Makale

Mevlânâ'nın Bakış Açısıyla Hayat ve İnsan

Mevlânâ’nın Bakış Açısıyla
hayat
ve insan

Dr. İhsan Kara
Alacakaya Müftüsü

Mevlânâ’nın hayata bakışı

İnsan hayatının anlamı, Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmekle değer kazanır. Allah’ı bilmek (marifetullah), kendini bilmekle başlar. Nitekim gönül ehli “Men arafe nefsehû fekad arafe rabbehû” (Kendini bilen, Rabbini bilir) demişlerdir. İnsanın hayatın anlamını kavrayıp, yaratılış gayesine uygun bir ömür sürebilmesi için nefsini tanıması, hamlıktan kurtulması, pişmesi ve kemale ermesi (insan-ı kâmil) gerekir.

Bu gayeye ulaşmada insanın rehberlere ihtiyacı vardır. Kitaplar, peygamberler ve onların varisleri olan gönül ehli âlimler bizim için en güzel yol göstericilerdir. İşte bu yüce gönüllü, kâmil şahsiyetlerden biri de Mevlânâ Celâleddin Rumî Hazretleri (ö.672/1273)’dir.

Ölümünün üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen onun insanlığa sunduğu mesaj hâlâ tazeliğini korumakta, farklı coğrafya ve kültürlerden olsalar da insanlar bu mesajlarda kendilerini bulmakta, hayatın anlam ve gayesini kavramakta, aydınlık ve güzelliklere doğru yol almaktadırlar. İki bin yedi yılının Unesco tarafından Hz. Mevlânâ’nın sekizyüzüncü doğum yıldönümü münasebetiyle Mevlânâ yılı ilân edilmesinin sebebini de bu mesajlarda aramak gerekir.

Her namazda defalarca tekrar ettiğimiz Fatiha Suresi’ndeki: “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz.” (Fatiha, 5) ayet-i kerimesindeki sırra vâkıf olup, yaratana karşı kul, eşya karşısında hür olma bilincine ulaştığımızda dünya ve ahiret mutluluğuna erişmiş oluruz.

Daha önceki insanlık önderleri gibi Mevlânâ da bu hakikate eriştiği gün kulluk mertebesine erişme sevincini: “Ben kul oldum, ben kul oldum, ben kul oldum…” ifadeleriyle cihana haykırmış ve bu kulluğun anlamını “Bu can bu tende olduğu müddetçe ben Kur’an’ın kölesiyim. Ben Allah’ın seçkin peygamberi Muhammed’in (s.a.s.) yolunun toprağıyım.” (Mevlânâ, Rubailer, II, çev. M.Nuri Gencosman, Kültür Bakanlığı Yay., Ank. 1971, s. 44) ifadeleriyle dile getirerek, sözü edilen kulluğun Kur’anî bir programla ve Allah Resulünün yolu izlenerek gerçekleştirilebileceğini bildirmiştir.

İnsana verilen nimetlerin en başında gelen akıl ve duyular, hayatın anlamını kavramada tek başına yeterli olamaz. Nitekim şair: “Ben aklımdan isterim delâlet, aklım bana gösterir dalâlet” diyerek bu gerçeği ifade eder. Bu sebeple Mevlânâ; “Vehimle akıl mehenk olmadıkça, meydana çıkmaz. Her ikisini de hemen mehenge vur. Bu meheng de Kur’an’dır, Peygamber’in sünnetidir.” (Mevlânâ, Mesnevî, çev. Veled İzbudak, İst. 1953, IV, s.186) buyurarak aklın yaratılış gayesini idrak etme noktasında, Kur’an ve sünnetin ışığına ve rehberliğine ihtiyacı olduğunu belirler.

Mevlânâ’ya göre hayatın anlamını kavrayabilmek için şekil ve sureti aşmak, Hakk’ı ve hakikatı görmek, O’na yönelmek gerekir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. O sadece sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9; Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539) buyurmuşlardır. Nitekim dış görünüşün bir ölçü olmadığını: “Eğer insan sûretle insan olsaydı, Ahmed’le Ebu Cehl müsavi olurdu.” (Mevlânâ, Mesnevî, I, s.82) diyerek dile getiren Mevlânâ Hazretleri, hakikatin nasıl görüleceğini, “Kimin kalbinde kapı açılırsa, gönül semasında yüzlerce güneş görür. Fakat iki parmağını iki gözünün üstüne koy; bir şey görebilir misin? İnsaf et! Sen görmesen de dünya yok değildir. Kusur ancak şom nefsin parmağında. Kendine gel! Gözünden parmağını kaldır da ne istiyorsan gör.” (Mevlânâ, a.g.e., I, s.112) ifadeleriyle açıklar. Yani ona göre, Allah ile insan arasındaki engel ve perde, benliğimiz ve nefsimizdir.

Bu yüzden tasavvuf ehli, “Ölmeden evvel ölmek” (Acluni, Keşfu’l-Hafâ, II, 291, h. no: 2669) düsturunu kendilerine rehber edinerek, ölümden evvel nefsi terbiye ve dizgin altına almayı ilke edinmişlerdir. Nitekim bu konuda “Sen çıkarsan aradan, kalır seni yaradan” denilmiştir.

İnsan, bu dünya hayatında nefis ve şeytanla sürekli bir mücadele hâlindedir. Yaratılış gayesine uygun olarak kimin daha güzel ameller yapıp, en iyi şekilde kullukta bulunacağını tespit için hayatı ve ölümü yaratan Allah, (Mülk, 2) bir imtihan ve deneme sahası olan bu âlemde, insanları bazen korku ve açlık, bazen de mallarını, canlarını ve ürünlerini eksiltip almak suretiyle denemekte ve sabırlı olanları müjdelemektedir. (Bakara, 155)

Bu imtihan ve tecrübeler karşısında sabırla ve namazla Allah’a sığınan (Bakara, 153) kişi, zamanla olgunluk kazanacak ve hamlıktan kurtularak manevî olgunluğa erişecektir. Mevlânâ da dünyayı insanlar için bir olgunlaşma yeri görerek şöyle der: “Ham meyveler ağaca sıkı sıkıya tutunur. Olgunlaşanlar ise ondan ayrılırlar.” (Mevlânâ, Mesnevî, III, s.104) Görüldüğü gibi Mevlânâ dünyayı bir ağacın dallarına, insanı ise o ağacın meyvelerine benzetmektedir. Olgunlaşmamış meyveler ağacın dallarına sıkı sıkıya yapışıktırlar. Kemal derecesine ulaşmamış insan da ham meyve gibi dünyaya sıkıca sarılır, kopmak istemez. Ne zaman ki olgunlaşıp nefsin mertebelerini aşarsa, işte o zaman dünyaya karşı ilgisi azalacak ve ondan kopup ayrılması kolaylaşacaktır. Bu sebeple insanların olgunlaşmak için bu dünyadan başka tutunacakları başka bir dalları yoktur ve bu dünya hayatını iyi değerlendirmeleri gerekir.
Bunun sağlanması için Mevlânâ, zamanın en iyi şekilde değerlendirilmesini, eldeki imkânların en güzel şekilde kullanılmasını ve Allah’ın rızasını kazanmak için her türlü gayretin gösterilmesi gerektiğini ifade ederek şunları söyler: “Yaşadığın zamanın fırsatını elden kaçırmadınsa, vaktin adamı da, genci de, yaşlısı da sensin.” (Mevlânâ, Rubailer, II, s.132) “Sûfi vaktin oğludur. (İbnü’l-vakt: içinde bulunduğu vaktin gereğine göre işlerini en iyi şekilde yapar) Yarın demek yol şartlarına uymaz.” (Mevlânâ, Mesnevî, II, s.11)

Mevlânâ gözüyle insan

Kur’an-ı Kerim’de insan, “kendisine secde edilen,” (Bakara, 34; Hicr, 29; Sâd, 72); “Allah’ın halifesi kılınan,” (Bakara, 30; En’âm, 165) “güzel mizaç ve kabiliyetler verilen,” (İsrâ, 70); “zayıf biçimde yaratılan,” (Nisa, 28); “nankör,” (İbrahim, 34; İsrâ, 67; Hac, 16; Şûrâ, 148; Zuhruf, 15; Adiyât, 6); “aceleci,” (İsrâ, 11); “cimri,” (İsrâ, 100); “tartışmaya düşkün,” (Kehf, 54); “zalim ve cahil,” (Ahzâb, 72); “hırslı,” (Meâric, 19); “rabbine karşı çabalayıp duran,” (İnşikak, 6) ve “en güzel biçimde yaratılan,” (Tîn, 4); gibi hususiyetlerle nitelendirilmektedir. Kur’an ayetleri insanın hem olumlu hem de olumsuz yönlerini ortaya koymakla beraber daha çok ruhî, manevî ve üstün yönlerine dikkat çekmektedir. Bu yönüyle insan bütün mevcudatın en mükemmel yaratılanı, özü ve hakikatıdır (insan-ı kâmil).
Mevlânâ da aynı bakış açısıyla insanı her şeyin özü olarak görmüş ve “insan bir cevherdir, gökyüzü ise ona arazdır. Her şey parçadır, basamaktır, maksat ise insandır.” (Mevlânâ, Mesnevî, V, s.3575) diyerek bütün varlıkların insan ve insana ulaşmak için yaratıldığını, asıl maksadın insan olduğunu beyan etmiştir. Hz. Mevlânâ buradan hareketle “Sana hizmet etmek bütün varlık âlemine farzdır” (Mevlânâ, a.g.e., V, s.3577) diyerek “her şeyi insanın emrine ve hizmetine verdik” (Câsiye, 13) ayetine atıfta bulunarak, bütün varlıkların insana hizmet etmesinin zorunluluğuna dikkat çekmiştir. Nitekim insanın bu âlemdeki yerini ve değerini ifade eden Şeyh Galip’in şu beyiti ne kadar manidardır:

Hoşça bak zâtına kîm zübde-i âlemsin sen,

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.

Mevlânâ genel olarak insanın kendisine ait olan bu değer, kıymet ve hakikatin pek farkında olmadığından yakınarak şöyle der: “Akıl da, tedbir de, fikir de sana kuldur. Böyle iken sen neden kendini ucuza satıyorsun.” (Mevlânâ, a.g.e., V, 3576) Ona göre böyle yüce değerlere sahip bir varlık eğer bunların farkında değilse, bedbahttır ve kendine yazık etmiştir.

İnsanın “ahsen-i takvim” üzere yaratılmasını iki yönüyle ele alan Hz. Mevlânâ, insanın hem maddî hem de manevî olarak en güzel şekilde yaratıldığını söyler. Mevlânâ genel olarak mahlukatı; melekler, insanlar ve hayvanlar olmak üzere üç gruba ayırmaktadır. Melekler tamamen ulvî, hayvanlar ise süflî âleme aittir. Bu sebeple birbirlerinin durumundan haberleri yoktur. Oysa insan her iki alemden de özellikler taşıdığı için hem meleklerin hem de hayvanların durumundan haberdardırlar. Mevlânâ, insanı fizikî âlemle metafizik âlem arasına yerleştirmiştir. İnsanın fizikî âlemle irtibatlı yönü onun hayvanlık yönüdür. Yemesi, içmesi ve nefsî arzuları bu yönünü oluşturur. Manevî yönü ise, onu Allah’la irtibatlandırmaktadır. Bu yönün gıdası ise iman, ibadet, ilim, hikmet ve Allah aşkıdır. (Hamdi Kızıler, “Mevlânâ’ya Göre İnsan ve Değeri”, Tasavvuf Dergisi, yıl 6, sayı 14, s. 473-479)

Sonuç olarak Mevlânâ, insanı hayatın merkezine oturtmuş, onu her yönüyle en mükemmel varlık olarak kabul etmiş, her şeyin insan için yaratıldığını, insanın ise içinde bulunduğu vakti en iyi şekilde değerlendirerek Allah’ı bilmek, O’na kulluk etmek ve O’na ulaşmak uğrunda aşkla ve şevkle gayret göstermesi gerektiğini vurgulamıştır. 2007 yılının dünyada Mevlânâ yılı ilân edilmesini, İslâm’ın nurlu yüzünün Hz. Mevlânâ vasıtasıyla dünyayı aydınlatması olarak görmek mümkündür. İnsanlığın, bütün insanlara gönderilen Kur’an’ın rehberliğine, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) önderliğine ve bütün insanları geniş hoşgörüsüyle kucaklayan Hz. Mevlânâ’nın sevgi ve muhabbetine ihtiyacı vardır.

SPOTLAR

Mevlânâ, insanı hayatın merkezine oturtmuş, onu her yönüyle en mükemmel varlık olarak kabul etmiş, her şeyin insan için yaratıldığını, insanın ise içinde bulunduğu vakti en iyi şekilde değerlendirerek Allah’ı bilmek, O’na kulluk etmek ve O’na ulaşmak uğrunda aşkla ve şevkle gayret göstermesi gerektiğini vurgulamıştır.

İnsan, bu dünya hayatında nefis ve şeytanla sürekli bir mücadele halindedir. Yaratılış gayesine uygun olarak kimin daha güzel ameller yapıp, en iyi şekilde kullukta bulunacağını tespit için hayatı ve ölümü yaratan Allah, bir imtihan ve deneme sahası olan bu âlemde insanları bazen korku ve açlık, bazen de mallarını, canlarını ve ürünlerini eksiltip almak suretiyle denemekte ve sabırlı olanları müjdelemektedir.

Mevlânâ, insanı fizikî âlemle metafizik âlem arasına yerleştirmiştir. İnsanın fizikî âlemle irtibatlı yönü onun hayvanlık yönüdür. Yemesi, içmesi ve nefsî arzuları bu yönünü oluşturur. Manevî yönü ise, onu Allah’la irtibatlandırmaktadır. Bu yönün gıdası ise iman, ibadet, ilim, hikmet ve Allah aşkıdır.