Makale

Ümmetin Kuşatıcı Anlamını Yeniden Düşünmek

GÜNDEM

Ümmetin Kuşatıcı Anlamını Yeniden Düşünmek

Doç. Dr. İhsan ÇAPCIOĞLU
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı

“Ümmet” sözcüğü, grupsal çağrışımlarla örüntülenmiş ve birbirine yakın içeriklerle yüklü pek çok anlama sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de “ümmet”, bazı ayetlerde özel tahsis içerecek şekilde sadece Müslümanlar için, bazı ayetlerde ise “canlılar âlemini” (Bakara, 2/213; A’raf, 7/38; En’am, 6/38.), “geçmişteki ve günümüzdeki farklı insan topluluklarını” (Ra’d, 13/30; Yunus, 10/49; Hac, 22/34.), “Müslümanlar içinde özel görevleri üstlenmiş bir topluluğu” ve nihayet “bütün insanlığı” (Yunus, 10/19, 47.) ifade etmek için kullanılır. “Ümmet” sözcüğünün “bütün insanlık” anlamında kullanıldığı Yunus suresindeki ayetlerde, insanların başlangıçta tek bir “ümmet” olduklarından ve daha sonra ayrılığa düştüklerinden söz edilmektedir. Kanaatimizce, günümüzde “ümmet” sözcüğünün, söz konusu ayetlerdeki “bütün insanlık” vurgusundan hareketle, başlangıçtaki bu “kuşatıcı anlamı” üzerinde özellikle düşünmek gerekir. Çünkü bugün ümmete yüklenen bu Kur’ani içeriğin kavranmasının sadece Müslümanlar için değil, bütün dünya milletleri için de her geçen gün artan bir ihtiyaca dönüştüğü görülmektedir. Bilindiği gibi bugün insanlık, dünyanın hemen her köşesinde gittikçe artan güvenlik kaygılarının oluşturduğu gündemlerin daraltıcı atmosferinde varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Daha düne kadar “emniyet ve güven yurdu” (medinetü’l-emin) olarak anılan İslam beldelerinde yaşayanlar bile, gittikçe artan güvensizlik ve risk içeren gündemlere konu olan bir ortamda yaşamaya mahkûm edilmiştir. Bu bağlamda, “ümmet” sözcüğünü Yunus suresi 49. ayette işaret edilen anlamı çerçevesinde bütün insanları içine alacak kuşatıcılıkta ele alan görüşler de bulunmaktadır. Acaba bu anlamıyla ele alındığında “ümmet”, her geçen gün daha da karmaşıklaşan sorunlarımızın çözümüne yönelik bir bakış açısının geliştirilmesine katkıda bulunabilir mi? Hiç şüphe yok ki, bu kapsayıcı bakış açısı, öncelikle İslam mesajının özündeki evrensellik vurgusuyla örtüşür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “ümmet” sözcüğünün geçtiği ayetlerin içeriklerinden ortaya çıkan çerçeveye baktığımızda, söz konusu bakış açısını destekleyen aşağıdaki sonuçlara ulaşabiliriz:
Öncelikle Allah dileseydi bütün insanları tek bir ümmet olarak yaratabilirdi, ancak aksine onları farklı farklı ırk, dil, renk ve kültürlerde yarattı. O’nun dilemesiyle gerçekleşen (Maide, 5/48; Nahl, 16/93.) bu farklılığın, renkliliğin, çeşitliliğin ve harmoninin amacı, en basit anlamıyla, kimin “hidayeti”, kimin “dalaleti” istediğini; kimin ise daha iyi işler yapacağını görmek için insanları özgür seçimleriyle başbaşa bırakmaktır.
Ancak bu tercih sürecinde Allah, kullarına lütufta bulunmuş ve yardım/kılavuzluk etmesi için (Nahl, 16/36.), her ümmete kendi içlerinden peygamberler (şahitler) göndermiştir. (Ra’d, 13/30; Kasas, 28/75.) Bu peygamberler, doğru yola ileten rehberler olarak, insanlar arasında adaletle hükmetmişler (Yunus, 10/47.) ve her biri, insana yaraşır bir dünyanın mümkün olduğuna dair umutları tazeleyen yaşantılarıyla ‘güzel ahlak’ numuneleri oluşturmuşlardır.
Her ümmete, Allah’a yakınlıklarını ifade edebilmeleri için farklı yollar tayin edilmiştir. (Hac, 22/34.) Yine her ümmetin tabi olduğu yükümlülükler diğerlerininkinden farklıdır. Dolayısıyla insanlar, öncelikle Allah karşısında tek tek sorumludur. Ancak Allah’a giden yolların çeşitliliğine karşın, yaşamın nihai amacı O’nun hoşnutluğunu kazanmaya yönelik iyi, güzel iş ve davranışlarda (amel-i sâlih) bulunmaktır.
Her ümmetin bir eceli (nihai yaşam süresi) vardır (Yunus, 10/49; Mü’minun, 23/43.) ve bu ecelin ileri ya da geri alınması mümkün değildir. (Hicr, 15/5.) Bu bağlamda tarihin şahitlik ettiği ümmetlerin bir kısmının kıssaları Kur’an-ı Kerim’de anlatılmaktadır. Bu kıssalarda, genellikle, Allah’ın emirlerine karşı çıkıp O’nu inkâr edenlerin ve hesap gününü yalanlayanların akıbetine de dikkat çekilmektedir.
Görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim’de ümmet sözcüğünün çerçevesi, insanın dünyaya gönderiliş amacına uygun olarak çizilmekte ve insana öncelikle sorumlulukları hatırlatılmaktadır. Bu bağlamda ideal ümmetin; Allah’a teslim olan (Bakara, 2/128.), hayırlı ve faziletli işler yapan (Bakara, 2/143.), iyiliği emredip kötülükten sakındıran (Âl-i İmran, 3/104.), hak ve adaleti gözeten (A’raf, 7/159, 181.), özellikle geceleri kıyamda durup Allah’ın ayetlerini tilavet eden ve secde eden (Âl-i İmran, 3/113.), Allah’a karşı derin saygı ve sorumluluk duygusuyla hareket eden (Mü’minun, 23/52.) müminlerden meydana geldiğine dikkat çekilmektedir. Bu özelliklere sahip kişilerden oluşacak ideal ümmet, günah ve düşmanlıkta değil, iyilik ve takvada yardımlaşarak (Maide, 5/2) Allah’ın vadettiği dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşacaktır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de çizilen bu çerçeve, insanların ihtilafa düşmelerinin doğal, toplumsal bir gerçeklik; ihtilafların ise çatışma değil, önce kendini daha sonra karşısındakileri tanıma ve onlarla tanışma fırsatı olduğunu göstermektedir. Zira farklılıkların doğallığını idrak edebilen her ümmet, insanlığın evrensel değerlerinin geliştirilip yüceltilmesine kendi açısından katkıda bulunacak ve böylece “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat, 49/13.) ayetine uygun bir yaşamın gelişip filizlenmesi mümkün hâle gelecektir.
Kur’an-ı Kerim’deki “ümmet” çerçevesinin, bizzat Hz. Peygamber ve ilk Müslümanlar tarafından da söz konusu bağlamda anlaşılıp uygulandığını söyleyebiliriz. Bu tespitin dayanağı, bizatihi Hz. Peygamber’in gayrimüslimlere bakış açısını yansıtan uygulamaları ve onlarla ilişkilerinde gözettiği ilkelerdir. Burada öne çıkan ilke, “insana her şeyden önce kâinatın en değerli varlığı, yani ‘Hz. İnsan’ olduğu için değer verilmesi” gerektiğidir. Nitekim Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret ile birlikte temellerini attığı toplum modelinde, herkesin insanca yaşayabilme esası üzerine inşa edilen temel haklarına saygının merkeze alındığı anlaşılmaktadır. Yine İslam geleneğinde korunması gereken temel haklar olarak bilinen can, mal, nesil, akıl ve dinin bütün insanlığın ortak değeri olarak kabul edildiği ve Hz. Peygamber’in örneklendirdiği bir arada yaşama modelinde bu esaslar üzerine temellenen bir toplum yapısının oluşturulduğu görülmektedir.
Ancak Hz. Peygamber’in vefatının ardından dört halife döneminin sonlarına doğru Müslümanlar arasında ihtilafların çatışmaya dönüşmesi, Müslüman toplumların zamanla kendi iç çekişmelerinin oluşturduğu gündemlerle meşgul olmalarına yol açmıştır. Her ne kadar, özellikle Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerinde zaman zaman Hz. Peygamber’in “kapsayıcı ümmet” fikrine geri dönülse de, Müslüman toplumların iç ve dış çatışmaların boğucu atmosferinde kendilerine özgü uzun soluklu taşıyıcı gündemler oluşturamadıkları bilinmektedir. İlk bakışta günümüzdeki tablonun çok daha iç karartıcı olduğunu düşünebiliriz. Ancak unutulmamalıdır ki, günümüz Müslümanları “kapsayıcı ümmet” düşüncesine geri dönmek için her zamankinden daha fazla fırsata sahiptir. Zira bugün kitle iletişiminin her geçen gün artan hızı ve yoğunluğu sayesinde Müslümanların kendi özgün geleneklerini güncelleyerek dünya gündemine iyi örnek ve örnekliklerle taşıma imkânının önü açıktır ve bu potansiyel giderek genişlemeye devam etmektedir. Çünkü İslam dünyası ve Müslümanların imajı, çeşitli propaganda araçlarıyla her fırsatta karalanmaya çalışılsa ve Müslümanlar mevcut hâlleriyle bu gündeme bilerek ya da bilmeyerek katkıda bulunmaya devam etse de, İslam dünyası söz konusu imajını restore edebilecek Kur’an-ı Kerim gibi taptaze bir kaynağa, Hz. Peygamber gibi çağlar üstü bir örneğe ve onun ‘en güzel örnekliği’ne sahiptir. Yapılması gereken, Müslümanların daha fazla zaman kaybetmeden ellerindeki bu imkânın bir an önce farkına varmalarına ve potansiyellerini bütün insanlığın barış ve esenliği istikametinde kullanabilecekleri adımları atmalarına katkıda bulunmaktır.