/yokluğunda aramak, onları yok etmek için çalışmak, onun aklından geçireceği bir husus olmamalıdır.

Ötekileştirme işlemine dinin araç edinilmesi bir defa oluştu mu, dur durak bilmemektedir. Sadece başka din mensuplarını ötekileştirme ile yetinilmemekte, aynı din, hatta aynı mezhep mensuplarına da yöneltilmektedir. Artık her tür farklılık, ötekileştirmenin, düşman üretmenin sebebi kılınabilmektedir. Dolayısıyla, aynı din içindeki farklılıklar, çok küçük olsa dahi aynı şekilde olumsuzluk olarak görülebilmektedir. Bir başka vahim nokta ise, öteki olarak kabul edilen zümrenin homojen bir yapıya sahip olduğunun varsayılması nedeniyle, bir kişinin suçunu grubunun tümüne yansıtan indirgemeci/genellemeci ötekileştirmedir. Geçmişte ve günümüzde yaşanan mezhep ve mezhep içi fraksiyon çatışmaları bütün bunların örneklerini içermektedir.

Bu ötekileştirme rüzgârına kimi Müslümanların da kendilerini şu veya bu düzeyde kaptırmış, akıntıya kürek çekiyor olmaları düşündürücüdür. Her din mensubu gibi Müslümanların da, aynaya bakıp bu konuda kendi sorumluluklarını gözden geçirmeleri ve bu tür olumsuz yaklaşımların ortadan kaldırılması konusunda öncü olmaları gerekmektedir.

Ötekileştirmenin ve onun neden olduğu çatışma kültürünün arkasındaki din desteğini ortadan kaldırmak, sağlıklı bir eğitimle, din eğitimiyle mümkün olacaktır. Bunu gerçekleştirmeyi amaç edinen din eğitiminin nitelikleri üzerinde düşünmek; böyle bir din eğitimi anlayış ve uygulamalarını yeniden üretme yükümlülüğünü taşımaktayız. Bugün sadece genel eğitim değil, din eğitimi de, barış ve uzlaşı kültürünün geliştirilmesi ve huzur ortamının oluşturulmasına; dolayısıyla yetiştirdiği dindarın bu kültürü özümsemesine katkıda bulunma sorumluluğunu taşımaktadır. Bu kültürü kazanamamış bir dindar, böyle bir toplumda sağlıklı sosyalleşemeyeceğinden dolayı ne mutlu olabilir ne de çevresindekilerinin mutluluğuna katkıda bulunabilir. Aksine, hem kendini hem de onunla ilişkisi olanları huzursuz eder. Böyle bir dindarın, Allah’ın hoşnutluğunu kazanamayacağı gayet açıktır.

Esasen çatışmanın egemen olduğu ortamda, dinin değerlerinin doğru anlaşılması ve onların hayata yön vermesi de tehlikeye girer. Böyle bir ortam, gıybet, iftira, koğuculuk ile başlayıp giderek diğer ahlâksızlıkların boy atıp yaygınlaşmasına fidelik eder. Böyle bir ortamda, galip görünenler de gerçekte mağluptur. Çünkü o da enerjisini/imkânlarını, kendi hayat kalitesini yükseltmek için değil de, rakibini yok etmek için harcamaktadır. Böyle bir kötülüğün önünü almak, elbette öncelikle Müslümanların görevidir.

Bugün İslâm içi çoğulculuğumuzu bile tolere etmekte zorluklar yaşadığımız hesaba katılırsa, bu konudaki yeterlik düzeyimiz rahatlıkla anlaşılabilir. Bu manzara karşısında insan ister istemez soruyor: Nasıl oluyor da teori ve pratiği ile bu konuda alabildiğine zengin bir mirası insanlığa bırakan İslâm medeniyeti, bu kadar sığ bir bakış açısına sıkıştırılabiliyor? Çok dinli, çok kültürlü toplumsal yapıyı rahatlıkla içine sindirebilme konusunda örnek olmuş Müslümanların torunları, bugün İslâm içi çoğulculuktan kaynaklanan farklılıklara, din içi yorum farklılıklarına bile tahammül edemez noktalara nasıl taşındılar?

Bu soruların cevabı, sadece dış etkenlere bağlanarak verilirse yanlış olur. Bunun asıl cevabı, öncelikle bizim din eğitimi anlayışımızın niteliğinde ve onun ürünü olan din anlayışımızda aranmak durumundadır. Fotoğraf, iyi Müslüman yetiştirme anlayış ve uygulamalarımızda sorunlar olduğunu; “iyi Müslüman yetiştirme” işimizin, “donanımlı/becerili insan”, “iyi insan” yetiştirmeyi içermediğini/sağlamadığını, bunda başarısız kaldığını göstermektedir. Yeni nesle din öğreten anne babalar, öğretmenler, din görevlileri olarak herkesin, bu konuda çok ciddi bir öz eleştiri yapmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Ötekileştirmenin neden olduğu çatışmacı anlayış, tutum ve davranışları önlemek için din eğitimi anlayış ve uygulamalarımızı köklü bir sorgulamadan geçirmemiz gerekmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki, kapalı toplumun dindarını yetiştirmek için oluşturulmuş din eğitimi anlayış ve uygulamalarını sürdürerek açık toplumun dindarının asla yetiştirilemeyeceğini anlamamız ön şarttır.

Yeni din eğitimi teorimizi oluştururken amaç ve önceliklerimiz yeniden gözden geçirilecek; öğretime konu edilecek olan muhteva/dinî bilgi, belirlenen amaç ve öncelikler doğrultusunda güncelleştirilecektir. Bunları, söz konusu muhtevanın nasıl öğretileceği, bireye nasıl kazandırılacağı meselesine ilişkin diğer eğitsel hususların yeniden belirlenmesi izleyecektir.

Çoğulcu toplumun dindarını yetiştirecek olan bu din eğitimi, Müslüman bireyin barış ve uzlaşı kültürüne sahip, çevresiyle yapıcı ilişkiler kuran, bozguncu olmayacağı gibi başkalarının bozduklarını da ıslah edebilen nitelikte olmasını elbette geçmişe göre daha bir önemseyecek, önceleyeceği hususlar arasına alacaktır. Bunu yaparken elbette öncelikle farklılıkları bireyin doğru anlamlandırmasına din açısından kılavuzluk edebilmelidir. İslâm din eğitimi, farklılıkları Kur’an’ın nasıl anlamlandırdığını, her dindar bireye açık seçik kavratmaya, bu konuda onu duyarlı hale getirmeye, bugün daha bir öncelik ve önem vermek durumundadır.

Bu bağlamda, mesela iman kardeşliği (Hucurat, 10), insan kardeşliği, ırksal farklılıklar (Nisa,1; Hucurat,13), barış/uzlaşma kültürü (Nisa,128), dinsel özgürlük (En’am,107; Bakara, 256; Kehf, 29), dinsel çoğulculuk ve hoşgörü (Maide, 48; Yunus, 99), sorumluluk (Enam, 164; Müddessir, 38) ve benzeri konulardaki İslâmî ilkeler/değerler bütünlük içinde öğretime konu edilecektir. Bu çerçevede tabiî ki, insanlarla yapıcı/güzel ilişkiler kurma, ülfet eden ve edilen olma (Kenzu’l-Ummal, c.1, s.155, No, 771), kendisine yapılan kötülükleri en güzel olanla karşılama (Fussılet, 34), insanlara yararlı olma (Kenz, c.16, s.128, no, 44154), başkalarını rahatsız etmeme, zarar vermeme (Buharî, Edeb, 29) ve benzeri ahlâkî değerlere de özellikle vurgu yapma ihtiyacı duyulacaktır.

İslâm din eğitimi, Kur’an’ın bu değerlerini güncel bir söylemle Müslüman bireye kavratmaya çalışacaktır. Bunu yaparken eğitim süreci de, başka din mensuplarının, inanmayanların haklarına tecavüz sayılacak, onları rahatsız edecek unsurlardan olabildiğince arındırılmalıdır. Bu İslâm din eğitiminin yoğunlaşacağı husus, İslâm’ı bireylere en güzel biçimde tanıtmak, İslâm öğretisini onlara iyi kavratmak, onların dini doğru anlayıp özümsemelerine kılavuzluk etmek olacaktır. Bununla yetinmeyip, aynı toplumda birlikte yaşadığı başka insanların dinleri hakkında, onları rahatsız edecek gereksiz açıklamalarda bulunup düşmanlık tohumlarını yeşertmeye kalkışmak anlamsızdır. İllâ da onlara atıfta bulunmak ihtiyacı olursa, o takdirde de, salt betimleyici ve nesnel bir dil kullanmaya özen gösterilmelidir.

Kaldı ki, bugün bu atıflara pek ihtiyaç duyulmayabilir de; çünkü herkes, istediği bilgiye rahatlıkla ulaşma imkânına sahiptir. Merak edenler, istediklerini başka kaynaklardan zaten öğrenebilmektedirler. Onun için, önemli olan, insanların İslâm’ı tanımasını sağlamaktır, güneşin doğmasıdır. Kur’an böyle bir yaklaşımı öngörmektedir: ”Allah’tan başkasına dua/ibadet edenlere/onların Allah’tan başka dua/ibadet ettiklerine (tanrılarına) sakın hakaret etmeyin/sövmeyin. Yoksa, onlar da bilmeyerek düşmanlık etmek amacıyla Allah’a hakaret ederler.” (En’am,108)

Başka din mensupları hakkında bu kadar hassasiyet göstermesi gereken Müslüman birey, tabiî ki farklı yorumları benimseyen kendi din kardeşlerine karşı da en az o kadar hassas davranmak durumundadır. Temel meselelerde farklı olanlara gösterilen anlayışın, ayrıntılarda farklı olanlara gösterilmemesi savunulamaz.

Bu konuları önceleyerek öğretime konu edip güncel/çağdaş bir söylemle İslâmî anlayışı ortaya koyan din eğitimi, çoğulcu toplumun Müslümanının sağlıklı toplumsallaşmasına katkı sağlayabilecektir. Bu Müslüman birey, çoğulcu toplumda, barış ve uzlaşma kültürüne sahip, çatışmacı tutumdan uzak örnek birey olabilecektir.

Böyle bir din eğitimiyle yetişen çoğulcu toplumun Müslümanı, toplumdaki farklılıkları doğru anlamlandırabileceğinden dolayı, farklılıkları yok etme, farklı olanlara şiddet kullanma/dayatma hakkının olmadığını iyi kavrayacak; farklılıklara, kendisi gibi olmayanlara saygıyı, çoğulculuğu içine rahatlıkla sindirebilecektir.

İslâm’ın güzelliklerini yaşayarak somutlaştıran yapıcı insanı kim örnek almak istemez? İslâm’ı bundan daha etkili anlatmanın/tebliğ etmenin başka bir yolu var mı?