Makale

Türk-İslâm Kültüründe Yetim Çocuklar

Türk-İslâm Kültüründe Yetim Çocuklar

Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
Ankara Üniv. İlâhiyat Fak. Dekanı

Bilindiği gibi insanlığın devamı çocuklarla mümkündür. Bu nedenle de çocuk sahibi olmak ve onları iyi yetiştirmek çok önemlidir. Bu önem dolayısıyladır ki bu konu, dünya kurulalıdan beri bütün toplumlarda en önde değerlendirilen hususlar içerisinde yer almıştır. Bu kısa yazımızda biz işte bu konunun özel ve özellikli bir yönünü, mensubu bulunduğumuz Türk-İslâm kültüründe yetim çocukların geleceğe en uygun şart ve şekillerde hazırlanmaları meselesini ele almak istiyoruz.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in çocuklar konusundaki emir, tavsiye ve hatırlatmalarıyla Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in buyruklar ve uygulamalar tarzındaki yol göstermeleri, izaha lüzum hissettirmeyecek derecede açıktır ve hemen herkes tarafından bilinmektedir. Bu nedenle de kadın-erkek bütün Müslümanlar geçmişten günümüze uygun eşlerle evlenmeye, dolayısıyla aile kurumuna önem vermişler, bunun doğal bir neticesi olmak üzere de çocuk sahibi olarak onları, geleceğe en mükemmel biçimde hazırlamayı hayatlarının öncelikli hedefleri içerisine almışlar/almaktadırlar. Bununla birlikte Yüce Mevlâmızın bir takdiri olmak üzere, bazı defalar çocuklar, zorunlu olarak anne ve babalarının ilgi ve alâkasından mahrum kalabilmişler, yani daha küçük yaşlarda iken annelerini kaybederek öksüz veya babalarını kaybederek yetim kalabilmişlerdir. Bu durum zaten önemli olduğu kadar da zorluklar içeren çocukların beslenip, giydirip büyütülmelerini ve hepsinden daha gereklisi, terbiye ve yetiştirilmelerini daha da sıkıntılı hâle getirebilmiştir. Tarihimize baktığımızda çoğu defa bu noktada, İslâm dininin prensiplerinin, hayatın yaşanılır gerçeklerine çevrilmesinden oluşan Türk-İslâm kültürünün devreye girmiş ve anasız babasız büyümenin handikaplarının, önemli ölçülerde telâfi edilebilmiş olduğunu tespit etmekteyiz. Şimdi sırasıyla bu husustaki bilgi ve belgelerimizi dikkatlerinize sunmak istiyoruz.

Bilindiği gibi İslâm öncesi dönemde Türklerde ve özellikle Göktürklerde, “Oguş” şeklinde isimlendirilen aile, cemiyeti oluşturan ilk sosyal birlik olarak bütün içtimaî bünyenin de çekirdeği durumundadır. Kadınların aile içerisinde ve toplumdaki yerleri çok önemli olmakla birlikte, ailede babanın özel bir ağırlığının bulunduğu muhakkaktır. Eski Türklerde çocuk ve özellikle erkek çocuk sahibi olmak da önemliydi. Nitekim Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Kağan’ın iki evlilik yaptığı ve her evliliğinden üçer erkek evlât sahibi olduğu anlatılmaktadır. Çeşitli Türk boylarına ait diğer destanlarda ve diğer bir kısım tarihî belgede de aile kurumunun oluşturulması ve bunun neticesinde evlât edinme üzerinde mutlaka durulduğu görülmektedir.

Yeni bir dinin kabulünün kişiler ve onların oluşturduğu toplumların hayatlarının her yönünde büyük değişikliklere neden olacağı izahtan varestedir. Türklerin hiçbir baskı olmaksızın tamamen kendi hür seçimleriyle İslâmiyet’i kabulleri de başlı başına önemlidir ve hayatlarının her cephesini kapsayan pek büyük değişmelere ve herkes tarafından kabul edilen bir gerçek olarak, pek dikkat çekici gelişmelere sebep olmuştur. Burada ilgilendiğimiz aile konusuna dönecek olursak, İslâmiyet’in kabulüyle birlikte Türk topluluklarında artık yeni bir aile tipi olarak, Türk-İslâm ailesinin çıkmış olduğunun altını çizmemiz yerinde olacaktır.

Bilindiği gibi İslâm’a göre evlenmenin gayelerinden biri, hatta en önemlisi çocuk sahibi olup neslin devamını sağlamaktır. Furkân suresi 74. ayette müminlerin; “Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl” şeklinde dua ettikleri ifade edilmektedir. Yine İslâm’a göre çocuk sahibi olmanın sorumluluk gerektiren bir durum olduğu bilinmektedir. Çünkü çocuğun her bakımdan iyi yetiştirilmesi gerekmekte ve bu görev ana-babalara, en çok da babalara düşmektedir. Nitekim Tahrim suresi 6. ayette “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun” ayetini yorumlayan müfessirler, çocukların ve diğer aile fertlerinin gözetim ve terbiyesinden, öncelikle babanın sorumlu olduğu konusunda ortak görüş içerisindedirler.

İslâm’da çocukların yetiştirilmesinde anne ve babalara çok önemli sorumluluklar yüklenmiş olması yanında, öksüz ve yetim çocuklarla ilgili olarak da toplumun tamamı görevlendirilmiş bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’deki on iki surede yirmi üç yerde tekil veya çoğul halde yetim kelimesinin geçmekte olması, konumuzla ilgili olarak Hz. Peygamber’e atfedilen çok sayıdaki hadis-i şerîfin bulunması, kanaatimizce bu durumun en açık delilini oluşturmaktadır.

Türklerin İslâm’ı kabulleri sonrasında ilk Türk-İslâm devletlerinden biri olarak kurulan ve hakkında oldukça yeterli bilgimiz bulunan Karahanlılar (840-1212) döneminde, Yusuf Has Hâcib tarafından manzum olarak yazılan ve 1070’te Kaşgâr hükümdarı Tavgaç Buğra Han’a sunulmuş bulunan Kutadgu Bilig’de, aile ve çocuk terbiyesi üzerinde önemle durulmuş olduğu gibi, Müslüman Türklerin manevî hayatları üzerinde, uzun dönemlerde kalıcı etkiler bırakmış olan Ahmed Yesevî’nin Hikmetler’inde yetim çocuk konusu, özellikle ve dikkat çekici bir biçimde yer almış bulunmaktadır. Nitekim Hikmetler’de bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.)’in de yetim olduğu ifade edilirken, onun yetimlerle ilgili tavsiyelerinin de şiirleştirilerek yer almış olduğu bu eserden yapacağımız küçük bir alıntı, bu konudaki görüşlerimizi açıklamaya yetecek durumdadır.

Hayır, sahâ kılanlar, yetim gönlün alanlar,
Çahar-yârlar yoldaşı, Kevser lebinde gördüm.
Zâlim olup zulm eden, yetim gönlün ağrıdan,
Kara yüzlü mahşerde, kolunu arkada gördüm.

Türk-İslâm kültürünün önemli tezâhürleri arasında yer alan Kırgızlara ait Manas Destanı’nda, yine önemli Türk destanlarından biri olan Dede Korkut Kitabı’nda, Anadolu Efsaneleri’yle, Halk Hikâyeleri’nde, Atasözleri’nde de aile, çocukların yetiştirilmeleri ve yetim çocukların durumlarıyla ilgilenmenin gereği önemle vurgulanmış bulunmaktadır.

Uzak geçmişlerden biraz daha yakına, Türk Tarihi’nin olduğu kadar İslâm Tarihi’nin de en önemli siyasî kuruluşlarından biri olarak Osmanlılara geldiğimizde yine aile ve çocukların durumlarının çok önemli bir yer tutmuş olduğunu görürüz. Nitekim bu durumun bir göstergesi olmak üzere yetim çocuklarla ilgili olarak, akıp giden yüzyıllar içerisinde, geniş ülkenin değişik yörelerinde dikkat çekici uygulamalar ortaya konmuş bulunmaktadır. Bununla birlikte Osmanlılar ve Osmanlılarda yetimlerle ilgili uygulamalar denildiğinde, konunun ne kadar kapsamlı ve değişik boyutları içermekte olacağı da kolaylıkla anlaşılmak durumundadır. Çünkü Osmanlı ülkesi farklı kıtalarda çok sayıda ülkeyi içeren muazzam bir genişliğe sahipti ve bu coğrafyada Müslüman Türkler yanında, aynı hak ve yetkilerle donatılmış olarak diğer Müslüman milletler, ayrıca çoğu defa Müslüman nüfustan daha büyük oranlarda muhtelif gayrimüslim unsurlar bir arada yaşamaktaydılar. Ülkedeki bu genişlik ve zamanın uzunluğu dolayısıyla konumuzun sınırlandırılmasının gerekeceği açıktır. Bu bakımdan hâlihazır yazımızda bizim hedefimiz, daha önce yapılmış araştırmaları da dikkate alarak, konumuzu en özlü biçimiyle ve ancak sağlam bir kanaat oluşturmaya yetecek ölçüler çerçevesinde işlemek olacaktır.

Dikkat çekicidir ki kuruluş dönemi Osmanlı tarihçisi Âşıkpaşazâde’de hayattan beklenenler çok özlü biçimde anlatılırken; “Bu âlemde maksud olan birkaç şeydir. Oğul evlendirmek, kız çıkarmak ve dünyadan ahirete iman ile gitmek” şeklinde bir ifadeye yer verilmiştir. Böylece Osmanlıların başlangıcında hayatın hedefinin, bir aile kurmak ve bunun meyveleri olan evlâtlara sahip olarak, onları uygun biçimde yetiştirmek, bunların sonucunda da Cenab-ı Hakk’ın rızasına ulaşmak olduğu vurgulanmış bulunmaktadır. Kültür köklerimiz arasında önemli yerleri bulunan ve Aziz b. Erdeşir-i Esterâbâdî tarafından Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed adına 1398’de yazılmış olan Bezm ü Remz’de, Keykâvus tarafından 1082’de Gılâm Şah’a hitaben Farsça yazılarak en önemli tercümesi Mercimek Ahmed tarafından 1432’de II. Murad (1421-1451)’ın isteği üzerine yapılan Kâbusnâme’de, Padişah’ın geleceğin İstanbul fâtihi olacak olan oğlu II. Mehmed’e öğütlerinden oluşan Nasihatü Sultan Murad’ında, Kınalızâde Ali Çelebi (ö. 1572)’nin meşhur eseri Ahlâk-ı Alâî’de, Divan şiirinin önde gelen ustalarından Nâbî (ö. 1712)’nin 1701’de Halep’te ikamet ettiği sırada, uzun ömrü boyunca hayattan edindiği tecrübelerini, henüz yedi yaşındaki oğlu Ebülhayr Mehmed Çelebi’ye nasihatler şeklinde iletmek üzere, 35 bölüm ve 1647 beyitten oluşturduğu manzum Hayriye’sinde, bu eserin tesiri cümlesinden olmak üzere Sünbülzâde Vehbî (ö. 1809)’nin de, oğlu Lûtfullah’ın hayatta izlemesi gereken yolu göstermek üzere 1181 beyitlik nasihatnâme tarzında 1791’de kaleme aldığı Lûtfiye-i Vehbî’sinde, Erzurum Vilâyeti’nin Bayezid Sancağı’na tâbî Diyadin Kazası mal müdürü Muhammed Necmeddin Efendi’nin telif ettiği ve merhum hocam Prof. Dr. Abdülkadir Karahan tarafından tanıtılan 60 sayfalık yazma eserde, çocuk terbiyesi ve bunun gerçekleşmesinde ana-babaya düşen sorumluluk ve dolayısıyla yetim çocukların yetiştirilmesi konusu üzerinde önemle durulmuş bulunmaktadır. Kültürümüz açısından pek değerli olan ve düşünce olarak ortaya konması yanında, önemli ölçülerde uygulamaya geçirilmiş bulunduğundan hiçbir şekilde şüphe edilmemesi gereken bu eserlerle birlikte, bir İslâm devleti olarak Osmanlılarda İslâm Hukuku’nun yetimlerle ilgili prensiplerinin de eksiksiz olarak uygulamada bulunmuş olduğu muhakkaktır. Bir örnek olmak üzere bu çerçevede İslâm Hukuku’nda, “terkedilmiş ya da kaybolmuş olup başkası tarafından bulunan, anne ve babası da bilinmeyen çocuğa” lâkit denmiş, onun korunması ve ilerideki hayatına hazırlanması için kurallar konulmuş olduğunu hatırlamamız yerinde olacaktır.

Bilindiği gibi Osmanlılarda çocuklarla ilgili olarak bilgi sahibi olabileceğimiz önemli tarih malzemelerinden biri de Tereke Defterleri/Kayıtları’dır. Buralarda ölen anne ve babalardan kalan tereke yani mirasın taksimi söz konusu edilmektedir ki, bu sayede ailelerin çocuk sayıları kadar, bunlara ebeveynlerinden kalan malların nasıl tespit edilerek korunduğunu öğrenebilmekteyiz. Dikkat çekici olan husus, babanın ölümü sırasında doğmamış olan çocukların da mirastan eksiksiz olarak faydalandırılmış olduklarıdır. Tereke Defterleriyle ilgili olarak bilinmesi gereken bir diğer konu ise bunların, yalnızca Osmanlı Devleti’nin Müslüman tebaası değil, millet sistemi çerçevesinde kendi cemaat mahkemeleri yanında, adaletine güvendikleri Osmanlı kadısına da hiçbir sıkıntıyla karşılaşmadan ulaşabilmeleri ve işlerini hâlledebilmeleri dolayısıyla, gayrimüslim Osmanlı vatandaşları için de benzer bilgileri içermiş olmalarıdır.

Osmanlılarda çocukların başıboş bırakılmamaları, imkânlar ölçüsünde korunmaları ve gelecekteki hayatlarına en iyi biçimde hazırlanmaları esastı. Çocuk yetimse, babasının ölümü sırasında henüz doğmamış olanlar da dahil mahkeme kendisine, mülkünü idare edebilecek, böylece onu ilerideki hayatında güçsüz olmasını önleyecek bir vasî tayin ederdi. Mahkeme tarafından veya babanın hayatta bulunduğu sıradaki vasiyeti dolayısıyla tayin edilmiş olan vasînin belirli niteliklere sahip, güvenilir bir kimse olmasının gereği açıktır. Vasî, yetimin annesi, anneannesi, babaannesi, amcası, dayısı, teyzesi, halası olabileceği gibi, akrabalık bağı olmayan biri de olabilirdi. Burada önemli olan kendisine belirli bir miras kalan çocuğun ilerideki hayata en uygun biçimde hazırlanması, bu arada mallarının korunmasıydı. Vasîlerin görevleri, küçüklerin büyüyerek “…âkil ve bâliğ ve derece-i rüşde vâsıl olmalarıyla…” son bulur, malları kendisine eksiksiz teslim edilir, bu durum mahkemelerce de kayda geçirilirdi.

Vasîlik uygulaması yalnızca Müslüman yetim çocuklar için söz konusu bir husus değildi. Osmanlı ülkesindeki zimmî (gayrimüslim tebaa) çocukları da aynı kanunî haklardan, kendi dindaşlarından veya Müslüman bir vasînin tayiniyle yararlanabiliyorlardı ki, Şer’iye Sicilleri bu konuda çok sayıdaki örneği içermektedir.

Ebeveynlerden birinin veya her ikisinin ölümü yanında, ayrılık dolayısıyla yuvanın yıkılması hâlinde çocukların bakımı, korunup yetiştirilmeleri ve terbiyeleriyle bir kişi görevlendirilirdi ki, küçük çocukla ilgili belirli hak, yetki ve sorumluk sahibi olan bu görevliye İslâm Hukuku’nda hâdin (hâdine), bu işleme de hidâne (hadâne) denirdi. Böylece çocuğun bedenen ve ruhen sağlıklı yetiştirilmesi hedeflenirdi. İslâm Tarihi’nde daha Hz. Peygamber döneminden itibaren bu alanda zengin bir hukuk doktrini ve tecrübe birikimi oluşmuştur. Osmanlı döneminde hidâne (hadâne) de Müslümanlarla birlikte gayrimüslim Osmanlı tebaası tarafından oldukça yoğun biçimde uygulanmıştır.

Osmanlılarda çocukların evlât edinilmesi (tebennî) de, onların iyi yetiştirilmeleri yönündeki uygulamalardan biri olarak karşımıza çıkar. Bilindiği üzere Müslümanlık öncesinde Türklerde olduğu gibi, Cahiliye Araplarında da bulunan, hattâ İslâm’ın ilk döneminde bir süre muhafaza edilen evlâtlık kurumu daha sonra Ahzâb suresi 4. ayetiyle (Allah evlâtlıklarınızı öz oğullarınız olarak tanımadı) kaldırılmıştır. Bununla birlikte Osmanlılarda evlâtlık kurumu, farklı biçimde ve yeniden düzenlenerek koruyucu aile tarzında şekillendirilmiş, böylece de İslâm Hukuku’na olan zıtlık ortadan kaldırılmıştır.

Osmanlılarda evlât edinme, çocuğun kimsesiz olması veya bizzat anne ve babasının kabul etmesiyle, bakım ve gözetimle sınırlı “manevî evlât” statüsünde olup, evlâtlık edinen ebeveyne vâris olamamaktaydı. Nitekim bu konudaki kayıtlarda, “çocuğun rüşt çağına ulaştığı âna kadar”, “iâneden müstağnî oluncaya kadar” gibi ifadelerle, evlâtlık uygulaması belirli bir zamanla sınırlandırılmış, ayrıca da evlâtlıkların durumu bu ad yanında, “âhiret evlâtlığı, can evlâtlığı, manevî evlâtlık, oğulluk…” gibi isimlendirmelerle de ortaya konmaya çalışılmıştır. Evlâtlık uygulamasında en önemli hedef, çocuğun iyi yetiştirilmesidir. Bir örnek olarak; 20 Kasım 1865 tarihli Hacı Ahmed kızı Şerife Zeyneb’in, beş yaşındaki kızını Ebû Bekir kızı Hatice’ye iâre (ödünç) yoluyla vermesiyle ilgili belgede sebep olarak; “tehzîb-i ahlâk ve teallüm-i âdâb ve maârif… tâlîm-i ârâ ve maârif ve âdâb” yani çocuğun iyi eğitiminin, sebep olarak gösterilmiş bulunmasını hatırlayabiliriz. Osmanlılar döneminde Müslüman Türkler arasında yaygın olan evlât edinme, gayrimüslim tebaa tarafından da benimsenmiştir. Nitekim bu alanda Şer’iye Sicillerinde çok bol malzemenin bulunduğu yapılan araştırmalar sonucu ortaya konmuş bulunmaktadır.

Çocuklarla ilgili olarak icâr-ı sağîr yani yoksul aile çocuklarının zengin ailelere hizmet karşılığında bakılmak üzere, “besleme, ahretlik, manevî evlât” gibi isimler altında verilmesi de Osmanlı döneminde Müslümanların sıklıkla uyguladıkları bir koruyucu aile yöntemiydi. Burada da esas, sevap kazanmak ümidiyle fakir aile çocuklarının ihtiyaçlarının giderilmesi yani Allah’ın rızası olup, asla küçüklerin istismarı değildi. Nitekim çocuğun emeğine karşılık belli bir ücret de takdir edilirdi. Bu uygulamaya konu oluşturanların çoğunluğu kız çocuklarıydı ve genellikle rüşt çağıyla sınırlandırılmışlardı. Diğer bir kısım uygulamalar gibi Osmanlı ülkesindeki gayrimüslimler, icâr-ı sağîr uygulamasını da benimsemişlerdi.

Müslüman-Türk insanının engin şefkat ve merhamet duygusu ile İslâm dininin inananları mutlak kardeş yapan prensiplerinin kaynaşmasının en güzel ürünleri olarak, “menâfii ibâdullaha ait olmak üzere” kurulan vakıflarımız içerisinde, doğrudan olduğu kadar, dolaylı olarak da yetimleri hedef alan çok sayıda örnek bulunmaktadır. Bunlardan bir ikisini hatırlamak gerekirse; Fatih Sultan Mehmed (1444-1446, 1451-1481)’in kurduğu vakıflar içerisinde, Ayasofya Camii ile ilgili görevler ve görevliler sayıldıktan sonra, Padişah’ın bu caminin batı yönündeki kapısı yanında bina ettirerek Daru’t-Tâlim adını verdiği okulu hatırlayabiliriz. Bu okul öncelikle yetim çocuklar, onlardan boş yer kalırsa diğer fakir Müslüman çocukları içindir. Bu husus vakfiyede şu cümle ile ifadelendirilmiştir; “Eytâm bulunur ise talim-i eytâm, bulunmaz ise etfâl-i fukarâ-yı müslimîne talimi ikdâm eyleyip…” Vakfiyeye göre öğretmen, çocukları eğitebilecek yeteneklere sahip olacak ve hizmetine karşılık olarak kendisine, günde altı akçe ücret ödenecektir. Yardımcı öğretmen de çocuklara derslerini tekrar ettirecek, bu sırada onlara şefkatle davranacak, hizmetine karşılık olarak da günde iki akçe ücret alacaktır. Ahlâklı bir kişi kayyım olacak ve temizlik hizmeti yanında, okulun açılıp kapanmasından sorumlu tutularak, günde bir akçe alacaktır.

Fatih Sultan Mehmed, vakfiyelerinin Kalenderhâne ile ilgili kısmında şeyh ve diğer görevlilerin durumlarını ve alacakları ücretleri belirledikten sonra çevredeki fakirlere günde 40, muhtaç misafirlere de 15 akçe sarf olunmasını şart koşmuş, bu arada yetimleri de unutmamıştır. Onlarla ilgili ifadeleri aynen alıyoruz: “Vâkıf-ı kerîmü’ş-şân halledallahü hilâfetehu ilâ-âhiri’z-zemân şart buyurdular ki, rey’-i vakf-ı şeriflerinden makarr-ı serîr-i saltanatlarında sâkin olan eytâma külle yevm yüz akçeden tamam-ı şehrde üç bin akçe sarf oluna. Zeker ve ünsa ebeveynden ârî her yetime nısf-ı dirhemden külle şehr on beş akçe tevzî oluna. Her yetime muvazzaf-ı muayyeni şer’an hidâne dairesinden huruc ve menzil-i istiğnâya vülûca değin verip ol-mertebeden sonra vazifesi yetim-i âhara tevcih oluna ve ita ve intiha payitaht kadısı defterinde mukayyet ve mestur olmağla nâzır-ı vakfın sıdkile hizmeti ındallahi ve’n-nâs mezkûr ve meşkûr ola.”

Kanunî (1520-1566)’nin Süleymaniye Vakfiyesi’nde ise yetim çocuklar için şu satırların yer aldığını görüyoruz: “Ve mekteb-i şerîf-i mestûrda taallüm-i Kur’ân-ı azim eden eytâm-ı zuafânın melbûsâtı husûsiyçün yevmî on akçe verilüp yılda iki defa eytâm-ı mezbûre kifâyet miktarı libâs alı-vireler. Ve her gün iki nevbet fukarâ için pişen aştan ve ekmekten Mektep’te hâzır olan eytâma ve evlâd-ı fukarâya vere ve âdet üzere her ikisine bir çanak aş, bir pare et ve iki ekmek vireler. Ve mektephâneye hasır lâzım oldukça mal-ı vakıftan alı-vireler.”

Padişahlar yanında sıradan müminler tarafından kurulan vakıflarda da yetim çocukların gözetilmesini ön gören dikkat çekici hükümlere yer verilmiş bulunmaktadır. Bir örnek olmak üzere 24 Ekim 1321’de, Hattab bin Sahip Ahmed bin Rahat bin Hattab tarafından Sivas’ta kurulmuş ve günümüz şartlarında bile dikkat çekecek biçimde, yetim çocukların koruyucu aileler yanında yetiştirilmesi yönünde hükümler içermekte olan vakfı gösterebiliriz. Aslında çok geniş bir alanı ve farklı hizmet sahalarını içine alan bu vakıf kurumunda, kimsesiz çocukların bakım ve büyütülmeleri amacıyla koruyucu ailelerin görevlendirilmesinin düşünülmüş olması, yani bakıma muhtaç çocukların ailelerin öz çocuklarıyla birlikte ve bir aile sıcaklığı içerisinde barındırılarak yetiştirilmelerinin istenmesi, böylece küçük yetimlere verilen hizmetin sadece bir barınma ve besleyip büyütme olayı olarak değil, onların millî ve manevî değerlere sahip olarak yetiştirilmelerinin hedeflendiğini göstermekte, şüphesiz bu durumuyla da zamanının çok önünde bir anlayışın uygulamaya geçirilmesine işaret etmektedir.

Yetim çocuklarla ilgili hükümler içeren, sayılanlar haricinde de çok sayıda vakfiye bulunmaktadır. Bunlardan Seyyid Ahmed Ağa kızı Ümmügülsüm Hanım’ın 26 Ağustos 1790’da Tekirdağ’da kurduğu vakfının vakfiyesinde; “...vakıf gelirlerinden her yıl yüz kuruş ayrılarak ramazan ayında, yoksul ve yetim Müslüman çocuklar için yeteri kadar entari, şal, cübbe, fes, yemeni ve pabuç, kuşak, don satın alına. Bu elbiseler bayrama yakın ihtiyaç sahiplerine dağıtılarak, mahzun gönülleri ve hayır duaları alına...” hükmü yer almaktadır. Aynı konu Mehmed Tahir Efendi’nin vakfiyesinde; “...fazla-i mezkûrenin rub’u aslı mal-ı vakfa zam olunup geri kalanın dul hatun, yetim ve yetîmeye, fukarâ-yı Müslimîne bâ-mârifet-i mütevellî, seviyyen tevzî, taksim ve itâ oluna...” şeklinde ifadelendirilmiştir. Bursa’da 1915’te İnegöllü el-Hâc Saffet Bey tarafından kurulan vakıfta ise; şehit düşen askerlerimizin kimsesiz dul kalan iffetli eş ve yetim çocuklarının barındırılması amaçlanmıştır. Burada geliştirilen sistem sayesinde, öksüz kalan çocuklar, annelerinden ayrılarak aile şefkatinden mahrum edilmemektedirler. Kurulan Erâmilhâne’de barındırılan hanımlar ve çocuklarının maddî ihtiyaçlarının karşılanması yanında, eğitim ve terbiyeleri konusuna da özel bir itina gösterilmektedir.

Osmanlı döneminde kurulan ve toplam sayılarının 35.000’in üzerinde olduğu tahmin edilen vakıflar içerisinde, yetim çocuklara yönelik düzenlemeler içeren daha pek çok vakıf kurumunun bulunduğu şüphesizse de, biz son birkaç örnek olmak üzere; Hatice Hatun tarafından 1500’de Bursa’da kurulmuş olan vakıfla; Emir Buharî hazretleri türbesi civarındaki yetim çocukların okutulması için bir okul yaptırıldığı ve bütün masraflarının karşılanmasının öngörüldüğünü, 1570 tarihli Molla Çelebi Vakfiyesi’nde; “…her sene üç yetim kız çocuğuna o sınıftaki kızlar gibi onbin dirhem cihaz masrafı…” verilmesinin kararlaştırıldığını, İstanbul’da 1857 tarihli Zübeyde Hanım Vakfiyesi’nde; “…galle-i merkûmeden be-her sene Şabanü’l-muazzamının evâhirine karîb eytâm-ı fukarâdan sağîr ve sağîrelerden be-herine ikişer yüz guruştan 15 nefer kesâna 3000 guruş îdiyye elbise-bahâ alına…” hükmüne yer verildiğini, Karaçelebizâde Mehmed Efendi’nin İstanbul’da kurduğu 1617 tarihli vakfında da Ramazan Bayramında Müslüman yetim çocuklara elbise ve ayakkabı alınarak giydirilmelerinin şart koşulduğunu, Çakıroğlu Mehmed Bey’in Manisa’da 1908’de kurduğu vakıfla ise okullardaki fakir çocukların ders kitaplarının satın alınmasının, yetim çocukların yiyecek ihtiyaçlarının karşılanması yanında bayram arifelerinde giydirilmelerinin istenmiş olduğunu hatırlatmanın yerinde ve yeterli olacağını düşünmekteyiz.

Osmanlılarda küçük yaştaki yetimlerin korunmasında Avârız Vakıfları ve Sandıkları’nın da önemli işlevler üstlenmiş olduklarını düşünmek durumundayız. Esnaf teşkilâtlarının da kendi aralarında kurmuş oldukları Esnaf Sandıkları bulunmaktaydı ve bunlar çalışamayacak durumdaki mensuplarına yardım ettikleri gibi, ölenlerin aile ve yetim çocuklarının ihtiyaçlarının karşılanmasında da bunlardan istifade edilirdi. Bu vesile ile hatırlanabilecek bir diğer kurum ise Yeniçerilere ait Orta Sandıkları’ydı. Bu sandıklardan, Yeniçerilerin yaralanan veya sakat kalanların ihtiyaçları karşılanır, aynı zamanda da şehit düşenlerin ailelerine ve yetim kalan çocuklarına yardım edilirdi.

Yazımızın başından beri daima sevinerek hatırlayacağımız örneklere yer verdik. Şüphesiz bu durum bizden öncekilerin yaptıklarının tamamının iyi, doğru ve güzel olduğu anlamına gelmez. Maksadımız geçmişin destanını anlatmak değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in kesin emirlerine, Hz. Peygamber’in yol gösterici sünnetine, kaynağını bunlardan alan hukukî düzenlemelere, yine hukukî düzenleme olmaları yanında, gerçek birer şefkat âbidesi vakıflarına ve değişik alanlardaki uygulamalara rağmen Osmanlılar döneminin tamamında, yetim çocuklar konusunda hiçbir sıkıntıyla karşılaşılmamış da değildir. Bu cihan devletinin başkentinde varlıklarını XVII. yüzyıl sonlarından XIX. yüzyıl ortalarına kadar rahatlıkla takip edebildiğimiz Külhanbeyliği Kurumu ve bunun en önemli unsuru Külhanbeyleri, yetim erkek çocuklarla ilgili olarak, yaşadıkları cemiyetin bütününe düşen görevin her zaman da tam olarak yerine getirilememiş bulunduğunun açık kanıtıdır. Bununla birlikte bizim temennimiz bunları unutmamakla birlikte, daha iyi, doğru ve güzele ulaşma, bu yöndeki örneklerin iyice bilinerek özümsenmeleri ve benzerlerinin günümüz şartlarına uydurularak ortaya konmasıdır. Bu küçük makale birkaç okuyucusunun bu yöndeki bilinçlenmesine, mütevazı da olsa katkıda bulunabilirse, görevini yerine getirmiş olacaktır. Çünkü yetim ve bakıma muhtaç çocuklar konusu geçmişte olduğu gibi bugün de güncelliğini korumaktadır, gelecekte var olmaya devam edeceğinde ise hiç şüphe yoktur.