Makale

Vefatının 50. Yılında YAHYA KEMAL

Vefatının 50. Yılında
YAHYA KEMAL
Mustafa Özçelik

Yahya Kemal Beyatlı, Türk edebiyatının en önemli şairlerinden biridir. Fakat onu sadece “şair” kimliğiyle ele almak yeterli bir tanımlama olmaz. O, aynı zamanda bir “fikir adamı” kimliğiyle de önem taşır. Onun fikir hayatımız içinde yerini belirleyebilmek için öncelikle yaşadığı dönemin şartlarına bakmak gerekmektedir.

Yahya Kemal, Müslüman-Türk medeniyetinin gerileme ve çöküş sürecine girdiği bir dönemde yaşadı. Avrupa ilim ve teknolojide geldiği seviye itibariyle çok güçlenmiş ve bu gücünü diğer milletler üzerinde bir baskıya dönüştürmüştü. O dönemdeki aydınlarımız bu güç karşısında ezilmişlik psikolojisiyle kendi toplumlarına ve değer yargılarına yabancılaştılar. Halk ise bir anlamda kendini koruma içgüdüsüyle içine kapandı.

Yahya Kemal de ilk gençlik yıllarında yönünü batıya çevirenlerden biriydi. Ona göre kendi ülkesi bir “cehennem”, batı ve bilhassa Paris bir “cennet”ti. Paris’e gitme arzusuyla yanıp tutuşan Yahya Kemal sonunda bu arzusunu gerçekleştirir ve Paris’e kaçar. Artık kendince ilim, kültür, sanat ve medeniyetin başşehrindedir.

Yahya Kemal’i Paris’te önce bir Jöntürk olarak görürüz. O da diğer Jöntürk hareketi mensupları gibi Osmanlı devletine karşı bir tavır içindedir. Devletine karşı bu yabancılaşma onu çok geçmeden sosyalist hareketin içine iter. O yıllarda Paris’te kilise ve din düşmanlığı zaten had safhadadır. Artık karşımızda bize ait değerlere düşman bir Yahya Kemal vardır.
Fakat çok geçmeden gittiği yolun yanlışlığını anlamakta gecikmez. Kaydolduğu Siyasal Bilgiler okulunda bilhassa tarih konusunda söylenenler ona yeni bir bakış açısı kazandırır. Olup bitenleri ve kendini sorgulamaya başlar. Bu okulda bilhassa Albert Sorel onu bu anlamda oldukça etkileyen bir isimdir. Yahya Kemal, onun derslerinde anlattıklarıyla her ferdin bir tarihe mensup olduğunu ve bunu istese de inkâr edemeyeceği gerçeğiyle karşı karşıya gelir. Yine hocalarından Camilia Julien’in “Fransız milletini bin yılda Fransız toprağı yarattı.” cümlesinden çok etkilenir. Kendisine hayatını tümüyle değiştirecek şu soruyu sormak durumunda kalır: “Acaba bizi de 1071’den sonra yerleştiğimiz Türkiye toprakları mı yarattı?”

Böylece fikir plânında bir değişim ve dönüşüm sürecine giren Yahya Kemal, yoğun bir şekilde tarih okumalarına başlar. Selçuklu ve Osmanlı tarihini okur. Kendimize dönük ilgisi bununla da sınırlı kalmaz. Çünkü tarih denilen mesele, sadece savaşlardan ibaret bir hadise değildir. Tarih yapan bir millet bu süreç içerisinde bir kültür, sanat ve medeniyet inşasını da gerçekleştirmekte ve bütün bu oluşumların temelinde ise “dinâ inanış” bulunmaktadır.

Yahya Kemal’i bundan sonra meselâ Bergson’la mistik bir hassasiyet dünyasına girmiş, Heredia, Rimbaud, Cladel gibi şiir ustalarıyla klâsik olana yönelmiş ve sonuç olarak bin yıldır Anadolu’da kurmuş olduğumuz medeniyetin sırlarını keşfe hazır bir ruh hali ve gayreti içinde görürüz.

Yahya Kemal’in “aslına dönüş” olarak özetlenebilecek bu değişimi onun tefekkürle, görüp yaşadıklarından elde ettiği sonuçlarla yakından ilgilidir. Aklı, sezgisi, Batı’da gördükleri üzerindeki tefekkürü gerçekleri anlamasında oldukça etkili faktörlerdir. Fakat tam bu noktada çocukluk döneminde yaşadığı şehir ve aile ortamının da o döneminde kendisine kazandırdığı değerlerin de hatırlanması gerekir. Çünkü Paris’te değerlerimize karşı en şiddetli düşmanlığı yaşadığı zamanlarda bile onun şuuraltı ona sürekli olarak doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği Üsküp’ü ve bilhassa annesini hep hatırlatmıştır. O yıllarda Üsküp tıpkı Bursa gibi, Edirne ve İstanbul gibi karakteristik bir Türk İslâm şehridir. Bu değerlere göre hayatın yaşandığı bir yerdir. Annesi ise dindar bir kadındır ve oğluna o yaşlarında belli değerleri kazandırmıştır. Bu yüzden Yahya Kemal’in öze dönüş macerasında bu iki unsurunu da çok önemli olduğunu belirtmek gerekmektedir.

Burada önemli olan bir husus da Yahya Kemal’in Türk musikisine karşı duyduğu sevgidir. Denilebilir ki onun hafızasında Üsküp’ü ve annesini onların şahsında memleketine aidiyet duygusunu diri tutan asıl unsur musiki olmuştur. Yanından hiç ayırmadığı Tanburi Cemil Bey’in plâkları ona sadece sanatsal anlamda bir haz vermemiş, nağmeleriyle onu memleketinin iklimine taşımıştır. Kendisi bu yüzden sonra da şöyle diyecektir. “Ben memleketime bu plâkların açtığı kapıdan girdim.”

Şiiri için de çok önemli bir unsur olarak kabul ettiği musiki, ona göre şiirin hemşiresidir. Şiir, ancak musiki ile var olabilir. Her mısra bir musiki cümlesi olmalıdır. Bu ve bunlara benzer telâkkiler sadece şairane bir tutumla ilgili değildir. Musiki, bunların aynı zamanda ötesinde olan bir şeydir. Çünkü, ondaki ahenk, kullanılan saf Türkçe, her mısra ve her nağme ile dile getirilen, ihsas ettirilen duygular bir milletin millet oluşunu sağlayan unsurlardır. Musikiye bu ölçüde önem veren Yahya Kemal nitekim büyük bestekar Itrî için yazdığı şiirinde şöyle diyecektir:

“Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden”
Yahya Kemal’in öze dönüş hikâyesinde tek etkili unsur musiki değildir elbette. Tarihsel hakikatimizi din, dil, sanat bütünlüğü içerisinde idrakin önemli olduğunu düşünen Yahya Kemal, musiki kadar mimariye de çok önem vermiş, nasıl musikide nağmeleri sadece fizikî manada bir ses olarak görmeyip ötesine geçmişse, mimarî yapıları da taş yığını olmanın ötesinde idrak ederek onlarda gizlenen yahut sembolleşin manayı keşfetmeyi başarmıştır. Bu yüzden meselâ camilerimiz onun şiirlerinde bütün bu anlam zenginliği içerisinde sıkça yer almışlardır. Sadece “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri bile tek başına bu hakikatin çok estetik bir ifadesidir. Bir şiir olmanın ötesinde bir medeniyetin, bir hayatın, bir değerler dünyasının tablosudur. Şu mısralar böyle bir şuurun ifadesidir:

“Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla buğün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!”

Yahya Kemal, değerlerimize düşman olarak gittiği Paris’ten bu değerlerin savunucusu biri olarak dönecek ve hayatının sonuna kadar bu değerleri, şiirleri ve yazıları vasıtasıyla genç nesillere benimsetme gayreti içerisinde olacaktır. Bu, şu açıdan da son derece önemlidir. Çünkü onun Türkiye’ye dönüş yıllarında da ülkedeki sancılar bitmemiştir. Mesela bir ara Klâsik Türk musikisi yasaklanmıştır. Dinî değerlere karşı bir kayıtsızlık hatta düşmanlık söz konusudur. İşte Yahya Kemal, böylesi şartlarda şiir ve yazılarıyla yolunu arayan gençlere, aydınlara bir ufuk açmış, önderlik yapmıştır. Onu bir fikir adamı olarak görmek isteyişimizin asıl sebebi işte budur.

Diyebiliriz ki; Yahya Kemal’in şiir ve yazılarını okuyanlar her mısrada ve her cümlede Anadolu’da kurulan Türk-İslâm medeniyetinin bir yönüyle karşılaşırlar. O, nasıl Tanburî Camil Bey’in bir parçasıyla memleketine girebilmeyi başarmışsa, bu devirde de benzer durumları yaşayan gençler, aydınlar meselâ bir “Mohaç Türküsü” ile askerî akınlarımızın gerçek mahiyetini, “Açık Deniz”le Balkan’da kurduğumuz medeniyetin bu toprakları nasıl “Evlâd-ı Fatihan” beldesi haline getirdiğini, “Bir Tepeden” şiiriyle İstanbul’da gizlenen manayı, “Kar Musikileri” ile tabiatın kendi lisanınca insana söylediklerini, “Rindlerin Akşamı” ile ölümün bir yokluk olmadığını anlama imkânı bulabilirler. Bu bakımdan Yahya Kemal, bu topluma her zaman söyleyecek sözü olan bir şairimiz, bir fikir adamamızdır.