Makale

Kalemler Burak Sayfalar Refref OLUNCA

Kültürsanatedebiyat

Kalemler Burak Sayfalar Refref OLUNCA

Yrd. Doç. Dr. Musa TOZLU
Giresun Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi

Miraç, iki bölümden meydana gelmiştir. Burak eşliğinde Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gidilişe gece yürüyüşü anlamında isra, oradan göğe yükselmeye de miraç denilir.

Sözlüklerde göğe çıkma, yukarı çıkma aracı ve merdiven gibi anlamlara gelen miraç, terim olarak ise Hz. Peygamber’in hicretten bir yıl önce Recep ayının 27. gecesi, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gidişini ve oradan da göğe yükselmesini ifade eder. Kur’an-ı Kerim’in 17 ve 53. sureleri olan İsra ve Necm’de bu olaydan bahseden ayetler vardır. Ayrıca birçok hadis-i şerifte de o gece yaşananlarla ilgili ayrıntılı bilgilere yer verildiği görülür.
Mevlit, regaip, miraç, berat ve kadir gibi mübarek gün ve gecelerin birtakım faaliyetler tertip edilerek tören, şenlik hatta bayram havası içerisinde kutlanılması; ilk zamanlardan bugüne kadar İslam coğrafyasında varlığını muhafaza ettirmiştir. Osmanlı Devleti’nde ise, II. Selim döneminde (1566-1574) camilerin kandillerle süslenmesinden dolayı kandil adını alan bu mübarek gecelerin kutlanılması ayrı bir önem arz etmekteydi. Mevlit ve Kadir geceleri devlet erkânının en üst seviyede katılımıyla ve son derece ihtişamlı bir şekilde icra edilirken; Regaip, Miraç ve Berat geceleri daha sade törenlerle kutlanılırdı. Bu durumun sebebi olarak ikinci gruptaki geceler hakkında farklı rivayetlerin olması gösterilebilir. Osmanlı Devleti’nde Miraç Gecesi’ndeki faaliyetlerin gelenek haline gelmesi, 1577’de III. Murat’ın fermanı ile olmuştur. O gece camiler ve minareler aydınlatılırken şehirdeki büyük camilere de mahyalar asılırdı. Gündüzden temizlenen camilere akşam ezanından sonra cemaat toplanmaya başlardı. Yatsı namazından önce konusu miraç hadisesi olan vaazlar verilir, namazdan sonra da mevlit ya da miraç mucizesinin anlatıldığı edebî eserlerin genel bir adı olan Miraciye okunurdu. Bunlardan biri okunmayacaksa hafızların okuduğu aşırları dinleyen cemaat ya evine döner ya da nafile namaz kılardı. (Metin Akar, Türk Edebiyatında Manzum Miʽrâc-nâmeler, s. 83.)
Klasik Türk edebiyatında Hz. Peygamber’in miraç mucizesinin konu olarak ele alındığı eserlere Miraciye ya da Miraçname denilmektedir. Daha çok kaside ve mesnevi nazım şekilleriyle yazılmışlardır. Nat ve mevlit gibi Hz. Muhammed (s.a.s.) sevgi ve övgüsüne bağlı olarak teşekkül eden ve oldukça rağbet gören edebî türlerimizdendir. Miraciye ya da Miraçnamelerin Recep ayının 27. gecesi camilerde ve özel dinî toplantılarda, tıpkı mevlitler gibi musikisiz olarak makamla okunması eski geleneklerimizdendir. Makamla okuma işini yapanlara ise miraçhan denilmekteydi. Bu tür Miraciyeler içinde Nayi Osman Dede (öl. 1729)’nin miraciyesi oldukça meşhur olup birkaç farklı makamda bestelenmiştir. (İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, s. 285.) Nayi Osman Dede’nin miraciyesinin okuma merasimi şu şekilde gerçekleşmekteydi: Farz namazından sonra miraçhanlar, mihraba yakın bir yerde, bir kürsü etrafında toplanırken; hafızlar ve zakirler de onların çevrelerinde yer alırlardı. Töreni idare eden miraçhanın işareti üzerine bir hafız, İsra suresinden bir aşır okurdu. Sonra bahre çıkan iki miraçhan eseri icraya başlardı. Miraciyenin her mısraının besteyle okunmasından sonra hafızlar ve zakirlerin oluşturduğu koro “sallu aleyh”,
“minne salah” ve “ikbel ya mucib” ifadelerinden birini makamına göre okurdu. Miraçhanların sayısı yeterliyse ikişer ikişer bahre çıkarlar, değilse iki miraçhan bu işi sonuna kadar götürürdü. Miraç gecesi Cebrail’in Hz. Peygamber’e süt ikram etmesini yâd etmek amacıyla olsa gerek, merasim sırasında da dinleyenlere ve okuyanlara şekerli soğuk süt ikram edilirdi. (Metin Akar, age. s. 83-84.)
Asli hüviyetiyle miraç yalnızca iki cihanın efendisi Hz. Muhammed (s.a.s.)’e mahsustur. Klasik Türk edebiyatı şairleri ise bu mucizeye kendi açılarından bakmışlar ve hadisenin bir izdüşümünü yaşamak ve yaşatmak adına hayal atlarına binip o gecenin yamaçlarında gezinmişlerdir. Bu kutlu geceye dair pek çok şair kalem oynatmıştır. Biz, 17. yüzyılda Bosna’da yaşamış ve aynı devlet dairesinde çalışmış olan iki şair; Sabit ve Âsım’ın miraciyelerinden hareketle o gece yaşananlara dair; fazlası yazının sınırlarının aşılmasına neden olacağından sadece birkaç örnek beyit vermek istiyoruz.
Rivayetlerde miraç hadisesinin, Hz. Ali’nin kız kardeşi ve Hz. Peygamber’in amcasının kızı olan Ümmü Hânî’nin evinde, yatsı namazından sonra istirahat ettiği esnada gerçekleştiğinden bahsedilir. Cebrail beraberinde gül renkli ve zümrüt eyerli bir hediye olan Burak’la gelir. Cenab-ı Allah’ın davetini kendisine iletir. Allah (c.c.) habibinin ilâhî âlemleri görmesini ve feza ülkesinin onun gelişiyle şeref bulmasını istemektedir:
Harîm-i Kabe-i ulyâda devletle saâdetle
Serây-ı Ümmü Hânî idi ol şeb Hazrete me’vâ
(Sâbit)
Burâk ile gelüp ferhunde demde Hazret-i Cibrîl
Didi ey enbiyânın cümlesinden eşref ü aʽlâ (Âsım)
Selâm itdi sana Hallâk-ı âlem fart-ı izzetle
Bu gülgûn u zümürrüd zîni hem itdi sana aʽtâ
(Âsım)
Binüp gelsün habîbim âlem-i lâhûtu seyr itsün
Kudûmından şeref bulsun fezâ-yı mülket-i kübrâ (Sâbit)
Miraç, iki bölümden meydana gelmiştir. Burak eşliğinde Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gidilişe gece yürüyüşü anlamında isra, oradan göğe yükselmeye de miraç denilir. Miraciyelerde, isranın bir adımda gerçekleşmesi ve orada Hz. Peygamber’in diğer peygamberlere namaz kıldırması şu şekilde ifade edilir:
Nuhustîn hatvede Allâhu ekber bu ne sürʽatdür
İkâmetgâhı oldı ol imâmun Mescid-i Aksâ (Sâbit)
Geçüp pîş-i sufûf-ı enbiyâya muktedâ oldı
İmâm-ı hâfızu’l-Kur’ân hatîb-i minber-i Levlâ
(Âsım)
O gece, beşer âlemine ait tüm bilgilerin son noktası olduğuna ve cennet nehirlerinin de altından aktığına inanılan Sidretü’l-Münteha’ya gelindiğinde; edebiyatımızda tavus-ı kutsi adıyla da bilinen Cebrail daha öteye geçemez ve üzüntüsünden dolayı inilti sesleri ufukları kaplar:
Geçince Sidre’yi tâvus-ı kudsî kaldı bî-hem-dem
Aceb mi tutsa âfâkı sadâ-yı âh-ı vahşet-zâ (Âsım)
Bundan sonraki yol arkadaşı ise Refref’tir. Refref eşliğinde nur ve zulmetten meydana gelmiş yüz bin perdeden geçilir ve sonunda Hz. Peygamber özel bir yerde tek başına kalır:
Anunla sad hezârân perde geçdi nûr u zulmetten
Kalup Refref de âhir gitti Ahmed yekkü vü tenhâ
(Sâbit)
Burası şehâdet âlemine dair hiçbir şeyin olmadığı bir yerdir. Ne yer ne de gök vardır. Ne herhangi bir yön ne de tabiata dair bir unsur… Hatta arş dahi ortada yoktur:
İrişdi bir yere kim şeş-cihet yok çâr-unsur yok
Zemîn ü âsumân nâ-bûd ü arş ü ferş nâ-peydâ
(Sâbit)
Bazı tefsirlerde Necm suresi 10. ayete dayanılarak Cenab-ı Allah ile Hz. Peygamber arasında bir konuşma gerçekleştiği öne sürülür. Hatta tahiyyat duası ve Bakara suresinin son iki ayetinin bu konuşma neticesinde hediye edildiği de söylenir. Şaire göre de o gece bir konuşma gerçekleşmiştir. Fakat harflerden ve sesten arınmış bir konuşmadır bu:
O bezm-i pür-safâda çok suâl ü çok cevâb oldı
Tekellüm bî-hurûf ü bî-sadâ vü savt idi ammâ
(Sâbit)
Miraç hadisesinin İslam âlemi açısından en önemli tarafı; hiç şüphesiz, beş vakit namazın o gece farz kılınmasıdır. İlahî âlemlerden ümmet-i Muhammed (s.a.s.)’e gönderilmiş bir hediyedir namaz. Bu durumun anlatıldığı bir beyitte, kıymetli ve eşsiz bir inci olarak vasfedilir namaz:
Getürdi hokka-i laʽlinde mevdû cânib-i Hakk’dan
Cemî-i ümmete beş dâne zî-kıymet dür-i yektâ
(Âsım)
Miraciyeler, tıpkı naat, mevlit, hilye vb. gibi, bu ümmetin peygamberine olan sevgisi ve hürmetinin mahsulü edebî türlerdendir. Şairler, Miraç Gecesi’ni daha iyi idrak edebilmek ve bu eşsiz hadiseyi sonraki nesillere layıkıyla aktarabilmek adına kalemlerini Burak, sayfalarını da Refref yapmışlar ve yetenekleri nispetinde bu gecenin semalarında yol almışlardır.