Makale

Bir Şehir İnşa Edilirken

DİN VE HAYAT

Bir Şehir İnşa Edilirken

Suavi Kemal YAZGIÇ

“Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir.”
İsmet Özel
ŞEHİRLER sadece tuğla, demir ve harçla kurulmaz. Şehirleri betonarme yığınından ayıran şey, şiirdir, edebiyattır, musikidir… Bütün bu sanatlarla uğraşırken insan hayatını da güzelleştirir yaşadığı şehri de. Güzel bir şehirde yaşayan insan, güzel bakar, güzel hisseder, güzel konuşur. Böylece biz şehirleri inşa ederken aynı zamanda kendimizi, kimliğimizi de inşa etmiş oluruz.
Mimar ustalığını şehrin dokusuna, siluetine işlerken şair de mısralarıyla o şehrin ruhunu inşa eder. İstanbul’u İstanbul yapan Mimar Sinan kadar, şair Nedim’dir de…
“Bu şehr-i stanbul ki bî misl ü bahâdır
Bir sengine yek pare Acem mülkü fedadır”
diyerek İstanbul’un paha biçilmezliğine işaret eden şair, aynı zamanda şehrin kıymetini de artırır. Necip Fazıl ise “Canım İstanbul” derken İstanbul’un güzelliğine kendi ruhundan da bir şeyler katar ve böylece şehri şiirle yeniden kurar. Tanpınar, “Bursa’da Zaman”ı yakalarken Yahya Kemal Beyatlı “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nı yahut “Kocamustafapaşa”yı şiirleştirirken, Orhan Veli İstanbul’a kulak verirken şehirden aldıklarından fazlasını şehre kazandırırlar.
Zaten şair olsun ya da olmasın her şehirlinin yapması gereken de bu değil midir? Şehirden aldığımızdan daha fazlasını ona vermek değil midir yapmamız gereken? Çünkü şehre kattığımız her değeri aslında kendimize vermiş oluruz.
Bizim sorumluluğumuz şehirleşmede değil insanda olmalıdır. İnsan meselesini, kültür, tarih, dil, kimlik meselelerini çözmeden şehirleşme sorunlarının çözülebileceğini düşünmek; şehri insanların inşa ettiği yapılardan ibaret görmek demektir. Bu da hiçbir derde şifa olmaz. Şehirle insan; insanla kültür, kültürle tarih arasındaki karşılıklı ilişkiyi çözmeden ve şehirleşme sorunlarına bu perspektiften yaklaşmadan atılacak adımlar çözümün değil tam tersine sorunun bir parçası olur. Sorumluluklarımızın ne olduğu fikrine varmanın yolu bizim kim olduğumuz sorusunun yanıtı bulunmadan verilemez. Bu soru yanıtlandıktan sonra da çözümün önündeki bütün hacet kapıları bir bir açılır. Sorunlarımıza ve sorumluluklarımıza sahip çıkmanın ve çıkmaz sokak sanılan nice sancılı problemi birer avantaja, enerji kaynağına, fırsata çevirmenin yolu da ancak böylesi bir mesainin ardından gelir. Bu mesainin bereketi için tarihi, geçmişte kalmış olaylar ve vefat etmiş insanların hayat hikâyeleri olarak değil, içinde yaşadığımız bir büyük okyanusu tanır gibi okumak gerekir ki bu durumu Yahya Kemal Beyatlı’nın deyişiyle “kökü mazide bir ati” olarak da isimlendirmek mümkündür. Nurettin Topçu geleceğimizi inşa edecek gençlerimizde olması gereken özellikleri ve bu gençlerin taşıması gereken sorumluluğu şu sözlerle özetler: “Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir. Yarınki Türkiye’nin kurucuları, millet ve cemaat uğruna fedakârlıklar kabullenenlerin artık bulunmadığı cemiyetimizde, muhtelif simada insanları şahıslarında birleştireceklerdir. Onlarda Yunus Yavuz’la birleşecek; Sinan Akif’e uzanacak; Ebu Hanife Hüseyin Avni’yi tebrik edecektir ve onların eseri olacak yarınki Türkiye, şu temellerin üstünde kurulacak: Anadolu’nun toprağından kaynayan bir kan, cemaat için harcanan emek, bin yıllık bir tarih, otoriteli bir devlet ve ebedi olduğunu inanmış bir ruh.”
Nagehan ol şara vardım
Ol şarı yapılır buldum
Ben dahi yapılır oldum
Taş u toprak arasında

Hacı Bayramı Veli’den alıntıladığım bu dörtlük, şehir-insan ilişkisini iki yönlü açıklıyor. İnsanlar tarafından inşa edilen şehir, aynı zamanda da insanların kültürlerini, sosyal hayatlarını ve ekonomilerini biçimlendirir. Nasıl insanlar yaşadıkları şehirleri şekillendiriyorsa, şehirler de zamanla insanları şekillendirir. Şehirler bu yönleriyle içlerinde yaşayan insanlar için birer görünmez üniversitedir.
Şehirlerde fikirler kök salar, bilgiler artar, görüşler değişir. Şehir, insanın doğaya verdiği bir şekildir. Şehirleşme ise sadece bina, yol ve köprü inşaatından ibaret maddi bir faaliyet değildir. Şehirler; kültürün, yaşayışın, inançların şekle bürünmüş halleridir. Bu yüzden de şehirler kendilerini inşa eden insanları yansıtan bir büyük aynadır. Her medeniyetin farklı bir şehir anlayışı vardır. Şehri oluşturan kurumlar, bu kurumlara verilen önem medeniyetten medeniyete farklılık gösterir. Bu sebeple aynı medeniyetin bütün şehirleri temel özelliklerde birbirlerine benzerler. Sadece geniş caddeler açmak, bulutlara ulaşan gökdelenler inşa etmek ve binaları dolduracak kalabalıkları toplamak bir yerleşim birimini “şehir” yapmaya yetmez. Şehir benliklerimizin toplamı bir bizlik duygusudur aynı zamanda. Bu yüzden de şehirle ilgili her sorun, bizim sorumluluğumuzdadır. Şehre verdiğimiz önem ve şehir için harcadığımız emek kendimiz için de bir kazançtır.