Makale

Din Hizmetlerinde Mevlânâ Yaklaşımı Gönül Dili

Din Hizmetlerinde
Mevlânâ Yaklaşımı
Gönül Dili

Dr. Sâfi Arpaguş
Marmara Üniv. İlâhiyat Fak.

“Ey Hz. Süleyman’a ait kuş dili, gel!
Hangi kuşun sesi gelirse ona göre nağmeler söyle! Allah, sesini kuşlara göndermiştir. Her kuşun nağmesini sana öğretmiştir.
-Cebrî olan kuşa cebir dilinden söyle...
-Kanadı kırılmış olana sabırdan bahset!
-Sabreden kuşu hoş gör, bağışla...
-Ankâ’ya Kafdağı’nın vasıflarını oku!
-Güvercine doğandan korunmasını, sakınmasını hatırlat...
-Doğana hilmi, yumuşaklığı anlat, can yakmadan çekinmesini söyle!
-Çâresiz kalan, nurdan mahrum olan yarasayı nura eş et, nura aşina kıl!
-Kavgacı yaratılışa sahip kekliğe sulh öğret...
-Horozlara sabah çağının alâmetlerini göster...
Hüdhüdden karakuşa kadar bütün kuşlara böylece yol göster...”
(Mesnevî, IV, b. 851-858)

Mevlânâ’nın asırlardır süregelen tesir ve etkileri günümüzde tüm dünyanın dikkatini çekmektedir. Onun anlayışıyla İslâm’ı tanıyan farklı dinlere mensup kimseler Müslümanlığı tercih etmekte, Müslümanlar ise engin sevgi, aşk, hoşgörü ve samimiyet dolu bir dinî yaşantı için onun eserlerini ve düşüncelerini anlamaya çalışmaktadırlar. Bu itibarla Mevlânâ anlayışı, modern dünyada yanlış ve olduğundan farklı algılanma problemi yaşayan İslâm inancına sahip fert ve toplumlar için önemli bilgiler, yaklaşım ve metodlar taşıyan bir anlayıştır. Şüphesiz, İslâm inanç esaslarının, ibadet, ayin ve merasimlerin mânâ, şekil ve sunuluşları, bu inanç ve amelle birlikte İslâm ahlâkının fert ve toplum hayatına katkılarını insanımıza ve insanlığa sunma vazifesi ve amacına sahip din hizmetlisi için de onun yaklaşımından alınacak önemli unsurlar olacaktır. Çünkü Mevlânâ da bu gayeye hizmetle hayatını geçirmiş, örnek bir yol gösterici, insanları iyiye ve hayra davet eden düşünce ve yaşayış itibariyle din hizmetlerinde oldukça başarılı bir rehberdir. Mevlânâ din hizmetlerine, vaaz ve nasihate başlamasını şu şekilde dile getirir:
“Fâzıl, muhakkik, akıllı, uzak görüşlü ve derin düşünceli insanlar yanıma geldikleri zaman onlara gerçek, nâdir, nefis ve ince şeylerden bahsetmek için ilimler öğrendim, zahmetler çektim. Allah da böyle istedi. Bütün o bilgileri burada topladı ve o zahmetleri buraya getirdi. Böylece beni bu işlerle uğraşmak zahmetine de burada soktu.” (Fîhi Mâfîh, s. 117)

Mevlânâ, yetiştiği ilmî ve tasavvufî çevrede gelenek olarak din hizmetlerine aşinalığını, çevresinde hatiplik ve vaizlik hizmetlerinin varlığını, kendisinin de bütün ilmî ve tasavvufî birikimindeki asıl maksadın vaaz, nasihat, ders vermek ve kitap telif etmek gibi irşada yönelik olduğunu belirtmektedir.
İrşadı ile çevresindeki insanları iyi ve güzele, hayır ve itaate çağırmakta olan Mevlânâ, onlarda bulunan kötü ve şer olarak nitelendirilebilecek davranış ve fiilleri de zehire benzetmektedir. Mevlânâ söz ile irşaddan daha çok, amel ile irşadı hedeflediğini, ancak bunun da pek kolay olmadığını söyler. Aslolanın amel olmasına rağmen amelden çok söze rağbet olmasından sözlü anlatıma ehemmiyet verip onda yoğunlaştığını da şöyle ifade etmektedir:
“Nerede amel ehli, hani amel isteyen? Gelsin de ona ameli göstereyim. Sen şimdi söz istiyorsun ve bir şey duymak için kulak kesilmişsin. Eğer söylemeyecek olursam üzüleceksin. Amel iste, biz de sana amel gösterelim. Bu dünyada ameli gösterebileceğimiz bir mert istiyoruz. Amele müşteri bulamayıp, söze bulduğumuzdan sözle meşgulüz..” (Fîhi Mâfîh, s. 118)
Mevlânâ; söz, nasihat ve vaazlarında güzelliğe önem verir. Çünkü; “Güzel sözler Allah’a yükselir, O sözleri de yararlı iş yükseltir.” (Fâtır, 10) ayeti onun bu hususta rehberidir. Vaaz, nasihat ve halkı irşadda başarının Cenab-ı Hakk’ın iradesine boyun eğmekte olduğunu, O’nun rızası yönünde hareket ederek başarılı olmanın kendisini mutlu ettiğini söyler.

“Çünkü sözü Allah söylerse, o söz gittiği yeri diriltir ve büyük tesirler yapar. “Onu atan sen değilsin, onu Allah attı.” (Enfâl, 17) buyurulduğu gibi Allah’ın yayından fırlayan bir oka hiçbir siper ve zırh engel olamaz. İşte bu yüzden sevinçliyim.” (Fîhi Mâfîh, s. 324)

Cenab-ı Hakk’ın Yüce kitabını her türlü söze kaynaklık etmekte ilk sıraya koyan Mevlânâ yine bu fikrini teyit ederek şu şekilde bir teşbih ile konuya açıklık kazandırmaktadır:

“Bizim sözümüz bir suya benzer. Bu suyu subaşı akıtır. Su kendisini subaşının hangi çöle akıttığını nereden bilsin. Hıyar tarlasına mı? Lahana tarlasına mı? Yoksa soğan tarlasına mı? Veya bir gül bahçesine mi? Şu kadarını bilirim ki, su çok geliyorsa orada kurak yerler fazladır. Az gelirse, sulanacak yer ufak bir bahçe veya dört duvarla çevrili küçük bir yerdir.” (Fîhi Mâfîh, s. 169)
Söz, nasihat ve irşadın ilâhî füyûzâta bağlı olduğunu, Allah’ın her insan ve toplum için ihtiyaca göre mürşid ve eğiticiler vereceğini, onların da Allah’ın onlara vereceği söz, nasihat ve irşad kudretiyle mütenasip vazifeler ifa edecek olduklarını anlatmaktadır. Bu noktada fert ve toplumun istek ve ihtiyacını da göz önünde bulundurarak, “Allah hikmetini, dinleyenlerin himmetleri ölçüsünde vâizlerin diline telkin eder.” (Mesnevî, VI, 1659) kelâmını hatırlatan Mevlânâ; “Ben kunduracıyım; deri çok da olsa ayağın büyüklüğüne göre keser, dikerim.” (Fîhi Mâfîh, s. 169) demektedir. Bu şekilde ifade etmek istediği husus, din hizmetlerinde, vaaz, nasihat ve irşadda, muhatabın durumuna göre hareket etmenin din hizmeti gören, bu konuda halka rehberlik eden kimseler için elzem olduğu umumî kaidesidir.

Mevlânâ, Cenab-ı Hakk’ın yarattığını eşsiz, örneksiz olarak yarattığını ve üstada tabi olmadığını belirtir. Ondan başka bütün mahlukat, hem sanatında, hem sözünde üstada tabidir, örneğe muhtaçtır. (Mesnevî, I, b.1630-1631) Bu örnek de Kur’an-ı Kerim’de açıkça ifade edildiği üzere, Hz. Peygamber’den başkası değildir. Çünkü, “Allah’a ve ahiret gününe inananlar için Hz. Peygamber üsve-i hasene (en güzel örnek) dir.” (Ahzâb, 21) Bu sebeple Mevlânâ insanlara yol gösterici olan ve vaaz edenlerin usul ve âdâb bakımından da Hz. Peygamber’in yolunu takip etmelerinin ve onun sünneti ve hadisleri ile vaaz ve nasihatte bulunmalarının gerekliliğini ortaya koymaktadır.

“Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim!

Hz. Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum!
Biri benden bundan başkasını naklederse,

Ondan da şikâyetçiyim, o sözden de şikâyetçiyim!”

Hz. Peygamber’in; “İnsanlarla, onların akılları nispetinde konuş” buyurmuştur. (Fîhi Mâfîh, s. 160) İnsanın akıl ve idrakinin üstündeki hadiselere ve sözlere karşı tavır alacağı gerçeğinden hareketle bu hadise yorum getiren Mevlânâ, vaaz ve nasihatte muhatabın seviyesine göre muamelenin gerekliliğini; “Halka, kendi aklınız miktarınca değil, onların akılları miktarınca söz söyleyin ki, Allah’ı ve peygamberi inkâr etmesinler.” (Mesnevî, IV, b. 2577) şeklinde ifade etmektedir. O, bu yorumu ile, halkın kaldıramayacağı nispette latif ve müteâl hakikatleri onlara mümkünse anlayabilecekleri bir tarzda anlatmayı, bunda bazı zorluklarla karşılaşılması durumunda da onların idrakini zorlayarak onları inkâra sevketmemek için bu tür konuları onlara anlatmamayı tercih etmektedir. Hatta ona göre bu hizmetin olmazsa olmazı, insanın çocuklarına karşı davranışlarında olduğu gibi, şefkat ve merhamet temaları taşımasıdır.

Muhatabın genel yapısının, ihtiyaç ve her türlü seviyesinin dikkate alınması gereklidir. Yoksa maksat hasıl olmaz. Ona göre, Yahûdi’ye İncil okumak, ... sağırın yanında kopuz çalmak gereksizdir ve abesle iştigaldir. (Mesnevî, III, b. 3200-3203) Bu yolda muhatap, zaman ve zeminin gereğine dikkat etmeyen her yaklaşım, “Sağırın yanında tanbur çalmak, Yusuf (a.s.)’u bir âmâ ile bir oda ya koymak, ya da hastaya şeker sunmaktır. (Rubâîler, s. 200) Çünkü, güzellikler kendilerini görecek göz, sevecek gönül ararlar. Güzel sözlerin de güzelliği duyacak kulaklara, hatta gönüllere ihtiyacı vardır. Hangi sazın nağmeleri sağırlar, ya da hangi gül veya misk kokusu burunları koku almayanlara hitap edebilir ki?

İnsana yakışan; tevazu sahibi ve alçak gönüllü olarak, benlik davasına, kibir ve gurura kapılmadan Hakk’a kul olmaktır. Söz samimî ve sözüyle hemhâl olmuş bir ağızdan çıkmış olmalıdır. Çünkü sözde samimiyet ve içtenlik olmadığı sürece ne kadar parlak ve parıltılı olursa olsun, cansız ve ruhsuz kalmaya mahkumdur. (Mesnevî, V, b. 2480-2483)

Vaaz, nasihat ve irşadda aslolan bir diğer hususun da muhataba “yumuşak söz” ile muamele olduğunu ifade eden Mevlânâ’nın bu konudaki dayanağı da hiç şüphesiz Kur’an-ı Kerim’in irşad için tavsiye ettiği usûl ve metottur.

“Ey Musa, zamane Firavununun tapısında yumuşak söz söylemek gerek. Kaynayan yağın üstüne su dökersen ocağı da yıkarsın, tencereyi de. Yumuşak söz söyle ama sakın doğrudan gayri bir şey söyleme. Yumuşak sözlerle vesveseler satmaya kalkışma!” (Mesnevî, IV, b. 3815-3817)

Yaşantı ve hâl ile irşadın önemine inanan ve bunu her fırsatta ifade etmekten kaçınmayan Mevlânâ, Hz. Osman’ın ilk halifeliğindeki hutbesi olarak kaydedilen bir hadiseyi anlatır ve; “İşle öğüt veren, sözle öğüt verenden yeğdir.” (Mesnevî, IV, b. 487) buyurur.

“Hz. Osman (r.a.) halife olunca minbere çıktı. Halk: “Acaba ne buyuracak?” diye bekliyordu. O sustu ve hiçbir şey söylemedi. Sadece halka baktı ve onlarda öyle bir hâl ve vecd hâsıl etti ki, artık dışarı çıkacak halleri kalmamıştı.” (Fîhi Mâfîh, s. 202-203)

Dilin gücünü bilen ve yerinde kullanılmadığı zaman sebep olabileceği afetlere değinen Mevlânâ’ya göre, bu dil, çakmak taşına benzer. Mânâsız yere, lâf olsun diye çakmak taşlarını birbirine vurmamak gerekir. Zira ortalık karanlık her taraf da pamuk doludur. Pamuk arasında kıvılcım nasıl olur? Zalimler, gözlerini kapayıp, söyledikleri sözlerle bütün âlemi yakmış kimselerdir. İnsan şeker gibi söz söylemek isterse sabretmeli, haris olmamalıdır. (Mesnevî, I, b.1593-1596,1600) Mevlânâ bu hususta dikkatli ve kontrollü olmayı tavsiye etmektedir. Bu sebeple insan sözünü tartarak söylemelidir. Ağızdan çıkanı kulağının duyması gerekir. Yoksa;

“Ağızdan bir kere çıkan söz, bil ki yaydan fırlayan ok gibidir. Oğul, o ok gittiği yerden geri dönmez, seli, baştan bağlamak gerek. Sel bir kere coşupta etrâfı kapladıktan sonra dünyâyı harap etse şaşılmaz!” (Mesnevî, I, b. 1158-1160)

Mevlânâ için nasıl ve ne tür konuşulduğu kadar kiminle muhâtap olunduğu ve kimin meclisinde konuşulduğu ve konuşulan sözlerle neyin amaçlandığı da son derece önemlidir. İkbâl maksadı ile söylenilen sözler ve konuşulan kimselerin onun nezdinde pek değeri yoktur. Çünkü beklentilerle yapılan konuşma ve sohbetin muhatabın istediği mecraya kayacağı, onun arzu ve isteklerini dile getirebileceği endîşesi Mevlânâ’yı son derece rahatsız eder. Hak ve hakikatten uzaklaşma endişesi onu böylesi birlikteliklerden ve sözlerden kaçınmaya sevketmiştir. (Fîhi Mâfîh, s. 15-16)

Din hizmeti sunan, halka ve topluma rehberlik eden kimseler başarı için, ilâhî hakikatlerden elde ettikleri güzelliklerden insanlara bir damla sunabilmek için olanca gayretleri ile çabalamalıdırlar. Fert ve toplum hayatının gelişmesi ve insanın yaratılış gayesinde yol alabilmesi için güzel olan her yolu denemeli, insanımızı burada sadece içlerinden birisinin düşüncelerine yer verebildiğimiz Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Velî gibi gönül insanlarının metodları ve söylemleri ile ebediyet yolculuğuna hazırlamalıdırlar.

Bütün bu anlatılanlar göstermektedir ki, din hizmetinde önemli olan hususların başında söz, mahiyeti, kullanım ve muhtevası, bu konuda mihrap, minber ve kürsülerde hizmet verme gayretinde olan kimselerin hâl, davranış ve yaşantıları, oldukça önemli bir yere sahiptir. Sekiz yüz yıldır “Ezel ve ebed sultanı” nın ayağının tozu olarak insanlığın irşadı ve insanlığını idrak için gayret sarfeden ve günümüzdeki hadislerin de muvaffakiyetine delil olduğu Mevlânâ gibi başarılı bir örnekten hareket edecek olursak “Gönül adamı” olmak gibi bir misyon ve vizyonlarının olması da muvaffakiyet için elzemdir.

“Her gün bir yerden göçmek, her gün bir konağı bırakmak; akarsu gibi donmamak ne hoş!

Dün geçti, düne ait söz de dün gibi geçti-gitti; bugün yeni bir söz söylemek gerek!” (Dîvân-ı Kebîr)

SPOTLAR

Din hizmeti sunan, halka ve topluma rehberlik eden kimseler başarı için, ilâhî hakikatlerden elde ettikleri güzelliklerden, insanlara bir damla sunabilmek için olanca gayretleri ile çabalamalıdırlar.

İnsana yakışan tevazu sahibi ve alçak gönüllü olarak, benlik davasına, kibir ve gurura kapılmadan Hakk’a kul olmaktır. Söz samimî ve sözüyle hemhâl olmuş bir ağızdan çıkmış olmalıdır. Çünkü sözde samimiyet ve içtenlik olmadığı sürece ne kadar parlak ve parıltılı olursa olsun, cansız ve ruhsuz kalmaya mahkumdur.